1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Günübirlik faydalara değil, aslî ölçülere göre
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Günübirlik faydalara değil, aslî ölçülere göre

A+A-

Geçen gün, gençlerle yapılan bir tartışma proğramını izlerken, hele’resmî ideoloji’ye göre yontulmuş doldurma beyinlere sahib gençlerin, müslüman coğrafyalar sözkonusu olunca, nasıl da câhilin câhili olduklarını ve onun da ötesinde, o dünyaya bir megaloman edâsıyla, tekebbürle, tepeden ve iğreti baktıklarını daha bir net olarak gördüm..Bu gençler, mesela, Malezya’daki uygulamalar örnek gösterilince, hemen celâlleniyor ve ’Türkiye ile Malezya’nın karşılaştırılmasının bile kabul edilemiyeceğini’ belirtiyorlar ve Türkiye’nin, halkı müslüman ülkelerde arasında, ’tek demokratik ülke olduğunu’ söylüyorlardı.

Sanki, son 50 sene içinde, 4 tanesi başarıya ulaşmış, diğerleri teşebbüs halinde yarım kalmış nice askerî darbe tezgahlamaları başka bir ülkede olmuş gibi.. Ve, 1950’ye kadar özü uygulanmamış, 50-60 arasındaki uygulaması da askerî darbe ile ortadan kaldırılan 1924 anayasası ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ hariç, diğer bütün anayasalar askerî darbeleri yapanlarca hazırlanıp, millete süngüucu dayatmasıyla, zorla kabul ettirilmemiş gibi.. Bizim kemalist/laik gençlere soracak olursanız, öteki ülkelerde yapılan seçimler, ’demokratik’ de değilmiş.. Halkların iradesinin ortaya konulabilmesi için, seçimlerin illâ ’kemalist /laik’ dayatmalarla, idâmlar ve tehdidlerle yapılması gerekliymiş gibi..

İnsanın bu gibi genç nesilleri görünce, yüreği yanıyor, ülkenin geleceği adına.. Çünkü bu gibiler yarınlarda, ’resmî ideoloji ikonu’nun ismine ve resmine sığınınca, ülkenin kaderiyle etkili yerlere ulaşacaklar.

Ama, bunların hocaları sanki onlardan daha mı ilerideler? Hocasını gör,  öğrencisini tanı..

Laik rejimin korunması için ‘silahlı kuvvetler’e, o silahların kendilerine niçin verildiğini hatırlatan ve ‘Silahın caydırıcılığının unutturulmaması’ çağrısı yapan -30 yıl öncelerin ’özgürlükçü Prof.’u sayılan-  M. Soysal, evvelki gün de, ’İyi ki, yunanlılar İzmir’e çıkmışlar. O olmasaydı zafer kazanılmaz, ve o devrimler de olmazdı..’ demiş.. Laisizmin ortaya çıkmasına vesile oldukları için yunanlılara bir de, ’üstün hizmet madalyası’ verilmesini teklif etseydi, tablo tamam olurdu..

Ama, bu sözlerdeki bir gerçek de görülmeli ve tamamiyle yanlış sayılmamalı.. Çünkü, o ’müthişdevrimlerin yapılabilmesi için, büyük zaferler kazanmışlık duygusuyla, kitlelerin kendisine minnetdâr bırakıldığı ’karizmatik liderliklerin ortaya çıkması gerekliydi.

Hatırlayalım, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat da, Filistin’i işgal ve gasbederek orada bir devlet ilan eden ’İsrail rejimini resmen tanıyan ve onunla barış görüşmelerine oturan ilk arab lideri’ konumuna gelmesini, 1973 Ekimi’nde, (Ramazan Savaşı’nda) siyonist İsrail rejimini, korkunç bir yenilgiye uğratmasının kendisine kazandırdığı ’karizma’ya borçluydu. Sedat, -dünyada pek hatırlanmak istenmeyen ve üzeri hep örtülen- o zaferi kazanamasaydı, bu andlaşmayı imzalamaya cür’et edemezdi. O ihaneti, o zaferin rüzgarıyla yapabilmişti.

Ama, o yine de, ’Camp David’ diye anılan o utanç andlaşmasını imzalamasının bir yıl kadar ardından, Hâlid İslambulî isimli bir yiğit teğmen eliyle öldürülmekten kurtulamadı..  

’Yunan İstilası’na karşı kazanılan zaferin neticeleri de, tarihimizde önemli sonuçlar doğurmuştur; yani, Soysal’ın tesbiti tamamiyle reddedilemez..

Bu arada, Soysal, laik rejimin korunması için, şimdiki iktidara karşı verilecek mücadeleyi ’cihad’ olarak ifade edince, bunun şaşkınlıkla karşılandığını hissetmiş ve ’Böyle zamanlarda dinî terimlerin kullanılması da gerekir..’  demiş.. Evet- evet, böyle zamanlarda sırtına binecekleri merkebler arıyorlar.. Tıpkı, hatırlattığı dönem sonrasındaki uygulamaların yapılması sırasında olduğu gibi.. Sosyal’ın, cihad’dan bahsederken, (cehd kökünden gelen) ’cihad’ın, ’cihet’ten geldiğini ve ona göre yorumlar yaptığına dair medya haberleri doğruysa, bu, daha da komik..  Böyle olunca, onun çizgisinde yetişen gençlere ne denilebilir?

Baykal’ın, laikliği korumak için, ömründe yapmadığı derecede, son bir aydır, ’fetvâ’cılığa soyunması ve ’İslam uzmanı’ kesilmişcesine, tozu dumana katmaya kalkışması da aynı komik mantığın ürünü değil mi? Halbuki, eski müttefiki DSP lideri Zeki Sezer, 18 Şubat günü, ’22 Temmuz seçimlerinde bir birliktelik sağladık. Sonucun ne olduğu görüldü. Artık ‘solda birlik’ laflarını duymaktan sıkıldım. İnsanlara, ‘Atatürk’e sahip çıkmak’, ‘Laikliği korumak’ gibi kavramlar ile inmeye çalışmak sonuç vermiyor.’ şeklinde daha akıllıca laflar ediyordu..

Ama, daha da ilginci; başörtüsünün ’İslam’ın emri olmadığını’ savunmak için, laiklerin İslam’dan deliller getirmeye kalkışmalarındaki komiklikten daha traji-komik bir şekilde; bazı müslüman çevrelerin de, İslam’ın örtünme emrini, bir siyasî kişinin görüşlerine dayandırmak, örtünmeyi ona da teyid ettirmek ihtiyacını duymasıydı.. Halbuki, milletin inancına yönelik saldırıların hemen tamamı da, sözkonusu siyasî kişinin 70-80 yıl öncelerdeki söz veya uygulamalarının hedeflerinden çıkarılıyordu.. Ve, ’Yunan Savaşı’nda kazanılan bir zaferin sonunda oluş(turul)an bir ’karizma’nın kanunla korunması yüzünden, o konu, özgürce tartışılamıyor bile..

Geçtiğimiz günlerde, bir gazetenin İslamî hassasiyet adına, (Söylev ve Demeçler) isimli bir yayını esas alarak, M. Kemalin, 1923’lerde söylediği, ’Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. (…) kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklid edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus adetleri, kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır.  (…)  Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır.’ şeklindeki sözlere sığınması, Baykal’ın laikliği için, İslam’a sığınması gibi bir çarpıklık olarak değerlendiriliyordu medyada ve bu hususun üzerinde düşünülmelidir..

Üstelik, M. Kemal’in söylem ve eylemleri, ’1923 öncesi mi, sonrası mı?’ diye bir değerlendirmeye tâbi tutulmalı ve o tarihten sonra yöneldiği yeni dünyasına göre de ele alınmalıdır.. Kişi hakkındaki ölçü, son durumudur.. Ama, bunun da ötesinde, bizi teyid etsin veya etmesin, bir siyasetçinin sözleri, nasıl, bir inancın dayanağı imiş gibi ele alınabilir? Bu, bir inancın ve o inancın bağlılarının, birilerinin  ’vesayet’ine terkedilmesi mânasına gelmez mi?

Bu gibi sığınma çabaları kimseye bir şey kazandırmaz, Baykal’a da; ona karşı olan cenahta olduğu halde, Baykal’ın aslî ölçülerine sığınanlara da.. Herkes, günübirlik ve pragmatist faydalara göre değil, kendi aslî değerlerine göre ortaya çıkmalıdır.. Kitlelerin kafa karışıklığı da ancak bu şekilde giderilebilir..

YAZIYA YORUM KAT