’Gücün ve gücetapar’ların çekim alanından uzak olmak dikkatiyle..

15.06.2011 00:11

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

12 Haziran seçimlerinin sonuçları dünya çapında tartışılıyor..

Tayyîb Erdoğan, üçünçü bir dönem için ve halk desteğini daha bir arttırarak ve seçmenlerin yarısının oyunun alarak kazanması münasebetiyle, bu gibi zaferlere açlık besleyenler nezdinde hayranlıkla izleniyor, alkışlanıyor.. Çünkü, iki devre iktidarda kaldıktan sonra, üçünçü bir kez, hem de ’oy’unu arttırarak tekrar seçilebilmek, iktidar değişikliklerinin halk rey ve desteğiyle yapıldığı ülkelerde kolay rastlanan bir durum değildir, dünya siyasetinde.. Nitekim, bu seçim sonuçlarının dünya kamuoyunda, son iki gündür yapılan yorumlarda şaşırtıcı bir netice olarak ele alındığı görülüyor..

Böyle bir zafer ânı, kazanan için gerçekte güçlü değil, en zayıf olduğu ândır..

Güç ve iktidar patlamalarının böylesi ânlarındaki etkisini idrak dikkatine sahib olduğunu bildiğim Tayyîb Bey, umarım ki, o hassasiyetlerini yitirmemiştir..

Bu gibi zafer anlarında gücün etkisini, câzibesine kapılmamanın ne kadar çetin olduğu  unutulmamalı ve herkes,  ’Öyle bir durumda ben olsaydım, ne yapabilirdim?’ diye, şimdilerde ’empati’ denilen halet-i rûhiye sağlamasını yapmalıdır..

Bu arada, seçim öncesinde iktidara geleceği umulan kişilere-kadrolara verilen destek ile, iktidara gelindikten sonra ortaya çıkan destek arasındaki farkı da görmek gerekir.. İktidara gelinirken de menfaat umut ve hesabları vardır, ama, o bir kumar gibidir, gerçekleşmeyebilir de.. Ama, iktidara gelindikten sonra artık, ortada öyle bir ihtimal yoktur..

*

Kahraman iken hain olup tekrar kahramanlığa yükselişi..

Napolyon, 200 yıl önce bu günlerde, iktidardan uzaklaştırılıp bir adaya konulur..

O artık bir haindir, medyanın gözünde..

Ama, birgün, bulunduğu adadan bir kayıkla kaçar..

Paris gazeteleri hainin kaçtığını yazmakta sözbirliği ederler..

Ama, o da ne?

Napolyon, kendisini, bir tek kişiyi yakalamak için üzerine gönderilen 150 bin kişilik bir orduyu âdetâ sihirleyip emri altına almış ve ordunun başına geçip  Paris üzerine yürümeye başlamıştır.. Napolyon’un iki hafta kadar süren o yürüyüşü sırasında, gazetelerin dünlerde onu hain olarak niteleyen gazetelerin manşetleri görmeye değerdir..

Önce tedirginlik.. Sonra, yavaş yavaş alkış, övgü, yağcılık.. Ki, müthiş bir ibret belgesidir!

Derken.. Napolyon, Paris varoşlarına dayandığında, gazeteler neredeyse ağız birliği ederler:

-Kurtarıcımız yarın Paris’te!.

*

Zaferler böyledir..

Zafer kazandığından dolayı suçlanan, sorgulanan var mıdır?

Hattâ, hile ve entrika ile bile ele geçirilmiş olsalar bile, zaferleri sorgulamazlar..

Bu seçimlerle ilgili olarak, herhangi bir tahminde bulunmaktan hep kaçındım.. ’Aziz halkımızın ne yapacağı belli olmaz..’  diyerek, bir yenilgi olabileceği ihtimalini bile gözönüne almak gerektiğini yakın çevreme hep söylemişimdir..

Ama, seçim sonrasındaki alkışçılara katılmamak için, seçim öncesinde, Tayyîb Erdoğan’ın kazanmasını temenni ettiğimi açıkça belirtmişimdir; her ne kadar kendim oy vermek durumunda olmasam bile... Ve dahası, hattâ yüzde 50’nin üzerinde 1 oy bile olsa, bir fazlalık olması şeklinde temennim de oldu..

Henüz kesin resmî rakamlar açıklanmamış ise de, yüzde 49,9’a ulaşılmış bulunuluyor..

Hayırlı olsun..

Tayyîb Bey’in seçim akşamı yaptığı konuşmada, kampanya sırasında kırmış olduklarından ’helallik’  istemesi güzeldi. Ama, Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, bu, Başbakan’ın kampanya sırasında kırıcı sözler ettiğinin de bir itirafıdır.. Ne var ki, Tayyîb Bey, yine de, böyle bir talebi dile getirebiliyor.. Kılıçdaroğlu onu da yapamıyor.  Kendisinin onca hakaret sözlerinin hatırlanmadığını düşünüyor olmalı.. (Kaldı ki, Tayyîb Erdoğan, seçimden bir gün önce, NTV’deki bir proğramda, ’Ben hakaret etmem; ancaaak hakaret edilirse, aynısıyla sertlikte karşılık veririm..’ diyebilmiştir.. Rakibleri ise, böyle bir itirafda bile bulunmuyorlar.. ) 

Herşeye rağmen, sonunda helallik dilenmek veya tevbe etmek ümidiyle hata ve günah işlemektense, hiç hakaret etmemek, çirkinlik ve günahlardan uzak durmaya çalışılmalıdır.

’Sıfır hata’ bir hatasızlık gerçekleştirilemez elbette, ama, yine de ideal kabul edilmelidir. 

*

Halk kitlelerinin alkışları kadar, idâm taleblerine de hazır olmak..

Mustafa Kemal, 1919’da çıktığı İstanbul’a, saltanatı lağvedip Ankara’yı başkent seçen yeni bir rejim kurduğu için ancak 8 sene sonra dönebilmişti; İstanbul halkının saltanat geleneğine ve Saray’a bağlılığının olumsuz tepkilerinden endişe ettiğinden..

Ama, Haydarpaşa’dan motora binip Dolmabahçe’ye doğru geçerken, sahilde yüzbinler kendisini çılgın sevgi gösterileriyle selamlarlar, ’Yaşa, Gaazi Paşa!..’ diye..

Hamdullah Subhî de yanındadır, M. Kemal’in..

’-Heyecanlı mısınız, paşam?’ der, M. Kemal’e..

O da, onun elini kendi kalbinin üzerine getirir ve,

’-Bak bakalım, orada var mı bir şey..’  der..

O da, bakar ve paşasının kalbinin sâkin sâkin attığını hisseder..

M. Kemal der ki:

’-Hamdullah Subhî, bugün bizi burada çılgın şekilde alkışlayan, istikbalimize koşan bu kalabalıkların, yarınlarda bizi dârağacında sallandırmak için de aynı heyecanla meydanlara gelebileceğini unutmamak gerekir..’

Bu ilginç ve de doğru bir tesbittir..

Hele de güç/iktidar oyunlarına, siyasete katılanlar bu sahnede her ihtimale hazır olmalılar..

Ama, bu durum, o iktidar oyununa katılanları, herkesken korkuya kapılan ve bunun için de herkesi bertaraf etmeye yönelten bir ’paranoid’  görüntüsüne de düşürebilir..

Nitekim, muşarunileyh (işaret olunan kişi) kendi devr-i saltanatında bu duruma düşmüş ve kimseye göz açtırmayıp, en yakın silah arkadaşlarını bile doğramıştır.

Ama, bu ona ne kazandırmıştır?

Belki, kendisinin gücünden ve kurduğu yönetimin imkanlarından geçinenler onu ilkel ve komik bir kanunla hâlâ da tartışılamaz bir durumda tutmaktadırlar; ama, bu durum, halkına ismi, resmi, büstü, heykelleri ve diğer hâtırâları zorla dayatılan ve korkuyla anılan bir acı/ buruk tablo oluşturmaktan başka neye yaramıştır?

Yeri gelmişken hatırlayalım ki, Almanya’da Adolf Hitler de, benzer bir muameleye tâbi tutulmaktadır.. Bir farkla ki, M. Kemal’in yerilmesi yasaklanıp, zorla sevdirilmeye çalışılırken; Hitler’in ise, övülmesi yasaktır ve zorla nefret ettirilmeye çalışılmaktadır. Demek oluyor ki, tersinden bir benzerlik.. İsimleri üzerindeki kanunî ipotekler kaldırılacak olsa, tablo tersine dönebilecek...

Belki, halk kitlelerinin, zamanla, ’olan olmuş, geçen geçmiştir..’ deyip durumu kabullenecektir diye hesab ediliyor herhalde. Nitekim, geçtiğimiz yıllarda Rus halkı arasında yapılan bir ankette, ’en sevilen rus lideri’nin Stalin olduğu ortaya çıkmıştı, yüzde 56’larla..

Stalin’in, Korkunç İvandan da daha acımasız birisi olduğu hatırlatıldığında ise, aynı kitleler, ’Evet, o çok kan dökmüş, çok korkunç cinayetler işlemişti, ama, bize bir büyük ve güçlü dünya devleti de bırakmıştı..’ demişler ve eklemişlerdi: ’Hem, o öldürülenler, öldürülmemiş olsalardı, şimdi yine de ölmüş olmayacaklar mıydı?’

Halk kitlelerinin değer yargıları veya yargılama ölçüleri böyledir.. Bir rüzgâr ile gelir, bir başka ters rüzgâr ile de herşey alabora olabilir..

Menderes de, Başbakan olarak, Kıbrıs Buhranı’nı çözmek için bir andlaşma üzere 1959 Şubatı’nda gittiği Londra yakınlarında, uçağı düşünce, 15 kadar Bakan, parlamenter ve yüksek bürokratlar ölürken, Adnan Bey yaralı olarak hayatta kalmış ve 1 ay kadar süren tedavi sonrası dönüşü, öylesine muhteşem olmuştu ki, bir ’kahraman’dan öteye, ’veliyullah’ nitelemeleriyle karşılanmıştı. Sadece İstanbul’daki karşılanışında bile10 kadar insan izdihamdan can vermiş, trenle Ankara’ya gelirken, tren yol boylarında sık sık durdurulup yüzlerce kurban kesilmiş ve onbinlerin hazır olduğu Ankara Garı’ndaki karşılamada ise, en başta da dönemin Muhalefet Lideri İsmet Paşa da hazır bulunmuştu..

Adnan Menderes o zaman ölseydi, belki de son dönemlerin en büyük devlet adamlarından birisi olarak sevgiyle anılacaktı..

Ama, kaderin ağını başka türlü ördüğü bilinemezdi, elbette..

Nitekim, 15 ay sonra ise, aynı Menderes 27 Mayıs 1960 gecesi, bir askerî darbe ile devrilip, korkunç yalanlarla ve de bazı haram ilişkileriyle de lekelenip, idâm sehpâsına götürülürken, kimseciklerin etkili bir itiraz sesi yükselememişti..

*

Zafere veya güce tapanların çılgınlıklarını, sadece iktidar kavgalarında değil, sportif karşılaşmalarda bile görmüyor muyuz?

Evet, iktidar oyununda, her ihtimali göze almak gerekir.. Bu yüzdendir ki, Tayyîb Erdoğan iktidara ilk geldiği günlerde, bir makalemde, ’iktidar koltuğundan önce dârağacını  göze alamayanların, milletin istediği tarzda verimli olamıyacağı’  hatırlatılmıştı.. Ki, onun en azından bu konuda, tarafdarlarını büyük bir hayal kırıklığına uğratmadığını düşünüyorum..

Haa, yapması gerekenleri yapabilmiş midir?

Onun, girdiği bu kanlı ve korkunç iktidar labirentinde, kendisinden beklenenleri veremediğini söyleyenler olsa bile; başardıklarının, ’kemalist-laik-oligarşik diktatörlük’ sistemi içinde yine de kendisinden beklenenlerin üstünde olduğunu düşünenler de vardır; bu satırların sahibi gibi.. (’Hayırlı işlerde Allah yardımcısı olsun!’ duamı tekrarlıyayım..)

*

Tayyîb Erdoğan’ın seçimi kazanması, tabiatiyle hele de etkisi ve gücü giderek daha bir yükselen bir lider  olması hasebiyle, dünyada daha bir ilgi uyandırdı..

Dünyanın başka yerlerindeki kendimize yakın olanların kazanmasına nasıl ki seviniyorsak, dünyadan da bazıları sevindiler, bazıları da üzüldüler..

Hele de ’Birinci Dünya Savaşı’ sonrasından beri emperyalist güçlerce zincire vurulmuş bir halkın yaptığı tercihler, yine de, sadece ülke içinde değil, diğer müslüman coğrafyalarında da sevinçle karşılandı..

Nitekim, dünyanın her bir yanından şahsî dostlarımızın veya bazı muteber haber kaynaklarının bildirdiğine göre, Bosna’da, Sararbosna’nın Başçarşiya’sında, Husrevbeg Camii’nin avlusunda, Mostar’da, Priştina’da, Prizren’de, Kalkandelen’de, Tiran’da bu seçim zaferi üzerine insanlara lokum ve baklava ikram edenler; Filistin şehirlerinde, hele de Gazze’de ’Allah’u Ekber!’ diye sevinç gösterileri yapanlar,  Kırım’da, Azerbaycan’da özellikle Gence ve Nardere’de;  Irak’da Kerkuk ve  Erbil’de, Kahire’de, Bingazi’de, Malezya- Kualalumpur’da, Jakarta’da, Batı Avrupa’da, hele de Almanya’nın muhtelif şehirlerinde; Viyana’da, Paris’te, Lion’da, Bruksel’de Amsterdam’da, Roterdam’da, onbinlerce ’müslüman insan’ı sevince garkeden sahneler..

Bunlar, bizim beklediğimizden öteye ve belki önemi fazla büyütülmüş bir zafer diye  niteleyebileceğimiz, ama, ezilmiş müslüman halkların dünya sahnesine daha tutarlı ve dik duruşlu bir lider çıkması yönündeki beklentilerine bir küçük cevab olabileceği ümidiyle gerçekleşiyordu..

Bunu o sadece onlar değil, Tayyîb Bey de hissetmişçesine, seçim akşamı yaptığı konuşmasında, bütün o coğrafyalardaki insanlara da hitab etmmişti.. Ve bu durum, dünyadaki nice siyasî gözlemci ve yorumcunun da dikkatinden kaçmadı; ’güçlendikçe, Osmanlı’nın egemen olduğu coğrafyalardaki hayali daha bir canlanıyor..’ gibi tedirginlik dolu yorumlar yazılıp çizildi..

Bu dışa yansıyan heyecanlı sahneler elbette, bu seçimi yapan düzenin sağlıklı ve meşrû’ olduğunu göstermez.. Ama, müslüman halkımızın Tayyîb Erdoğan’a verdiği bu destek,  sadece onun yaptığı kamu hizmetleriyle izah edilemez; onun İslamî kimliğine, en azından mevcud durum itibariyle, duyulan güven dolayısiyledir..

Bu seçim sonucuna, siyonist İsrail rejiminin çok şaşırmadığı söylenebilir.. Çünkü, hem genelde beklenen bir neticeydi;  hem de Tayyîb Erdoğan’ın bir heyecan adamı olduğu kadar, bir tedbir ve temkin adamı olduğunu da biliyorlar.. Ayrıca onu kuşatan ve temelleri 1923’de Lozan’da atılan kemalist -laik rejimin kurumlarının diktatoryal yapısının ve NATO’nun ve emperyalist güç odaklarının diğer tedbir ve tuzaklarının da her an devreye girebileceğine olan güvenleri de henüz sarsılabilmiş değil..

*

Kılıçdaroğlu, mizahî başarı iddialarıyla kendisini kurtarabilecek mi?

Tablonun biraz da başka yönlerine bakalım..

M. Kemal’in, ’Cumhurbaşkanlığı’ndan vazgeçebilirim, ama, onun başkanlığından asla..’ dediği ve ’kemalist-laik rejim’in anaç partisi, CHP ise, 80 küsur yıllık geçmişine, kadrolarına, elindeki gizli-açık devlet imkanlarına ve seçim öncesinde M. Sarıgül ve Rahşan Ecevit desteğine ve Kılıçdaroğlu’nun basit halk kesimlerini kandırabilecek yaldızlı seçim vaadlerine rağmen, yüzde 26’da kalmıştır..

Bu seçim, her ne kadar ’yeni’ diye gösterilmeye çalışılsa bile, nasıl bir yeni olduğunu müslüman halkımızın iyi bildiği CHP açısından, bilinenin tekrarıdır.. Kemalist -laik rejim ve onun resmî ideolojisinin bu ülkedeki kemikleşmiş halk desteğinin üst sınırlarını aşağı-yukarı göstermektedir, bu rakamlar.. Ama, hem Kılıçdaroğlu, ve hem de başyardımcısı Gürsel Tekin,  tv. ekranlarından, defalarca, ’yüzde 40, yüzde 30 altında kalırsak, bunu başarısızlık sayar, istifa ederiz..’ dediği halde, bugün, her ikisinin de başarıdan sözetmeleri, bir cadı kazanına dönen CHP içindeki fırtınada kellelerini nasıl kurtarabileceklerinin korkulu manevralarını yansıtıyor..

*

MHP’nin ise,  seçim öncesinde, Bahçeli’nin en yakınındaki 10 ünlü yardımcısının müstehcen ve haram ilişkilerine dair kasetlerle karşılaşmasına ve onların istifa etmek zorunda kalmalarına ve  Bahçeli gibi zayıf bir lider’e sahib olmasına rağmen, yüzde 13 oy alabilmesi şaşırtıcıdır.. Çünkü, bu partinin halk kesimleri, genelde türklükle müslümanlığı iç-içe sanan ve mütedeyyin kesimlerden oluşuyordu.. Bu kitlelerin, ortaya çıkan o kirli ve haram ilişkilere dair kaset furyasından sonra olsun, MHP’ye bu kadar destek vermemesi beklenirdi.. Ama, gerek Baykal’ın ve gerekse bu MHP’li lider kadrosunun sözkonusu müstehcen ve haram ilişkilerine dair kasetlerin siyaset meydanında o kadar etkili olmadığı görülmektedir..

Elbette bu çirkinliklerin sergilenmesi de ayrı bir çirkinlik idi, ama, bu durum, o kişilerin o haram ilişkilere zorla sürüklendiğini göstermez, tabiatiyle.. Nitekim, bizzat o kişiler de bu haram ilişkileri reddedemediğine göre, tarafdarlarının ahlâkî tepkisinin daha sert olması gerekmez miydi?

Kaldı ki, IMF  (Uluslararası Para Fonu) Başkanı Dominique Strauss-Kahn ve benzerleri bile bu gibi zaaflar yüzünden,  bulundukları mevkılerden  ayrılmaak zorunda bırakılırken.. Bizim toplumumuzdaki bazı siyasî partilerin tarafdarlarının bu konuya bu kadar vurdumduymaz kalması şaşırtıcı değil midir? Ve açıktır ki, eğer iktidar partisinin değil 10 Genel Başkan Yardımcısı’nın, bir -iki önde gelen isminin bu gibi haram ilişkileri ve kirli çamaşırları ortaya dökülseydi, o zaman seçim meydanlarında bunun nasıl işlendiği ve sonuçlarda ne kadar etkili olduğu görülürdü..

*

’Bağımsızlar’ın müthiş örgütlenmesi neler getirecektir?

Seçimin en ilginç gelişmelerinden birisi ise, muhakkak ki 36 bağımsız adayın Meclis’e gelebilmiş olmasıdır..

Ki, bağımsızların Meclis’e girebilmeleri bizde çok zor idi,  pek kolay olmuyordu.. 

En meşhur örnek olarak, 1969’da, Necmeddin Erbakan’ın, AP’den veto edilince, Konya’dan bağımsız olarak seçimlere girmesi, kazanması ve siyasî hayatımızı etkilemesi zikredilebilir.

Ondan sonra da, özellikle güçlü aşiret ilişkilerinin olduğu yörelerde bazı bağımsız adaylar seçilmiş idiyse de, bu her zaman olmuyordu..

Nitekim, bu kez, Urfa’dan yüzbinlerce üyesi olduğu söylenen aşiretlerin  şeyh ve ağalarına adaylık imkanı vermediği için, Tayyîb Erdoğan’ın büyük bir yenilgi alacağı söylenirken; tersi oldu, o aşiret ilişkilerinin çöktüğü görüldü..  Ve, Urfa’dan 10 m.vekilini AK Parti aldı..

2’sini ise, BDP’nin desteklediği adaylar..

Yani, eski aşiret ilişkileri çökertilmiştir.. Ama, yeni aşiret ilişkileri, türk veya kürd etnisitesine dayanmak adına ortaya çıkan yeni bir kabile anlayışının yarıştırması şeklinde yeniden tezgahlanmaya çalışılıyor..

Ruanda’da 1995’lerde,  Tutsi ve Hutu kabileleri arasında meydana gelen kabile kavgalarında, bir iki hafta içinde, 850 binden fazla insan öldürülmüştü.. Milyonlarca üyesi olan bu kabilelerin boğuşması, ne kadar komik idiyse ve bizim ilgimizi çekmediyse; şimdi, ülkemizde yükseltilmek istenen türkçü ve kürdçü heyecanın ve sapkınlığın ileride bir ’türk ve kürd’  kabileleri arasında bir boğuşma tezgahlanacak olsa, o da, başka dünyaların ilgisini o kadar çeker.. Sadece, şeytanî güç odakları kendi menfaatlerini arttırmaya, garanti altına almaya çalışırlar..

Ülkenin okuma-yazma seviyesi en düşük denilen kesiminde bile, BDP’nin bağımsız adaylarının, çalıyı dolanmak için başka kanunî imkanlara başvurarak, bağımsız adaylık mekanimasını bu kadar mükemmel organize etmiş olmaları, alkışlanacak bir durum.

Evet, 36 aday birden gönderilebilmiştir, Meclis’e..

En katı apoist-marksist laik kürdçülerin hâkim olduğu bu 36 kişi içinde, en katı eski marksistler ve  türkçü müslüman tiplerini hatırlatacak şekilde kürd/ müslüman ve de kürdçü/ müslüman tipler ve bir de suryanî hristiyan bulunmaktadır.. Bunlar yarınlarda BDP saflarında birarada ne kadar barınabilecek ve birbirlerini ne kadar etkileyecekler, göreceğiz..

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim