Habil ile Kabil'in yakınlaşması

29.06.2010 22:51

Yıldız Ramazanoğlu

Geçtiğimiz günlerde bir edebiyat toplantısı için gittiğim Bursa'dan dönüşte terminale ulaşmak çok zor olmuştu. Yolcu eden arkadaşımla yollarda uzun süre mahsur kalmıştık.

Bir asker uğurlama öyküsüne girmişiz bilmeden. Yüzlerce araçlık bir konvoyun, insan uğultularının, ateşten bir sıcaklığın duygu selinin içine kapılmış gidiyorduk. Kornalar karanlığın içinde biteviye çalıyor, büyük bir heyecan fırtınası arabaların camlarından dışarı taşıyordu. Araçlar gencecik delikanlıları askere yolculamak için gelen akrabalarla doluydu. Belli ki civar illerden köylerden kasabalardan gelenler vardı. Arabaların birkaç istisna dışında hemen hepsinin eski model ve ucuz arabalar olduğunu, durumun karşılık geldiği göstergeler bakımından söylemeden geçemeyeceğim. Büyük bir güçlükle terminale geldiğimizde otobüsümü bulmam hiç kolay olmadı. Anlatılması güç duygularla dalgalanan bir insan denizinin içinden geçmiştim. Babalarda bir ağırlık, endişeyi bastırmaya çalışan kontrollü bir neşe vardı. Anneler vedalaşmayı bitiremiyor, çocuklarını bir kez daha kucaklamaya çalışıyorlardı. Küçük kız kardeşler sonra, ne çok ihtiyaçları vardı ağabeyin tatlı sert himayesine. Belli etmeden arkalarında durup kollamalarına. Dayılar, teyzeler, amcalar, yakın komşular, okuldan arkadaşlar. Gecenin bir vakti gözlerinde zerre uyku olmayan insanlar. Dedelerin kimi serince duruyormuş gibi yapıyor, ağlayan kadınlara tatlı sert çıkışıyor, kimileri ise yaşlılığın verdiği duygusallıkla gözyaşlarını gizleyemeden kendini bırakıyordu. Nineler unutulmuştu, seslerini duyurmaları güçtü bu hengamede, sessizce içlerine atıyorlardı gururla karışık korkularını. Gençler arkadaşları tarafından havalara atılıyor, sesler biraz daha kalın gösterilmeye çalışılarak sloganlar atılıyor ve kimi ne yapacağını bilemeyerek ateş yakmaya çalışıyor. Hissiyatını belli etmemekle yükümlü genç kızların da yüzleri bir görünüyor bir kayboluyordu. Bayrakları görünce kırmızının yoğunluğuyla donakaldım. Olanları çok kısa bir zaman sonra olacaklarla birlikte görmemek imkansızdı. Bir seferberlik havası vardı olmasına ama gerçek bir düşmanla savaşa giden insanların hissiyatı değildi ortamdan sezinlediğim. İçten içe bir anlamsızlık duygusu, bastırılmaya çalışılan "meçhule giden evlatlarımız" çığlığı içlerden sızıyordu.

Başbakan'ın Şemdinli'de bir siperi ziyaretinde gençlere nerelisiniz diye sorduğunu duyunca heyecanlandım doğrusu. Yurdun dört bir yanından gelen gençlerimiz. Rize, Adana, Ardahan derken içlerinden biri Bursa deyince irkildim. Tanıyacakmış gibi yaklaştım televizyona. Terminaldeki gençlerden, o temiz ve pırıl pırıl yüzlerden biri olabilirdi. Umutlarla arzularla dolu Kürt gençleri gibi. Eminim ki Bursa terminalinde askere uğurlanan Kürt gençleri de vardı. Bob Dylan Lords of the War şarkısında savaşta öldürmemenin gerekçesini anlatırken "yaklaştığımda ve yüzünün tıpkı bana benzediğini gördüğümde" der. Gençlerin isteği, eğitim, iş, eş rahmetle inşa edilmiş bir varoluş ve mutluluktu elbet. Yüzleri benzerdi. Uğurlama gecesi bütün sesleri, renkleri, içinde sızı ve ağıt barındıran coşkusu hasılı bütün gerçeküstülüğüyle belirdi gözlerimin önünde. Tanıdım o genci sanki ve irkildim. Dağ başında onu ısıtan şey, son gece sarılan bedenlerin sıcaklığıydı belli ki.

BARIŞ DİLİNİ BULMAYA YAKLAŞMIŞKEN...

Askere yollarken, bir şeyler öğrenir, olgunlaşır da dönüşte evlendirir mürüvvetini görürüz duygusu nicedir yok olup gitti gönüllerden. Derin bir endişe kaynağı artık bu mesele. Türk arkadaşım Emel (eskiden arkadaşımızın etnik aidiyetini söyleme gereği duymazdık, şimdi işe yarar belki diye söylemek zorundayım) birkaç yıla kadar askere gidecek yaşa gelen oğluna kimseyi öldürmemesini, kardeşini öldüren olmaktansa ölen olmayı tercih etmesini tembihlediğini söyleyince ürperdim. Sonra Bitlisli Melike Güngör'ün feryadını hatırladım. 20 Kasım 2008'de oğlu Fevzi'yi Diyarbakır'ın Lice ilçesinde çıkan bir çatışmada kaybetmişti. Oğlu Ferdi ise dağa çıkmıştı ve ondan haber alamıyordu. Kimselere duyuramadığı sesi kısılmıştı acıdan. Bizim en kalp kamaştırıcı aklımızı başımızdan alan hakikatimiz Melike'nin yaşadığı.

Melike'nin ve Emel'in sesini, daha az ses veren ama içleri burgulu, delici seslerle dolu olan babaların hissiyatını kim algılayacak da merhamete gelecek.

Aslında eğitim sistemi içindeki şoven yaklaşımlar ve yıllardır yaşadığımız savaş ortamı yüzünden gençler birbirinden giderek uzaklaşıyor. Karşılaşma tanıma ve yakınlık arzusu şiddetle ifade edilir oldu. Barışçıl ve dostane dilden uzaklaşıldıkça kopma mukadder olacak. Şiddet çığlıkları atanlar da altında kalacak sonuçların, ama geri dönüşü olmayacak.

4-6 Haziran'da İstanbul'da gerçekleşen Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi'nde, Prof. Hayrettin Kara'nın Ya Kabil'in Çocukları Olmasaydık başlıklı konuşması ufuk açıcıydı. Habil'i öldüren Kabil'deki temel duygu aslında saldırganlık ve yıkıcılık değil. Öfkeden ve nefretten önce gelirdi sevgi. Bunu bilemesek de. İlişki kurmak istiyordu Habil'le. Reddedilince varolamıyor, aşağılanmış hissediyor, bu ilişkisizlikten doğuyordu şiddet. Yeryüzünde ilk kez gerçekleşen, Maide Sûresi 27. ayette açıklanan "gömme" ise ölümü taşıyamamanın getirdiği bir hissiyatla, bu yükten kurtulmak için yapılan bir eylemdi. Kara'ya göre gömülen yer bilinçaltıydı aynı zamanda. Gömerek algı alanının dışına çıkarma isteği.

Bu ülkenin gencecik çocuklarının bilinçaltını nefretin türlü çeşit yansıtmalarıyla dolduranların, insanlar konuşma, tartışma yüzleşme ile barışın dilini bulmaya bu kadar yaklaşmışken buna izin vermeyenlerin kimler olduğu iyice netleşti. BDP'nin Öcalan'ı muhatap alın deme lüksü yok artık. İnsanlar muhatap olarak sizi seçti ve barışa giden yolu açmanız için yaptı bunu. Hükümetin de dalgalanma ve kararsızlık gösterme hakkı yok. Zamanı çok iyi kullanmaları gerekiyor. CHP ve MHP tarihte nasıl anılmak istiyorlarsa bugünlerdeki tutumları belirleyecek bunu. İslamî kesimden ise şifalı bir ses yükseldi ki bu sesi çoğaltmak hayati bir önem arz ediyor.

İslamî Çevrelere Kürt Sorununda Duyarlılık Çağrısı başlıklı bildirinin bir Anadolu şehrinden, Tokat'taki TOKAD'dan gelmesi çok manidar.

"Gazze'deki kardeşlerimiz için son derece haklı olarak gösterdiğimiz duyarlılığı, kendi coğrafyamızdaki bu soruna karşı sergilememek ve hepimizi yakan bu ateşe ilgisiz kalmak asla ve asla İslamî bir tutum olamaz. Bize düşen tarafını hakkaniyetten ve vicdandan yana seçmektir" deniliyor ki bu ayrımcı, ulusalcı, vurdumduymaz yaklaşımlar için bir uyarı.

Habil ve Kabil yeniden tanışmak, kardeş olmak, dokunmak, kanlı barikatları, karanlık yüzleri aşmak, birbirine varmak istiyor. Bu yolu azimle tutkuyla hatta ihtirasla, dikenlerin yırtmasına aldırmadan, kanı görünce duraksamadan, kararsızlığa düşmeden izlemek zorundayız.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim