Güvercin Maskeli Çakallar

16.10.2015 15:17

RIDVAN KAYA

10 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirilen saldırı daha uzun süreler tartışılacağa benziyor. 100’e ulaşan ölü sayısı ile bu saldırı Türkiye tarihinin en büyük terör eylemi olarak kayda geçti. Öncelikle kim, hangi amaçla yapmış olursa olsun bu saldırının zalimce bir eylem olduğunu vurgulamak isteriz. İnsanların bu şekilde ölmesi hüzün verici bir olay, bu tür eylemlerin İslam’a ve Müslümanlara yönelik belli kesimlerde mevcut bulunan önyargıları, düşmanlığı beslemesi ise daha da vahim bir durumdur.  

Ne yazık ki, uzunca bir süredir bu tür eylemlerin, buna benzer saldırıların İslami iddialar taşıyan çeşitli örgütlerce yapılabildiğini biliyoruz. Bu olayın ardında ne olduğu, kimlerce planlandığı henüz tam olarak açıklığa kavuşmadı. Eylemin ardında Suriye muhaberatı ya da bir başka ülke de çıkabilir, bu akla uzak değil ama sonuçta eylemin faili/failleri konumunda olan şahıslara baktığımızda IŞİD adlı örgütün bir biçimde bu eylemin içinde olduğu anlaşılıyor.

Akla, vicdana, şeriata uygun düşmeyen pek çok eyleme imza atan IŞİD’in bu eylemi de yapmış olması şaşırtıcı sayılmaz. Uzunca bir süredir PKK ile de savaş yürüten bu örgüt anlaşılan o ki, hedef gözetme noktasında gayet rahat davranmakta. PKK’ya yakın duran kesimleri dahi hedef alabilmekte.

Müslümanlar Asla Hukuksuzluğu Savunamazlar!

Oysa savaş hukuksuzluk değildir, savaşın da bir hukuku vardır. Hatta bu İslami ölçüler açısından böyle olduğu gibi, başka din, inanç, anlayış sahipleri açısından da böyledir. Herkesi bağlayan, bağlaması gereken kurallar olmalı, asgari düzeyde uyulması gereken bir çerçeve gözetilmelidir.   

Bu tür saldırılar, eylemler bir kere muhatap seçimi noktasında gayrı meşrudur, yanlıştır. Şöyle ki bir çatışmanın, savaşın doğrudan tarafı konumunda olmayan insanların hedef alınması haklı görülemez. Burada muhatapların kimliği, inancı, ideolojisinden öte pozisyonları belirleyicidir. Muharip-savaşçı konumunda olmayan kişileri muharip statüsüne oturtmak İslami açıdan caiz olmadığı gibi, insanlara mesaj sunma gayreti içinde olan hiçbir anlayış ya da şahıs tarafından da haklı görülemez. Burada bulunan insanların, miting amacıyla biraya gelmiş insanların farklı niyetleri, amaçları olabilir. İçlerinden bir kısmı ya da kahir ekseriyeti inanç olarak, anlayış olarak sizin savaştığınız gücü destekliyor da olabilirler ama hepsinin bu tutum içinde oldukları söylenemez. Ayrıca bu tür bir karşıt konumda dahi olsalar bu insanların katıldıkları bu eylem doğrudan bu tür bir amacı yansıtan bir eylem değildir. İçeriği oldukça kirletilmiş, iğdiş edilmiş de olsa barış kavramı adına düzenlenen bir etkinliğin farklı kimlik ve niyetlere sahip insanları bir araya getirmiş olabileceğini varsaymak zorunludur.

Maalesef İslami kimlik ibrazında bulunan kimilerinin çok kestirme bir yaklaşımla muhatapları doğrudan düşman kategorisine dahil etme tutumu içinde olduklarını biliyoruz. Bu yaklaşım Şii mescitlerinden, turistik mekanlara kadar doğrudan hedef alınmaması gereken pek çok yeri hedef almaktan ve adeta dünyayı bir savaş arenasına çevirmekten çekinmemektedir.

İçeriği, hedefi itibariyle ölçüsüzlük içeren bu tür eylemlerin sonuçları itibariyle de İslam’a ve Müslümanlara zarar verdiği ortadadır ve bu boyutuyla yanlışın katlanması neticesini doğurmaktadır. Bu tür karanlık görünümlü, şaibeli, savunulması zor eylemler her defasında düşmanların elini güçlendirmekte, karşı cepheyi büyütüp, sıkılaştırmakta, Müslümanlara ise zarar vermektedir. Bu bağlamda şeri ölçülerle net ve açık biçimde savunulması mümkün görünmeyen, failleri hususunda müphemlik hatta şaibe bulunan, üstelik de icra edenlerin üstlenmediği, üstlenmekten kaçındığı eylemlerin Müslümanlarca sahiplenilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Rabbimizin “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emriyle hareket etmek durumundayız.

Ankara eylemine bu şekilde ihtirazi kaydımızı düştükten sonra bu eylem sonrasında ortaya konan tepkilerin değerlendirmesine geçebiliriz. 10 Ekim’de yaşanan eylemin hemen akabinde ortaya konan tepkiler Türkiye’de laik-solcu-Kemalist kesimlerin ve Kürt milliyetçilerinin tutarsızlığının yeni bir göstergesi olmuştur.

Kavramları Mermiye Dönüştürüp Namluya Sürmek

Her zaman olduğu gibi yine kavram fetişizmi ön plana çıkmış, dillere pelesenk olan bazı kavramlar bir kez daha yoğun biçimde çarpıtılmaya çalışılmıştır. Saldırı lanetlenirken, kurbanlar barış için yürekleri çarpan birer melek olarak resmedilmişlerdir. Oysa şüphesiz bu şekilde bir ölümü hak etmedikleri halde, saldırının mağdurlarını toptan bir nitelemeyle ‘barış güvercinleri’ şeklinde sunmak açık bir propagandadır. Barış kavramını adeta tekeline almış olan sol siyasi gelenek şiddeti ve militarizmi alabildiğine yücelten bir kültür ve pratiğe yaslanmasına rağmen bu kavramı sonuna kadar istismar etmekten kaçınmamaktadır.

Yanlış anlaşılmasın, çevreci, pasifist, şiddet karşıtı çevreler gibi her halükarda savaş karşıtı bir tutum takınılmasını, gerektiğinde zora da başvuracak mücadele seçeneklerinin külliyen terk edilmesi gerektiğini savunuyor ya da telkin ediyor değiliz. Adalet için ve zulme karşı gerektiğinde silah dahil her türlü mücadele aracı meşrudur, haktır. Yanlış olan, çelişki teşkil eden şey bir yandan silahı, savaşı yüceltip, diğer yandan barış kavramını kutsayan tavırlar sergilemek, hatta savaşırken dahi barış adına hareket edildiği iddiasını seslendirmektir, ki sol gelenek bu konuda tam bir illüzyon oluşturmuş durumdadır ve aynı gelenekten beslenen bir hareket olarak PKK da bu tutumu mahir bir tarzda sergilemekte, sineğin yağını çıkartırcasına istismar siyasetini sürdürmektedir.  

Olayın duyulmasından itibaren belli çevrelerin IŞİD, terör, devletin bir terör örgütüne doğrudan ya da dolaylı desteği vb. tartışmalar üzerinden yürüttükleri kampanya da gayet dikkat çekicidir. Onlarca yıldır boğazına kadar şiddetin içinde debelenenlerin sözcülüğünü, savunuculuğunu yapanların ikiyüzlü bir tutum içinde kandan, şiddetten, terörden şikayet etmeleri komik değil midir? Bırakın geçmişi, dünü hala bugün dahi bir yandan yoğun biçimde uzantısı oldukları örgütün şiddet eylemleri ülkeyi kasıp kavururken, masum ve mağdur pozlarıyla kameralar karşısında barıştan, insanlıktan, terör karşıtlığından söz etmeleri ne büyük pişkinliktir!

Hem Fırsatçılık, Hem İkiyüzlülük

Evet, sivilleri hedef alan şiddet eylemleri, siyasi kimliğinden ötürü insanların bombayla parçalanarak katledilmesi türünden zulümler kınanmalıdır elbette ama bunu HDP mensupları ve yanlılarının yapmaları tek kelimeyle ayıptır. Yaklaşık 3 aydır trafik polisinden demiryolu işçisine, belediye otobüsünden ambulansa kadar kör bir şiddet bağımlılığıyla adeta her şeye saldıran, özyönetim saçmalığıyla kentleri yaşanmaz hale getiren bir örgüt ve onun savunucularının konuşmaya hakları olabilir mi? Reyhanlı’yı görmezden gelenlerin, Kobani azgınlığının sorumlusu çakalların bugün güvercin rolüne bürünmeleri ikiyüzlülük değil midir?

Devrimci Halk Savaşı saçmalığıyla tüm ülkeyi yangın yerine çevirenlere, ellerinde silahlarla gövde gösterisi yapan ve hendekler kazıp mahalleleri rehin alanlara yönelik operasyon yapılmasına karşı çıkanlar, yol kesip bomba patlatan PKK’lı militanların cenazelerinde boy gösterenler hiç sıkılmadan neredeyse sadece uzun sakallarına bakıp IŞİD’çi olduğundan şüphelendikleri herkesin derdest edilip zindana tıkılmasını savunabiliyorlar. Ülkenin koca kentlerinde silahlı elemanlarıyla devletçilik oynayanları, Cizre, Yüksekova, Silvan, Sur vb. pek çok ilçenin adeta örgütsel hakimiyet alanı ilan edilmiş olmasını görmezden gelenler bize hiç utanmadan günlerdir, aylardır Adıyaman’daki bir çay ocağından yola çıkarak ‘teröre karşı duyarlılık’ dersleri vermeye kalkışıyorlar. Utanmazlığın bu kadarına da pes yani!

Sadece şu son 3 ay içinde dahi yüzlerce, binlerce eyleme imza atmış bir örgütü kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı biçimlerde sahiplenen, arkalayanlar 2 tane IŞİD elemanının üzerlerindeki bombaları patlatmadan önce yakalanamamış olmalarından yola çıkarak bir dizi komplo teorisi ortaya atabiliyor, kirli-karanlık işbirliği tezleri geliştirebiliyor, bakanları istifaya çağırabiliyorlar.

Öfke ve Düşmanlığın Kaynağı

Burada biri öncelikli, diğeri ikincil ama sonuçta birbirleriyle bağlantılı 2 hedef gözetiliyor. AK Parti Hükümetini ve Erdoğan’ı sıkıştırmak, yıpratmak ve Suriye cihadına desteği kesmek!

Hükümetten ve Erdoğan’dan neden hazzedilmediğini, daha doğrusu neden nefret edildiğini biliyoruz. Özellikle Ortadoğu’da İslami hareketlerden yana tavır takınması nedeniyle Hükümete ve Erdoğan’a öfke büyük. Ve son dönemlerde ısrarla IŞİD öne çıkartılıyor olsa da sorun IŞİD’den ibaret değil.

Başından itibaren ‘cihadçı’ diye aşağılanmaya, suçlanmaya çalışılan Suriyeli mücahitlere yönelik desteğin devam ettirilmesinin şebbihalaşmış bu çevreleri müthiş rahatsız etmekte olduğu biliniyor. Suriyeli muhacirlerin geri gönderilmesini savunanların, “bizim ne işimiz var Suriye meselesinde” diyerek halkı kışkırtmaya kalkanların, “sınırları kapatalım” çağrıları yapanların, mücahitlere verilen desteği savaş suçu kategorisinde ele alıp uluslararası mahkemelerin gündemine taşımaya kalkışanların maskeleri düşmedi mi? Bu ikiyüzlülerin, mekanikleşmiş propaganda elemanlarının Kobani mevzusu ortaya çıktığında tüm bu tezlerinin tam aksi istikamette söylem ve pratiklere savrulduklarını görmedik mi? Bu da bize meselenin doğrudan İslami hareketlere karşı duyulan kin ve düşmanlıktan kaynaklandığını göstermekte değil mi?

 

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, «Biz ancak ıslah edicileriz» derler. Şunu bilin ki, onlar müfsidlerin ta kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara Suresi, 11-12. Ayetler) 

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim