Gürüz Görevde, Kankaları Kodeste

23.02.2012 02:19

KENAN ALPAY

İkinci Ergenekon davası çerçevesinde üç gün önce Silivri’de ifade verenlerden biri de YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz’dü.

Yüzünü görenleri ürkütecek kadar soğuk, sesini duyanları huzursuz edecek kadar gerilimli Gürüz karakteri gitmiş de yerini bir tebessüm ve espri kaynağı Gürüz almış adeta.

12 Eylül döneminde YÖK, hem öğrenciler hem de öğretim üyeleri arasında açık bir korku kaynağıydı. 28 Şubat sürecinde YÖK’ün başına geçirilen Gürüz ise kendisinden önceki başkanlara rahmet okutturacak kadar ceberrut bir darbeci ve acımasız bir tasfiyeci olarak tarihe geçti. Ortodoks Kemalist kimliği ve TSK, TÜSİAD ve merkez medya ile uyumlu operasyonel marifetleri sayesinde üniversiteleri sıkı bir disipline tabi tutup hizaya çekti.

Kemal Gürüz’ün komutasındaki üniversite yönetimleri idari tasarruflarında, akademik kadrolar ilgi alanlarında Kemalizm ve laiklikle ilgili, siyaset ve topluma karşı askeri vesayetin yanında saf tutmak üzere tek kelime ile seferberlik ilan etmişti.

Üniversite kampüslerinin kapıları daha çok Gürüz’ün döneminde İslami düşünce, söylem ve ilişki biçimlerine sıkı sıkıya kapatılmıştı. Üniversiteler İslam’a dair her türlü hareketliliğe teyakkuz halindeydi. “Üniversiteli genç İslamcı değil zorla da olsa Atatürkçü olur” diyerek ‘İkna Odaları’ gibi psikolojik işkence metotları onun döneminde devreye sokulmuştu.

Gücü, kudreti o raddedeydi ki Cumhurbaşkanına sunulacak rektör adayları arasında 449 oy alan adayı eleyip 1 oy alan adayı öne geçirebiliyordu. Zaman zaman siyasilere de ‘posta koyuyor’ ve nüfuz gösterisi yapıyordu. Hükümete karşı darbe sürecine daha bir hız verildiği dönemde yanına aldığı rektörler, dekanlar, akademisyenler ve sol-Kemalist öğrenci örgütleriyle beraber “Ordu Göreve” çağrısı yapmakta bir an olsun tereddüt göstermiyordu.

“Ordu Göreve” çağrısı yapan mitingler, hiç tartışmasız faaliyetlerine hiç ara vermeyen bir cunta örgütlenmesinin tezahürleriydi. Ordu’yu göreve yani darbeye davet eden, örgütleyici ve katılımcıları hiç değişmeyen bu mitingler, Cumhuriyet Mitinglerine giden sürecin ‘akademik’ öncülleriydi. Hatırlayalım o günleri, Gürüz neler söylüyordu: Üniversiteler Atatürkçülüğün ve laikliğin kalesidir. Dinci, İslamcı görüş ve akımlarla sonuna kadar mücadele edeceğiz, falan filan. Nasıl mücadele edeceklerdi bu ‘iç düşman’la? Tabii ki sokağa sürecekleri tankın arkasına sığınarak, namluların ateş gücünden istifade ederek. Burada anlaşılmayan bir husus yok.

Anlaşılmayan husus şu: Kemal Gürüz’ün atadığı, organize ettiği ve görevlendirdiği rektörlerin bir kısmı Silivri’ye tıkılmışken nasıl oluyor da o, elini kolunu sallaya sallaya geziniyor. Fatih Hilmioğlu, Ferit Bernay, Mustafa Yurtkuran hatta Mehmet Haberal gibi rektörler Ergenekon davasında Hurşit Tolon, Veli Küçük, Doğu Perinçek gibi vatan evlatlarıyla birlikte Silivri’nin hücrelerinde ömür törpülerken Gürüz nasıl oluyor da tutuksuz yargılanıyor? Fatih, Ferit, Mustafa ve Mehmet beyler nasıl oldu da paçayı kaptırdılar veya Kemal bey nasıl oldu da paçayı kaptırmadı?

Gürüz’ü, üç yıl önce diğer sanıklarla beraber gözaltına alınıp salındıktan sonra basına verdiği beyanatlar mı Silivri’den kurtarmıştı? Gözaltına alındıktan itibaren aşırı duygusallaşan ve "Beni en çok parmak izimin alınması yaraladı" deyip nezarette ağlayan Gürüz’e Emniyet acımış mıydı yoksa?

Özel Yetkili Mahkeme samimi bir itiraf olarak addettiği "Çetelerin kökü kazınmalı. Hayatımda böyle bir faaliyete katılmadım. Veli Küçük'ü, İbrahim Şahin'i tanımam. Amerikan emperyalizmi palavradır. Ben Amerikancıyım. Dünya Barışını ancak Amerika sağlayabilir" gibi söylemleri üzerine mi kendisini diğer sanıklardan ayırıp tutuksuz yargılamaya karar verdi? Mahkemeyi, Ergenekoncu Kemalist değil de Amerikancı Kemalist olduğuna ikna etmiş olma ihtimalini de bir kenara kaydedelim.

Başka ne söylemiş veya yapmış olsun ki beraber yürüdüğü, beraber konuştuğu asker, akademisyen, gazeteci, sendikacı arkadaşları Silivri’de uzun bir dönem yatılıya kalırken Gürüz’e evci izni verilmiş olsun?

Mesela en yakın mesai ve dava arkadaşlarının tutuklu bulunduğu Ergenekon cuntasına dair sarf ettiği "Bırakın kurucusu ve yöneticisi olmayı varlığından haberim bile yoktu. Basında yer almasından sonra haberdar oldum. Eğer haberim olsaydı kendi görevim gereğini yapardım. Hatta bu durumu yetkili makamlara derhal ihbar ederdim" sözleri kurtarmış olabilir mi kendisini? Bu ihtimal yabana atılır gibi değil kanaatimce.

Neden bu ihtimali daha çok önemseyelim diye soracak olursanız Gürüz’ün “Benim iddia edilen suçlamalarla ilgilenecek vaktim bile yoktu" sözünü ve "Buradaki hiç kimse ile örgütsel bağım yok. Çoğuyla taban tabana zıt görüşteyim. Bunlarla aynı örgütten olmam mümkün değil. Kendi içine kapalı otantik siyasi yapıya değil tam bağımsızlığa değil, küresel sistemde karşılıklı bağımlılığa inanıyorum"cümlelerini iyice düşünmenizi tavsiye ederim.

Yoksa Gürüz, başta Ergenekon yapılanmasının merkezindeydi de daha sonra MİT tarafından devşirildi mi? “Ordu Göreve” pankartını taşıyan Kemalist cuntacı arkadaşlarının yanında resim verirken Gürüz gönüllü müydü orada yoksa görevli miydi? Orduyu göreve çağıranların bir kısmı için oradaki duruş ve resim vermeler bir görev olarak tasarlanmış olabilir mi? Hani, MİT ‘görev’ gereği PKK-KCK veya sol-sağ diğer örgütlerden elemen devşirip oralara sızıyor ya. Ergenekon çerçevesinde Gürüz de öyle bir şey mi acaba?

Ergenekon örgütü ve cunta mensubu olmakla yargılanan arkadaşlarıyla alakalı o kadar ağır sözler sarf ediyor ama hiç kimse de çıkıp “Kemal sen ne yaptın? Davamızı ve bizi nasıl satarsın arkadaş? Biz aynı yolun yolcusu değil miydik?” demiyor. Enteresan değil mi?

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim