1. YAZARLAR

  2. Hasan Karakaya

  3. Gülden Aydın’a cevap... Her doğru haber kullanılır mı?
Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Yazarın Tüm Yazıları >

Gülden Aydın’a cevap... Her doğru haber kullanılır mı?

A+A-

Bu saatten sonra, hiç kimseye “gazetecilik dersi” vermek gibi bir niyetim, çabam ve amacım olamaz...

Hele hele; kendisini “gazeteci”, haber yazdığı mevkuteyi “gazete” sananlara!.. Ama, “bilmeyenler” için, bu mesleğin “çok önemli bir kural”ından söz etmek durumundayım... Gazeteciliğin “temel kural”larından birisi de; “haber kaynağını açıklamamak”tır!..

Daha doğrusu, hiçbir gazeteci, “haber kaynağını açıklamak zorunda değil”dir!..

Bundan “zarar” görecek ve hatta “ceza” alacak olsa bile!.. Çünkü, “haber kaynağını açıklayan” bir gazeteci, bir daha o kaynaktan haber alamaz!.. Sadece o kaynaktan değil, “hiçbir” kaynaktan!.. Çünkü kaynaklar, gazetecinin “deşifre ishali”ne yakalandığını görürlerse, onunla “alışveriş”te bulunmazlar!..

İşte bu yüzden, bir gazeteci “haber kaynağı”nı açıklamaz!.. Ama, o kaynağa “güvenmek” zorundadır!..

Kaynak, hem “sağlam”, hem de verdiği bilgi “doğru” olmak durumundadır.

Ama gazeteci “şüpheci”dir!..

Sorar kendi kendine; “Bu bilgi veya fotoğraf bana niye geldi?.. Kaynağın amacı ne?.. Bu bilgi ile kimler yıpratılmak isteniyor?.. Kaynağın, bundan çıkarı ne?”

Ve can alıcı soru;

“Acaba beni kullanıyorlar mı?.. Ben bu haberi vermekle kime hizmet etmiş olacağım?.. Devlet içinde bir derin kavga varsa, ben kimin safında olacağım?”

Gazeteci, bu soruları sormak zorundadır... Aksi halde; “tarafsızlığını” kaybeder, “taraf” haline gelir!

Tabiî, “kaynağın tarafı”nda!..

Ya da “onun hizmetinde!”

KALEMİNİ KIR AMA SATMA!

Haa, “kaynak” ile herhangi bir “fikri beraberlik” veya “ideolojik yandaşlık” varsa, mesele yok!..

Bu durumdaki bir gazeteci, “kullanılmaya zaten dünden razı”dır!

Hatta “kaynağın tetikçisi” bile olabilir!

Tetikçisi, ya da “gönüllü köle”si!..

Ama, bunun adı “gazetecilik” değildir!..

Gazeteci, “tetikçi” değildir!..

Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin dediği gibi; bir gazeteci, “zorda kalsa” bile, “kalemini kırar” ama asla “satmaz!”

Kalemini “herhangi bir ideolojinin emrine veren” veya “onların arzuladığı yöndeki propagandaya alet olan” bir gazetecinin yaptığı “kalemini satmak”tan hiçbir farkı yoktur!..

“Satmak” tabiri ağır geldi ise, biz buna “kalemini kiralamak” diyelim!..

Ya da “kiralık kalem!”

HABERİMİZİN KAYNAĞI, ETÖ İDDİANAMESİ

En başta dedim ya; hiç kimseye “gazetecilik dersi” vermek gibi bir niyetim yok...

Ama gazetem Vakit için “iftiracı” diyen birisine de sessiz kalamam ve “hakettiği” cevabı veririm!..

Hürriyet muhabiri Gülden Aydın’a cevap vermek zorunda kaldığım gibi!..

Efendim, olay şu:

Muhabirimiz Kenan Kıran, 15 Aralık tarihli Vakit’te, “Ergenekon Hürriyet’i kullanmış” başlıklı haberinde özetle dedi ki;

“Ergenekon Terör Örgütü üyelerinin Cumhuriyet gazetesi ve Milliyet gazetesinin yanısıra Hürriyet gazetesini de kullandığı ortaya çıktı.

Ergenekon soruşturması çerçevesinde yargılanan Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, AK Parti Milletvekilleri Ali Yüksel Kavuştu ve Kenan Altun’un, bir mescitte Mustafa Sungur Hoca ile gizli çekilmiş fotoğraflarını, Hürriyet gazetesine servis etmiş. Hürriyet gazetesi de, Levent Ersöz’ün yakınları tarafından getirilen söz konusu fotoğrafları haberleştirerek yayınlamış.”

Kenan Kıran, “haber”le de yetinmemiş ve bir “belge” sunmuş... Vakit’in 3. sayfasında yayınlanan “belge”nin altında aynen şu ifade var:

“Gizli tanık Ahmet Faruk’un ifadeleri, Ergenekon iddianamesinde yer alıyor.”

Gördüğünüz gibi;

Haberin kaynağı, “Ergenekon iddianamesi”.

Yani, “hemen herkesin ulaşabileceği” bir kaynak.

Haberde ne “saptırma” var, ne “çarpıtma”...

İddianamede ne varsa, o aktarılmış!..

İşte bu haber üzerine, Hürriyet Muhabiri Gülden Aydın, Hürriyet’in 1. sayfasından başlayıp, 26. sayfasında detaylandırılan bir “açıklama” yapıp demiş ki;

“Vakit gazetesi, 23 Nisan 2006’daki haberimin Ergenekoncular tarafından servis edildiğine dair bir iftira yayınladı.

Ben, haberin kaynağı ile değil, haberin kendisiyle ilgilenirim... Haber doğruysa, kimden geldiğine bakmam... Kendine gazeteci diyen de bakmaz zaten!”

O ZAMAN “TETİKÇİ”DEN NE FARKIN KALIR?

İşte asıl mesele burada;

Gazeteci, “haber doğru bile olsa” kimden geldiğine bakar!.. Bakmak zorundadır!

Çünkü gazeteci, “kaynak” kişinin “neyin peşinde” olduğunu araştırmak mecburiyetindedir!..

Her olaya, Ertuğrul Özkök’ün tabiriyle “haber şehveti” ile balıklama atlayan gazeteci, “kullanıldığının” farkına varmayabilir!..

Buyurun, son derece güncel bir örnek:

Beyoğlu’nda, “eline 500 lira tutuşturulan” ve DTP’li göstericilere karşı “silah” çeken vatandaş ne diyordu;

“DTP’lilere tepki göstermek için para aldım!”

Şimdi, sormak gerekmez mi;

Dün gözaltına alınan T.G. isimli şahıs, “paranın kaynağı”nı araştırmak zorunda değil miydi?..

Öyle ya;

O “500 lira”yı veren provokatörün amacı neydi ki; ondan “silah” çekmesini istedi?..

Belli ki, amacı “ ülkede kaos çıkarmak”tı ve bunun için de bir “kiralık tetikçi”ye ihtiyacı vardı!..

Verdi 500 lirayı, kiraladı tetikçiyi!..

Hadi diyelim ki; “tetikçi” o paranın perde arkasını düşünecek ve “niçin kullanıldığını” akledecek kadar bir “zekâ”ya sahip değil, peki hem de deneyimli  bir gazeteci “haber kaynağı”nın amaçlarını soruşturacak kadar asgari bir zekâya sahip olmalı değil midir?..

Öyle ya; gazetecilikte bir “otokontrol mekanizması” vardır. Aksi halde, “500 liraya silah çeken tetikçi”den ne farkı kalır!..

Hadi o kadar “düşünemedi”, bunları “akledemedi” diyelim, peki “Doğan Medya Yayın İlkeleri”ne olsun bakmak aklına gelmedi mi?..

Çünkü, o “temel ilke”lerde deniliyor ki;

¥ “Yayınlarda hiç kimse ırkı, cinsiyeti, sosyal düzeyi veya ilişkisi, dinî inançları, fiziki kusurları veya yaşı nedeniyle aşağılanamaz ve kınanamaz.

¥ Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlâk anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı yayın yapılamaz.

¥ Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadeler kullanılamaz.

¥ Kişilerin özel yaşamı, -ilgilinin açık veya kapalı rızası olduğu anlamına gelen yaşam şekli veya kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında- yayınlara konu edilemez.

¥ Kamu yararı olmadıkça, gizli kamera kullanmak, gizlice ses kaydı yapmak, özel mülke izinsiz girmek gibi, ilgilinin kişilik haklarına saldırı sayılabilecek yöntemlerle haber üretilemez.

¥ Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz.

¥ Haber kaynağının -kamuoyunu yanıltmayı amaçladığı haller hariç- gizliliğine azami saygı ve titizlik gösterilir.”

Peki, sorarım size;

Gülden Aydın’ın 23 Nisan 2006 tarihli “haber”inde ve dün yaptığı “açıklama”da, bu “ilke”lerden hangisine uygunluk vardır?..

26 Nisan 2006 tarihli haberinde, “dinî inançları”ndan dolayı kişiler küçük düşürülmüş, aşağılanmış ve “din” duyguları rencide edilmiş değil midir?..

Dünkü açıklamasında da;

“Bana ne?” demektedir; “Bana ne, ben haberin doğruluğuna bakarım, kaynağına değil!”

Beyoğlu’nda, T.G. de öyle yapmıştı;

“Paranın kaynağına” bakmamıştı!..

“500 lira”ya bakmış ve tetiği çekmişti!..

Öyle ya; nasıl olsa para da “sahte” değildi!..

T.G.’yi kullananlar, onun “para şehveti”nden yararlanmışlardı... Gülden Aydın da, herhalde “haber şehveti”ne kapıldı ki; o haberi yaptı!..

Hem de, önünü-arkasını düşünmeden!..

O FOTOĞRAFI ÇEKTİREN LEVENT ERSÖZ!

Neyse, biz gelelim Kenan Kıran’ın haberinin “iftira” olup olmadığına...

Dediğim gibi; Kenan Kıran, o haberi, “Ergenekon Terör Örgütü İddianamesi”ne dayanarak yaptı.

“İddianame”nin 218. ve 222. sayfaları arasında, “Gizli Tanık Ahmet Faruk’un ifadesi” şu şekilde yer alıyor:

“Hürriyet’te yayınlanan fotoğrafı ben çektim...

O fotoğraf birkaç yıl sonra Hürriyet’e sızdırıldı!”

Biraz daha açalım:

4 Ekim 2003 tarihinde “AK Partili milletvekilleri”nin, “bir camide namaz kılarken gizlice çekilen” fotoğrafları, ne hikmetse ve hangi “kamu yararı” varsa, tam “3 sene sonra” yani 23 Nisan 2006’da, Gülden Aydın imzasıyla Hürriyet’te yayınlanıyor!..

Peki, gizli tanık Ahmet Faruk bu fotoğrafları “kimin emriyle” ve “ne amaçla” çekmiş?..

İfadesinde diyor ki;

“Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz Paşa bana Mustafa Sungur’u medyada bitirme talimatı verdi.

Öncelikle Mustafa Sungur medyada çok yer alacak, ismi çok geçip medyatik hale getirilecek, daha sonra hakkında iddiaları ortaya çıkartıp işi bitirilecekti.

Doğun Grubu ile bir oluşum yaptıklarını, 3-4 paşanın önlerini tıkayacağını söylüyordu.

Ben Mustafa Sungur hakkında medyaya itiraf şeklinde mektuplar yazacaktım.

Mustafa Sungur’un erkek çocukları ile cinsel ilişkiye girdiğini belirterek onu küçük düşürecektik.

Bunların karşılığında Levent Paşa beni Hürriyet veya Doğan Grubu’nda başka bir yerde işe aldıracaktı.

Hürriyet’te kendilerine çalışan bir ekibin olduğunu söylüyordu. Bu konu ile ilgili talimatlarını bana 10 madde halinde yazdırdı. Bunlar benim ajandamda mevcuttur. Oradaki talimatlar cemaatlerin arasına nifak sokulacak, ortalık karıştırılacak, medya ile ilişkiye geçilecek, kitap yazılacak gibi notlardan ibarettir. Bunların büyük bir kısmını gerçekleştirdik.”

(...)

“Bu çalışma neticesinde Nurcu cemaatlere ait olduğunu tespit ettiğim tüm ev, işyeri, okul, dershane gibi yerleri belirledim.

Bunların fotoğraflarını çektim. Ayrıca bu gibi yerlerde kalan ve sık sık gelip giden şahısların görüntülerini kaydettim. Bunlarla ilgili özel bilgileri topladım. Hepsini Levent Ersöz’e getirdim ve bir dosya yaptım.”

SADECE HABER ŞEHVETİ Mİ?

İşte o dosya, “3 yıl ara”dan sonra, her nasıl olmuşsa olmuş, Hürriyet’e sızdırılmış!..

Gülden Aydın da; önüne-arkasına bakmadan, kimin hangi amaçla servis yaptığını düşünmeden, herhalde “haber şehveti”yle balıklama atlamış sızdırılan dosyaya!

Patlatmış haberini;

“3 AKP milletvekilinin 2003 Ekim’inde Ankara Beştepe Hacıbayram Mescidi’nde, Nur Cemaati’nin liderlerinden Mustafa Sungur’la çekilen görüntüleri bir istihbarat raporuna yansıdı. Raporun, AKP’den bir süre önce Anavatan’a geçen Yozgat Milletvekili Mehmet Erdemir’in video görüntüsünün yer aldığı sayfasında ‘04 Ekim 2003 günü. Beştepe Hacıbayram Mescidi’nde Nurcu Mustafa Sungur Grubu’nun sohbet toplantısında elde edilen görüntü’ ibaresi dikkat çekiyor.

AKP Çorum Milletvekili, İçişleri Komisyonu Üyesi Ali Yüksel Kavuştu ile Ardahan Milletvekili, Dilekçe Komisyonu Sözcüsü Kenan Altun’un görüntülerinin yer aldığı sayfalardan birinde ise şöyle yazıyor: ‘11 Ekim 2003, Berat Kandili gecesi Beştepe Hacıbayram Mescidi. AKP milletvekilleri A. Yüksel Kavuştu, Kenan Altun ve Mustafa Sungur’un sohbet görüntüsü.’ AKP milletvekilleri Kavuştu ve Altun’a istihbarat raporundaki fotoğrafları gösterdik. Kendilerini teşhis edip raporda belirtilen tarihte mescitte olduklarını doğruladılar.”

Haberi okuduğunuza göre, şimdi geri dönün ve “Doğan Medya İlkeleri”ne bir bakın!.. Bu haber, o ilkelerin neresine uygun?.. Tabiî, o ilkeler, “dostlar alışverişte görsün” kabilinden ilkeler değilse!..

Söyleyin Allah aşkına;

“Bu görüntülerin 3 yıl sonra yayınlanmasının sebebi nedir?.. Diyanet’in kontrolündeki bir camide namaz kılmanın neresi sakıncalıdır?.. Ne yani, bir milletvekili meyhaneye gidebilir de, mescide gidemez mi?.. Bu haber, vekilleri damgalamak veya bir yerlere gammazlamak amacıyla yap-tı-rıl-ma-dıysa, niye yaptırıldı?..

Gülden Aydın, buna niye alet oldu?..”

Bu haberi yapmada; “Ergenekon Terör Örgütü sanığı Doğu Perinçek’e duyduğu derin muhabbet”in bir rolü olmuş olabilir mi acaba?..

İFTİRA ATMADIK, DEŞİFRE ETTİK!

Şimdi kalkmış, “işte haber kaynağım” deyip; Polis Akademisi Öğretim Üyesi ve Taraf yazarı Önder Aytaç’ın ismini veriyor olabilir...

Levent Ersöz’ün hazırlattığı “fişleme” dosyası, bir şekilde Önder Aytaç’ın eline geçmiş olabilir!.. Gülden Aydın da oradan haber yapmış olabilir!..

Peki, Vakit ne yaptı? Vakit’in yaptığı, “kaynağın da kaynağını açıklamak”tan ibarettir!..

Bunu yaparken de kimseye “iftira” atmadık!..

Sadece, “ilişkileri deşifre” ettik!..

Gülden Aydın, 2006’daki haberi “AK Partililere iftira atmak” amacıyla yaptıysa, o başka!..

Mesele, “bilerek” mi yaptı, “istemeden” mi?

Keşke onu da açıklasaydı!..

 

 

Öcalan Soruşturma Komisyonu

Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu’nun “teklif”inden yola çıkarak kaleme aldığım, “Türkiye, artık PKK gerçeği ile yüzleşmelidir” başlıklı dünkü yazım, geniş yankı buldu.

Telefon, faks ve elektronik posta ile mesaj gönderen okuyucularım, “Öcalan Soruşturma Komisyonu”nun bir an önce kurulmasını ve hatta bu çalışmaya “Vakit’in öncülük etmesini” istiyor ve diyorlar ki; “Vakit, bir telefon ve faks numarası verip, ihbar ve belge hattı kursun...”

Okurlarımın hassasiyetini anlıyorum... Ancak, sayın Orakoğlu’nun kurulmasını istediği komisyon, bir hazırlık veya araştırma komisyonu değil, “soruşturma” komisyonudur!..

Çünkü bu komisyon “yargı” yetkisinde olacaktır!.. Yani, aynı zamanda “suçlu” bulduğu kişileri “yargı”ya gönderecektir!..

Vakit’in ise; böyle bir yetkisi, misyonu ve görevi yoktur...

Biz, bu “hassasiyet”leri ilgililere aktarmakla yükümlüyüz.

Umarız, böyle bir komisyon, acilen kurulur ve “PKK ile Ergenekon ve diğer mahfillerin kirli ilişkileri”ni tek tek ortaya döker!..

Aksi halde “demokrasi” de kalmaz, “istikrar” da!..

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT