Gurbette Yazılan Tarih

22.11.2010 01:09

İbrahim Sediyani

 “Biz işçi istedik, insanlar geldi.”

Max Frisch

Herşey, 30 Ekim 1961 tarihinde imzalanan bir anlaşmayla başlamıştı.

Takvimler 30 Ekim 1961 gününü gösteriyordu.

Mevsimlerden sonbahardı. Hüzün ayıydı; tabiât için “sükûnet”, insanlar için “yeniden başlama” vaktiydi. Dünyanın pekçok köşesinde hava kapalıydı, insanlar şemsiyeleriyle geziyordu. Şehirler sessizliğe bürünmüş, asude sokaklara bulutlardan yağmur taneleri, ağaçlardan sarı yapraklar düşüyordu.

Şehirler sessiz ama insanlar hareketliydi. Hayat, mücadeleleriyle, kavgalarıyla olduğu gibi devam ediyordu.

Tabiâtın “uykuya yatma”, insanların ise “uykudan uyanma” vaktiydi.

Takvimlerin 30 Ekim 1961 yaprağını gösterdiği gün dünya da Türkiye de hareketliydi.

O gün, 30 Ekim 1961 günü, tüm dünya Sovyetler Birliği devletinin Nowaya Zemliya (Yeni Topraklar) adasında patlattığı hidrojen bombasıyla uyanmıştı. “Çar Bombası” adı verilen bu bomba, dünyada o güne kadar patlatılmış en büyük ve en etkili nükleer silâhtı. AN602 kod adlı bu bomba özel olarak geliştirilmişti. Tupelow TU – 95 uçağından, yaklaşık 800 kg ağırlığındaki, düşmeyi geciktirici bir paraşüt ile fıtlatılan bombanın meydana getirdiği patlama sonucunda oluşan yoğunlaşma bulutu, yerden yaklaşık 64 km yükselmiş, yani stratosferi dahi aşarak mezosfere kadar ulaşmıştı. Dünya şoktaydı! SSCB’nin bu çılgınlığı, tüm dünyaya korku ve endişe salmıştı.

Askerî darbenin henüz geride kaldığı, aylardır hükûmetsiz kalmış ve siyasî istikrarın bulunmadığı Türkiye’de ise, aynı saatlerde daha başka bir hareketlilik yaşanıyordu. Türkiye o saatlerde, günlerdir gösteri yapan Devlet Su İşleri (DSİ) işçilerinin eylemini konuşuyordu. Maaşlarına zam yapılması talebiyle günlerdir “sakal bırakma eylemi” yapan DSİ işçileri, bu talepleri kabul edilip ücretleri arttırılınca törenle sakallarını kesiyorlardı.

Dünyanın SSCB’de patlayan hidrojen bombasını, Türkiye’nin ise DSİ işçilerinin eylemini konuştuğu aynı gün, aynı saatlerde, dünyanın başka bir köşesinde, Almanya’nın küçük bir kasabasında daha başka bir olay yaşanıyordu. Bu olay ne SSCB’nin patlattığı hidrojen bombası kadar, ne de DSİ işçilerinin eylemi kadar konuşulmuştu. Onların yanında gündem bile olmamıştı ancak dünyanın konuştuğu olay da, Türkiye’nin konuştuğu olay da yalnızca kendi zamanında kalırken, aynı gün, aynı saatlerde Almanya’nın küçük bir kasabasında yaşanan ancak onlar kadar konuşulmayan olay, sadece Türkiye ve Almanya değil, tüm Avrupa’nın kaderini değiştirecek yeni bir sürecin kapısını açıyor, yeni bir devrin, yeni bir dönemin ilk adımları atılıyordu.

30 Ekim 1961 günü, Federal Almanya’nın o zamanki başkenti Bonn yakınlarında bulunan Bad Godesberg kasabasında, o günkü takvim yaprağı değil, Avrupa’nın, Almanya’nın ve Türkiye’nin “istikbali” yazılıyordu.

Başkent Bonn’un hemen yakınındaki Bad Godesberg adlı şirin bir kasabada, üzerinde “Türkiye Büyükelçiliği” yazan bir binada yazılıyordu, bu yeni tarih.

II. Dünya Savaşı (1939 – 45) sonrasında Almanya’nın, işgücü açığını “yabancı işçi” ile kapatmaya karar vermesi sonunda önce İtalya (1955), sonra İspanya (1960) ve Yunanistan (1960) ile işgücü anlaşmaları yapılmış, fakat buna rağmen işgücü açığı kapatılamamıştı. Arkasından, aynı anlaşmayı 30 Ekim 1961 günü Türkiye ile yapıyordu, Almanya. Diğer ülkeler gibi, teklifi ilk yapan Türkiye olmuştu.

Türkiye’deki 27 Mayıs 1960 askerî darbe sonrası kurulan askerî hükûmet, “ülkeyi modernleştirme” politikası kapsamında “ihtiyaç fazlası” işgücünü süreli olarak yurtdışına göndererek, bir yandan iş piyasasının yükünü hafifletmeyi, diğer taraftan acilen gereksinim duyulan dövizin Türkiye’ye aktarılmasını ve ileride yurda kesin dönüş yapacak kalifiye elemanların getirecekleri deneyim ve teknik bilgi birikimiyle ülkenin çağdaş ekonomik gelişimini teşvik amacını gütmekteydi. Türkiye yoğun işsizliğin önünü kesmek ve birkaç yıldır zaten Alman işverenler tarafından başlatılmış olan işgücü alımını, yasal düzenlemelerle bir sisteme bağlamak istiyordu.

Türkiye’nin teklifi karşısında Almanya oldukça çekingen davranmıştı. Bu anlaşmanın yapılmasında Türkiye bütün kozlarını ortaya koymuştu. Anlaşmanın yapılmasında en önemli neden Türkiye’nin NATO üyeliği oldu. Berlin Duvarı’nın örülmesinin ve “Türk – Alman silâh arkadaşlığının” bu sözleşmenin yapılmasında rolünün olup olmadığı da tartışmaya açık bir konu. Arkasından Almanya, aynı anlaşmayı sonraki yıllar içinde Fas (1963), Portekiz (1964), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) ile de yapıyordu.

30 Ekim 1961 tarihli ve 505 – 83 SZV / 3 – 92 – 42 sayılı “Türkiye – Almanya İşgücü Anlaşması”, her iki ülkenin de geleceğini belirleyecek ve kaderini çizecekti; ancak bunu, o gün hiç kimse tahmin etmiyordu.

* * *

Almanya, İstanbul’un Tophane semtinde bir “irtibat bürosu” kurdu. Almanya’ya “işçi” olarak gitmek isteyenler bu büroya müracaat ediyor, ardından memleketlerine geri dönüp, bürodan gelecek “Almanya kâğıdını” bekliyorlardı. Mektubu alan, irtibat bürosuna koşuyor ve Almanya’ya gidiş öyküsü bu şekilde başlıyordu.

Aralarında belki de hiç doktora gitmemiş kişilerin de bulunduğu işçiler, Alman doktorlar tarafından sıkı bir sağlık kontrolünden geçiriliyor, aralarında önemli bir kısmı belki de hayatlarında Türkiye’nin diğer şehir ve bölgelerini bile görmemişken, yurtdışına, Avrupa’nın tâ ortasındaki Almanya’ya gitme hazırlığı yapıyordu. İşçiler, dişlerine kadar kontrol ediliyorlardı. Sağlam olanlar, köylerine kentlerine gidip, Almanya’ya gitmek üzere tahta bavullarını hazırlıyorlardı.

İşçi adayları, en fazla 1 veya 2 yıllığına, “3 – 5 kuruş biriktirdikten sonra geri dönme” düşüncesiyle uzun bir yolculuğa başlıyorlardı. Amaç ve düşünce, “bir inek parası”, “bir tarla parası” yahut “bir ev parası” biriktirip dönmekti.

İşçi adayları, arkalarından gözyaşı döken hanımlarını ve çocuklarını, “Merak etmeyin, sayılı günler çabuk geçer. Birkaç yıllık bir ayrılık için ağlamaya değer mi? Biraz çalışıp para kazanacağım ve geri döneceğim. Döndükten sonra tarlamız, hayvanlarımız, evimiz olacak” sözleriyle teselli ediyorlardı.

Almanya’ya gitme hazırlığı yapan işçi adaylarının ortak  özellikleri, hepsinin de yoksul insanlar olması, gariban ailelerin insanları olmasıydı. Kimi Sivas’tan, kimi Elâzığ’dan, kimi Mardin’den, kimi Çankırı’dan, kimi Yozgat’tan, kimi Rize’den, kimi Konya’dan olan bu insanlar, dilini bilmedikleri, toprağını tanımadıkları yabancı bir memlekete “çalışmak” için gideceklerdi. Çoğunun okuma – yazması dahi yoktu; bırakın Almanca’yı veya Almanya’yı, Türkçe’yi bile doğru dürüst bilmiyorlar, Türkiye’nin diğer bölgelerini dahi bugüne dek hiç görmemişlerdi.

Köylüydüler, yoksuldular, garibandılar, çiftçiydiler, ırgattılar.

Ayrılık günü geldiğinde, İstanbul’daki Sirkeci tren garı dolup taşmıştı. Gün yüzü görmemiş, evinde hiçbir makinâ olmayan, evin ekmeğini bile kendi pişiren kadınları, hiçbir oyuncağı olmayan, üstündeki elbiseleri bile büyük kardeşlerinden kalma çocukları, uğurlamaya gelmişti. Gözyaşları, dûâlar, biribirine karışmıştı.

 Şâir Ali Akbaş, o günü “Göç” adlı şiirinde şöyle anlatıyordu:

     Sirkeci’den tren gider,
     Varım yoğum törem gider,
     Tuna bizden utanır, biz Tuna’dan,
     Yüzüne kapatır ellerini…
     Aldırma be Tuna’m,
     Yiğit çıplak doğar anadan.

     Sirkeci’den tren gider,
     Vagon gider, derdim gider,
     Gurbet elde bir başıma,
     Varım yoğum alır gider.

     Sirkeci’den tren gider,
     Ona giden verem gider,
     Bir kampana çalar, analar ağlar,
     Oğul oğul, çocuklar öksüz, gelinler dul…
     Akşam olur, hüzün çöker,
     Omuzlarım bir bir düşer,
     Sirkeci’den tren gider,
     Gözyaşımı döker gider.

     Sirkeci’den tren gider,
     Erzurumlu Duran, Ankaralı Burhan gider,
     Burada ezan var, orda çan,
     Her sabah çınlar tepemizde:
     Uyan, uyan!

     Sirkeci’den tren gider,
     Bir yaldızlı Kur’an gider,
     Su serperler ya gidenlerin ardında,
     Dün askere Hint’e, Yemen’e,
     Bugün ekmeğe, yaban ellerine,
     Dönmezler ya ondan.

     Sirkeci’den tren gider,
     Evim barkım viran gider,
     Biz hep atla geçtik Tuna’dan,
     Böyle geçmedik avrat, uşak,
     Biz hiç böyle geçmedik,
     Tuna bizden utanır, biz Tuna’dan…
     Aldırma be Tuna’m,
     Yiğit çıplak doğar anadan.

     Sirkeci’den tren gider,
     Vagon gider, derdim gider,
     Gurbet elde bir başıma,
     Varım yoğum alır gider.

     Sirkeci’den tren gider,
     Erzurumlu Duran, Ankaralı Burhan gider,
     Burada ezan var, orda çan,
     Her sabah çınlar tepemizde:
     Uyan, uyan!”

* * *

İstanbul – Sirkeci’den kalkan tren, üç gün süren bir yolculuktan sonra Almanya’nın Bavyera (Bayern) eyaletinin başkenti Münih (München) tren istasyonuna vardı.

Münih’te trenden indiklerinde, hayatlarında ilk defa yabancı bir ülkeye ayak basıyorlardı. Daha “ilk ayak basışta” bu “yabancılığı” hissetmişlerdi. Toprağın üzerinde büyüyen, toprakla büyüyen bu insanlar, trenden iner inmez, beton bir zemine ayak basmışlardı.

Münih garında yeni bir hayata başlanıyor, gardaki camsız odalarda insanlar gidecekleri kentlere göre ayrılıyor ve ellerine tren biletleri ve kumanyaları veriliyordu.

Gittikleri kentlerde çalışacakları firmalarda tercümanlar ve firma yetkilileri tarafından karşılanan işçiler önce, “Heim” (Yuva) adı verilen yurtlara yerleştiriliyordu; burada kalacaklardı. Bunların çoğu 5 – 6 kişinin kalabileceği odalar, müşterek tuvalet – banyo ve mutfağı olan barakalar, bekârların kaldığı yurtlardı.

Hemen hepsi evli ve çoluk – çocuk sahibi olan bu insanlar, “bekâr” bir hayata başlıyorlardı şimdi.

Kimi Adıyamanlı, kimi Ordulu, kimi Tokatlı, kimi Adanalı, kimi Ispartalı, kimi Bilecikli ama hepsi de “bizim köylü” olan bu insanlar, daha kendi memleketlerinin bile dışına çıkmamışken, şimdi Avrupa’nın orta yerinde yeni bir yaşama adım atıyorlardı.

Her biri Türkiye’nin farklı yörelerinden gelen, dilleri, lehçeleri, şiveleri, kültürleri, gelenek görenekleri farklı olan bu insanlar, “Heim” denilen yurtlarda, 5 – 6 kişilik odalarda birlikte kalıyorlardı; aynı sofrayı, aynı banyoyu, aynı eşyaları kullanıyorlardı. Ülkelerinde kalsaydılar belki de biribirlerini hiç tanımayacak olan bu insanlar, “gurbette” tanışıyor, biribirlerini “gurbette” öğreniyorlardı. Aynı evde, aynı odada yaşadıkları için, hepsi orada “aile” olmuştu; gerçek anlamda kardeş olmuşlardı.

Memleketteyken kendi ülkelerini tanıma şansı bulamamış olan bu gariban ve köylü insanlar, aynı odayı, aynı evi paylaştıkları arkadaşları sayesinde öğreniyorlardı bütün bunları.

Yozgat’tan gelen, Diyarbakırlı arkadaşı sayesinde Türkiye’de Kürtçe diye bir dilin de konuşulduğunu, Artvin’den gelen, Antalyalı arkadaşı sayesinde muzun ve portakalın Türkiye’de de yetiştiğini öğreniyor, Urfa’dan gelen, her akşam Trabzonlu arkadaşının ağzından uçsuz bucaksız denizi, dev dalgaları dinliyor, dinlerken o denizin suları gözlerinin önünde dalgalanıyordu.

Aynı sofradan yemek yiyorlardı ama artık herkesin damak tadı aynı değildi; kimi acı seviyordu, kimi sulu yemeklerden hoşlanıyordu.

Aynı evde yaşıyorlardı ama artık evde başka bir dili, farklı bir lehçeyi konuşanlar vardı.

Aynı safta namaz kılıyorlar, evin içinde cemaat oluşturuyorlardı ama artık aralarında başka mezhebe göre namaz kılanlar da vardı.

Meğer geldikleri ülke her yönden ne kadar zengin ve çeşitliymiş de, bunu ancak gurbete gelince öğrenmişlerdi.

Türkiye’de yetişen tek meyve ve sebze, onların bahçelerinde ve tarlalarında yetişenler değilmiş meğer; daha tadını bile bilmedikleri bir sürü nimetleri varmış güzel ülkenin. Türkiye’nin tek suyu, köylerinin ortasından geçen dere de değilmiş meğer; daha ne coşkulu ırmakları, güzel gölleri ve engin denizleri varmış da onlar bilmiyorlarmış, görmemişlermiş.

Almanlar “Gastarbeiter” (misafir işçiler) diyordu onlara; daha sonraları memlekete izne gittiklerinde ise Türkiye’dekiler onlara “Alamancı” (Almancı) diyecekti. Onlar ise, kendilerine “Gurbetçi” diyorlardı. Ne oralı ne de buralı; yeni bir “milletin”, yeni bir “topluluğun”, yeni bir “halkın” doğuşu, tâ o zamanlardan anlaşılmalıydı aslında.

Onlar artık kendilerini “vatansız” hissediyorlardı; çünkü her iki ülkede de kendilerine “yabancı” gözüyle bakılıyordu. Almanya’da “yabancı”, Türkiye’de “Almancı” diye çağrılan bu insanlar, hangi ülkeye giderlerse gitsinler, kendilerine hep “farklı birileriymiş” gözüyle bakılıyordu. Her iki ülkede de onlar birer “yabancı” idi.

Onlar artık “yeni bir millet”, “yeni bir kavim”, “yeni bir halk”, “yeni bir topluluk” idiler.

* * *

Aradan yıllar geçti...

30 Ekim 1961 günü başlayan “göç öyküsü”, bugün 50 yaşında.

50 yıl önce Sirkeci garında trene bindirilip gönderilen bu gariban insanlar, “gurbet ellerde”, insanlık tarihinde başka bir örneği olmayan, inanması hakikaten güç bir başarıya imza attılar. Bu tarihî başarıya imza atanlar, 50 yıl önce vizesini alırken imza atmasını bile bilmediği için “Almanya kâğıdına” parmak basarak gelen insanların çocuklarıydı.

Almanya’da “yabancı”, Türkiye’de “Almancı” denilip “ötekileştirilen” gariban köylü insanların çocukları, torunları, bu “ötekileştirmeye” en güzel cevabı vererek hem Almanya’nın hem de Türkiye’nin, her iki ülkenin de siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel geleceğine yön vermeye başlamışlardı. Her iki ülkede de “yabancı” olarak görülen ve moralmen adetâ “vatansız” bırakılan insanların çocukları, her iki ülkeye de yön vermeye başlamışlardı artık.

Okuma – yazmaları bile olmayan, olmadığı için gurbetten ailesine mektup bile yazamayan ve bu yüzden teyibe koyduğu boş kasede konuşarak bunu ailesine gönderen insanların çocukları, aradan daha 50 yıl bile geçmeden, Almanya’nın siyasetine, ekonomisine, sosyo – kültürel dokusuna yön vermeye başlamışlardı. İsmini dahi yazamayan insanların çocukları, isimlerini Almanya’nın tarihine altın harflerle yazdırıyorlardı.

Gariban, fukara, köylü insanların çocuklarıydı hepsi de. 50 yıl önce birer başıboş hayvan gibi gurbete yollanan, kendi devletleri tarafından “bize yük olmaktan çıksınlar ve hatta, içeriye döviz getirsinler” diyerek başıboş hayvanlar gibi trenlere bindirilip başka bir devlete teslim edilen mazlum ve mustaz’af insanların çocukları, torunlarıydı bunlar.

Onlar 50 yıl önce trenlere bindiklerinde, Federal Almanya Cumhuriyeti devleti tarafından sadece birer “adale gücü”, Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından da sadece birer “döviz getirici” olarak görülüyorlardı. Her iki devlet nezdinde de insan olarak hiçbir değerleri yoktu onların. Öyle olduğu için, o dönemde onlar bize muhtaç oldukları halde, Türkiye onları Almanya’ya gönderirken, sözleşme metnine “Nasıl ki sizin insanlarınız Noel ve Paskalya bayramlarında çalışmıyorlar, tatil yaptıkları halde paraları yine de kesilmiyor ve çalışıyormuş gibi ücretlerini almaya devam ediyorlar, benim insanlarım da Ramazan ve Kurban bayramlarında aynı haklara sahip olacaklar. Sizde işçiler Noel Bayramı’nda 3, Paskalya Bayramı’nda da 4 gün olmak üzere senenin iki dînî bayramında toplam 7 gün çalışmadan para alıyorlar; bizde dînî bayramlar da senede 7 gündür, göndereceğimiz insanlar Ramazan Bayramı’nda 3, Kurban Bayramı’nda 4 gün olmak üzere senede 7 gün çalışmayacak ama ücretlerini almaya devam edecek” maddesini koydurabilirdi. Türkiye isteseydi bunu o zaman çok rahatlıkla yazdırabilirdi; çünkü ihtiyacı olanlar onlardı.

Fakat TC devletinin umurunda mıydı bütün bunlar? O’nun tek derdi vardı: Gidecek olan insanların yurda ne kadar döviz getireceği. İçeride hiçbir zaman insan yerine koymadığı, hak ve hukuklarına riayet etmediği insanlara bu kadirşinaslığı dışarıya gönderirken mi yapacaktı?

Fakat onlar, öyle bir başarıya imza attılar, gurbette öyle bir tarih yazdılar ki, bunun dünya tarihinde ikinci bir örneği gerçekten yoktu. Yeni geldikleri topraklarda daha 50. yıllarını bile doldurmadan, geldikleri tüm ülkelerin, Almanya’nın, Avusturya’nın, İsviçre’nin, Fransa’nın, Belçika’nın, Hollanda’nın, Danimarka’nın, İsveç’in siyasetine, ekonomisine, sosyo – kültürel dokusuna, san’atına, sporuna, medyasına, akademik dünyasına, her şeyine ama her şeyine yön vermeye başladılar. Sadece geldikleri ülkelerin değil, terkettikleri ülkenin, Türkiye’nin de geleceğine, gidişatına yön vermeye başladılar. Hem Türkiye’yi, hem de geldikleri ülkeleri değişime, aydınlanmaya, en önemlisi de “medenîleşmeye” zorlayan “itici güç” oldular.

Birinci nesil, hep “bir gün memlekete geri döneceğini” düşünerek yaşadı. Onların çocukları olan ikinci nesil, gurbet elde “asimile olmamak, kültürlerini korumak, dînî ve millî kimliklerini muhafaza etmek, örf ve adetlerini kaybetmemek” için mücadele ettiler. Fakat onların çocukları olan üçüncü nesil, bütün bunları yaşayabilmek ve yaşatabilmek için, memlekete geri dönmesine gerek olmadığını, bütün bunları bulunduğu coğrafyada da yaşayıp yaşatabileceği şuurunu kazandı. İşte bu bilinç, hem Türkiye’nin hem de Avrupa devletlerinin tüm siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel dokusunu değiştiren en önemli “kırılma noktası” olmuştu.

Üçüncü nesil kendini “gurbetçi” olarak görmüyordu, “Ben Avrupalı’yım” diyordu.

Üçüncü nesil, yaşadığı ülkeye entegre olmak, ama bunu yaparken dînî, millî, örfî kimliğini koruyarak yapmak istiyordu. Kendine “Avrupalı” diyen üçüncü nesil, “Ben de varım” diyordu. Hem de namazıyla, orucuyla, başörtüsüyle, Türkçe’siyle, Kürtçe’siyle, mutfağıyla, san’atı ve edebiyatıyla “Ben de varım” diyordu. Üçüncü nesil “Avrupalı” olduğunu haykırıyordu ama asimile olmadan, kaybolmadan haykırıyordu. Kendine “Avrupalı Müslüman, Avrupalı Türk, Avrupalı Kürt” diyordu.

Üçüncü nesil, bunu söylemeye başladıktan sonra, Avrupa ülkelerinin her şeylerine yön vermeye başladı.

Okuma – yazmaları bile olmayan, gariban, köylü insanların kızları ve oğulları, kayıp bir neslin, harcanan bir kuşağın altın çocuklarıydı bunlar.

Bunu söyleyen, bu bilinci haykıran üçüncü nesil, Türkiye’yi değişime, özgürleşmeye zorlarken, yaşadıkları ülkelerde de, her alandaki başarılarına karşılık, eskilerden tanıdık ama farklı bir yüze bürünmüş ciddî bir hastalık da yeniden türemişti: “Irkçılık” ve “İslamofobia” gibi maskeler ardına saklanmış olan “yabancı düşmanlığı”.

* * *

Almanya’ya ilk gelen işçiler burada davul zurnayla karşılandığı halde, daha sonraki yıllar içinde, özellikle son yıllarda Almanya’da başta Türkiye kökenliler olmak üzere başgösteren ırkçılık ve yabancı düşmanlığını sebeplerini irdelerken, vak’ayı doğru bir şekilde değerlendirmek lazım.

Bunun elbette ki birden fazla ana ve yan faktörleri olabilir. Ancak, Almanya’daki yabancı düşmanlığının en başta gelen sebebi, yani asıl sebebi, ne Türkiye’dekilerin iddiâ ettikleri gibi Alman halkının genlerinde Nazilik olması gibi karalayıcı ithamlardır, ne de Almanlar’ın kendilerini savunurken iddiâ ettikleri gibi Türkiye’den gelenlerin buraya uyum sağlayamaması, kriminal işlere karışması gibi mesnetsiz ithamlardır. Almanya’daki yabancı düşmanlığının en başta gelen sebebi, hayatın hemen her alanında, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat, spor, müzik, medya, hemen her alanda Türkiye’den gelen göçmenlerin Almanlar’dan çok daha başarılı olması, çok daha başarılı işlere imza atması ve “ürkek bir misafir” olmayı terk edip Almanya’nın siyasetine, ekonomisine, sanatına, sporuna, her şeyine ama her şeyine yön vermeye başlamasıdır. Yani buradaki yabancı düşmanlığının asıl sebebi, IRKÇILIK DEĞİL KISKANÇLIKTIR.

Oysa Türkiye’de bu konuya çok ezberci ve düz mantıkçı bir bakışla yaklaşılmaktadır. Almanya’daki yabancı düşmanlığını Türkiye’deki laik ve sol çevreler genelde Nazilik’le, Hitler rûhuyla, muhafazakâr ve sağ çevreler ise daha ucube ve daha mantıksız bir yaklaşım göstererek işi tâ Haçlı rûhuna kadar götürerek yorumlamaktadırlar.

Oysa ki daha 30 sene kadar önce el üstünde tutulan yabancılara karşı bugün ciddî bir sosyal problem haline gelen düşmanlığın sebebini anlamak gayet basittir. En kolayından şöyle bir örnekle anlatayım: Benim babam, Alman komşumun babasının firmasında işçi olarak çalıştığında bizden iyisi yoktu; fakat Alman komşumun oğlu, benim oğlumun firmasında işçi olarak çalışmaya başlayınca problem de başlamış oldu.

Elbette ki bu düşmanlığı yapan şahıs veya grupların, bunu yaparken, kullandıkları argümanlarda Hitler rûhunu veya Haçlı rûhunu çağrıştıran ifade ve söylemler olabilir; sonuçta her davranışın yaslandığı bir kök, bir dinamizm olmalıdır. Fakat yabancı düşmanlığının asıl sebebi ne Nazizm’dir, ne Haçlılık’tır, ne de İslamofobia’dır. Bunlar sadece argümanlardır. Gerçek sebep, kıskançlıktır.

“Gurbetçilerin” kadınları onların dükkânlarının camlarını sildiklerinde, bürolarının paspaslarını temizlediklerinde onlardan iyisi yoktu. “Gurbetçilerin” oğulları mahalle veya köy takımlarında top oynayıp akşam üstü başı çamur içinde eve döndüklerinde onlardan iyisi yoktu. “Gurbetçilerin” kızları dikiş nakış kursuna gittiklerinde de onlardan iyisi yoktu. Fakat ne zamanki bu kadınlar sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yapmaya başladılar, ne zamanki bu delikanlılar Bayern Münih, Schalke 04, VfB Stuttgart takımlarında top koşturmaya ve hatta Alman millî takımının formasını giymeye başladılar, ne zamanki bu kızlar eyalet meclislerine, federal meclislere, hatta Avrupa Parlamentosu’na milletvekili olarak girmeye başladılar, işte o zaman problemler de başlamış oldu.

Gurbetçilerin siyasette, ticarette, san’atta, sporda, hayatın hemen her alanında çok daha başarılı olmaları, Türkiye devletinin de Almanya ve diğer Avrupa devletlerinin de çok çok ilerisinde bir vizyona sahip olmaları, Türkiye’yi “mecburî bir değişime, mecburî bir demokratikleşmeye” zorlarken, Avrupa ülkelerinde de ırkçılığın, İslam düşmanlığının “hortlamasına” sebep olmuştu.

Avrupa ülkelerindeki “yabancı düşmanlığının” gerçek sebebi budur. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin ırkçı ve şoven rejimini marjinal ve güçsüz bıraktıran, Türkiye’yi değişime, dünyayla entegre olmaya, daha hogörülü ve daha özgürlükçü bir devlet modeline mecbur bıraktıran aslı sebeptir de aynı zamanda.

Hem Türkiye’yi, hem de Avrupa devletlerini “daha medenî” bir strüktüre zorlayan, Avrupa’daki gurbetçilerin sahip olduğu bu aydınlanmacı, özgürlükçü ve ilerici vizyondur. Bu öyle bir vizyondur ki, Türkiye’nin de Avrupa ülkelerinin de sahip olduğu vizyonun onlarca yıl daha ilerisindedir. Zira Avrupa’daki gurbetçiler, ne Avrupa ülkeleri gibi modernitenin kıskacında kaybolmuş, dînî ve manevî tüm moral değerlerini kaybetmiş, seküler bir yaşam tarzını benimsemişlerdir, ne de Türkiye gibi muhafazakârlığı ve tutuculuğu dîn ve maneviyat zanneden, her türlü değişim ve gelişimi bozulma ve çürüme olarak algılayan, kendisi dışındaki tüm ülkelerden ve halklardan korkan ve hatta nefret eden, etrafının düşmanlarla çevrili olduğunu sanan yobaz ve bağnaz bir karaktere sahiptirler. Avrupa’daki gurbetçiler, dînî, mezhebî, kavmî, örfî, an’anevî tüm kimliklerini ve değer yargılarını koruyarak gelişim ve ilerleme yolunu seçen, bu yönleriyle aslında en çok da Japon halkına benzeyen bir karakteristiğe sahiptirler.

50 yıl önce başıboş hayvanlar gibi trenlere bindirilip gurbet ellere gönderildiklerinde, kabul edilmeli ki, hem Türkiye, hem de Avrupa devletleri (İsviçre, Norveç ve Finlandiya hariç), tamamı ırkçı, şoven, faşist bir devlet yapısına sahiptiler. Ancak Avrupalı gurbetçiler, sahip oldukları aydınlanmacı, özgürlükçü, ilerici ve hoşgörülü vizyonlarıyla hem Türkiye’yi, hem de Avrupa devletlerini “değişime” zorladılar.

Okuma – yazmaları bile olmayan, olmadığı için mektup bile yazmayan ve bu yüzden teyibe koyduğu boş kasede konuşarak bunu memleketteki ailesine gönderen gariban ve köylü insanların çocukları başardı bu olayı. 50 yıl önceki kayıp neslin, harcanan kuşağın altın çocukları gerçekleştirdi bu değişimi.

Türkiye’ye de, Avrupa devletlerine de “hoşgörüyü, farklılıklara tahammül etmeyi, farklı olanla birlikte yaşamayı” bu insanlar öğretti.

Türkiye bugün “değişiyor, değişmek zorunda kalıyorsa”, Türkiye bugün “dünyayla entegre olmaya” çalışıyorsa, Türkiye bugün “farklılıkların zenginlik olduğunu” yeni yeni öğrenmeye başlıyorsa, bunun sebebi bu insanlardır, Avrupa’daki gurbetçilerdir. Aynı şekilde, Avrupa devletleri bugün “Haçlı rûhunu ve bağnazlığını aşmaya başlıyorsa”, “farklı olanla birlikte yaşamayı” öğreniyorsa, Avrupa devletleri gerek içeride gerekse dışarıda attıkları her adımda “daha uzlaşmacı, daha özgürlükçü, daha hoşgörülü” bir söylem geliştirmek mecburiyetinde kalıyorsa, bunun sebebi de yine aynı insanlardır, Avrupa’daki gurbetçilerdir.

Gurbetçilerin çocukları, aradan daha 50 yıl bile geçmeden, hem Türkiye’ye hem de Avrupa devletlerine yön vermeye başladılar. Okuma – yazma bilmeyen gariban köylülerin çocukları, inanması hakikaten güç olan bir tarih yazdılar.

“Gurbette yazılan bu tarihin” dünyada başka bir örneği yoktur.

 

sediyani@gmail.com

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim