Gücün hukuku ve küresel demokrasi

08.06.2010 05:28

Ümit Kardaş

Kennedy döneminin danışmanlarından Arthur Schlesinger Jr. Irak'a yönelik saldırının gerisindeki Bush Doktrini'ni "ABD'nin dış politikasında ölümcül bir değişim" olarak nitelemiştir.

Kuşkusuz bu değerlendirmenin önemli gerekçeleri bulunmaktadır. Savaşı politika aracı olarak meşru gören anlayış I. Dünya Savaşı'ndan sonra terk edilmiştir. Paris Misakı olarak bilinen 27 Ağustos 1928 tarihli Kellog-Briand Paktı ile savaş milli siyasetin bir aracı olmaktan çıkarılmış, tüm saldırı savaşları yasaklanmıştır. Nitekim bu Misak'a aykırı hareketler Nürnberg Mahkemesi'nde suç sayılmıştır. 24 Ekim 1945'te yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Antlaşması ile bu yasak pekiştirilmiştir. Oysa Bush Doktrini bu yasağı kabul etmemiş, savaş açmanın ve saldırının Amerika'nın yeni dünya politikasının bir aracı olduğunu açıkça savunmuştur. Bush Doktrini bu yasağın ihlali dışında "önleyici savaş" ilkesini getirmiştir. Nürnberg Mahkemesi'nde önleyici savaş "ani, ezici, başka bir seçeneğe ve düşünceye zaman bırakmayan bir meşru müdafaa zorunluluğu" olarak tanımlanmıştır. ABD'nin Irak işgali bu tanıma uymadığı gibi, BM Güvenlik Meclisi'nin barışı tehdit eden yeterince ağır bir durumun doğduğu yönünde bir kararı da bulunmamaktadır. Bu durumda ABD'nin tek yanlı olarak savaş açma hakkını savunması ve eyleme geçmesi evrensel hukukun çiğnenmesi demektir. Colin Powell, BM'de ABD'nin askerî eyleme geçmesinin, ABD'nin egemenlik hakkı olduğunu söyleyebilmiştir. Ancak ABD'nin hukuksuz davranmasından daha çok tehlikelisi, tek yanlı olarak "hukuku tanımlama, belirleme, oluşturma" girişiminde bulunmasıdır.

SAVAŞA KARŞI HUKUKU CANLANDIRMANIN YÖNTEMİ

Amerikan imparatorluğu, kendi çıkarları için mutlak güvenliğe dayalı yeni bir dünya düzeni oluşturmaya çalışırken, eylemleriyle sadece hukuksuzluğu meşrulaştırmamakta, daha da ileri giderek kendi tek yanlı iradesine dayanan, "önleyici savaş normu" gibi hukuk normları oluşturma girişiminde bulunmaktadır. Bu doktrin gezegene hükmedecek olan hukukun bir imparatorluk hukuku (Lex Amerikana) olmasını öngörmektedir. İmparatorluk hukuku "bir küresel gücün tek yanlı bir tutumla oluşturduğu ve dayattığı, gayrimeşru ve hesap vermeyen" bir yönetimi işaret etmektedir. Bu anlayışla ABD, hukuku kendi iradesinin bir türevi olarak görmektedir. ABD'nin silahlarını dayatarak, kendince sorunlu saydığı ülkeleri askerî şiddet ve dünyaya yayılmış bir toplama kampları zinciri yoluyla yönetmesi söz konusudur. (Guantanamo, Ebu Garip, Kandahar) Bu yerler evrensel insani ve hukuki değerlerin mezarlığı olmuştur. Obama'nın seçilmeden önce gösterdiği hedeflerin gerçekleşmesi konusunda iyimserlikten uzaklaşılmaktadır. Güce dayalı imparatorluk hukuku Obama'yı da bu hukukla yaşamaya zorlamaktadır.

İmparatorluk hukuku Jürgen Habermas'ın deyişiyle "ateş ve kılıçla" yerleştirilmeye çalışılmaktadır. İşlenen insanlık suçlarının gerisinde yatan "imparatorluk hukukuna" ve "küresel siyasetin ahlak dışılığına" karşı nasıl mücadele edilecektir? Ius contra bellum'u (savaşa karşı hukuku) canlandırmak ve orman yasaları yerine, hukuka dayalı yasaları getirmenin yol ve yöntemi nasıl olmalıdır?

Sorun ABD'nin sadece hukuk kurallarına karşı gelmesi değil, bunun ötesinde hukukun meşruiyetini oluşturan temel değerleri yok etmesidir. Nitekim İsrail de Ortadoğu'da kendi hukukunu şiddet kullanarak egemen kılmış, varlığını barış ekseninde hukuki güvence altına almak yerine gücün çıkarlarıyla bütünleşerek şiddete dayalı gücün hukukunu taşıyıcı politikalar uygulamıştır. Hatta zaman zaman ABD, İsrail'in kendisine uyguladığı şiddetin hesabını soramamış, İsrail, ABD politikalarının oluşmasında etkili olabilmiştir. İsrail'in öteden beri yürüttüğü operasyonların nasıl bir hukuk ve insan dışılığı barındırdığı ortadadır. Bir ülkenin merkezi siyasi sorumlularından yerel sorumlularına kadar birçok seçilmiş insanını hukuki ve ahlaki hiçbir dayanağı olmadan esir eden aşağılayıcı bir şiddete, işgal ettiği topraklardaki insanları abluka altına alıp onları dünyadan tecrit eden ve BM'nin ablukanın kaldırılması kararlarını uygulamayan bir zorbalığa ve uluslararası sularda gemi basıp, sivilleri öldüren bir haydutluğa karşı tepkisiz kalan bir dünya, hak edilmiş bir yer olamaz. Ortadoğu'da bugün bir insanlık krizi yaşanmaktadır. Bu insanlık krizinin ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, dinî boyutları bulunmaktadır. Bu kriz, "tahakkümcü barış" siyasetlerinin dayatmalarını beraberinde getirmektedir. Irak'ta, Afganistan'da, Filistin'de yaşananlar bunu göstermektedir. Pax Amerikana destekli barış süreci halkların iradesiyle çatışmaktadır. Terör kavramı temelinde her türlü şeytanlaştırma girişimine alkış tutan, tahakkümcü özgürlük ve hak sınırları çizen, demokrasi ve hukuk tanımayan bir anlayış ve uygulama ile kalıcı bir barışa katkıda bulunulamaz.

Bu tablo karşısında alternatif bir dünya görüşünü nasıl tasarlayabiliriz? İnsani bir uygarlığı amaçlarken, buna uygun yeni bir hukuk anlayışını nasıl evrenselleştirebiliriz? Bugünkü cehennemi yaratanların değerlerini, gücün öne çıkmasına dayanan evrenselleştirmeyi reddederken, keşfetmemiz gereken uygarlıklar, kültürler ve değerlerden nasıl yararlanabiliriz? Siyasetin ve siyasetçinin, hukukun ve hukukçunun, bilimin ve bilim insanının dışlandığı, entelektüellerin sözünün değer bulmadığı bir gezegende demokratik mücadele hangi zeminde, nasıl yürütülebilir?

Küresel Kozmopolit demokrasi

İtalyan Ulusal Araştırma Kliniği'nde araştırmacı olarak görev yapan Daniel Archibugi, kozmopolit demokrasinin esas amacının dünya toplumunda yurttaşların, kurumsal planda devletlere paralel bir ses çıkarmalarını sağlamak olduğunu söylemektedir. Kozmopolit terimi, yurttaşların nerede yaşarlarsa yaşasınlar hem kendi hükümetleriyle paralel olarak, hem de onlardan bağımsız biçimde seslerini duyurdukları, uluslararası olaylara müdahil oldukları ve siyasal olarak temsil edildikleri bir siyasal örgütlenme modelini işaret etmektedir. Bu tanıma göre demokrasi rehber kuralların yanı sıra siyasal süreçlere halk katılımını yaygınlaştırmayı içeren demokratik değerlerin izlenmesidir.

Soğuk Savaş döneminde ABD ve SSCB uluslararası olayları belirlerken, çoğu devlet gözlemci durumuna itilmiştir. Bu dönem bittikten sonra oluşan yeni durumda ABD tahakkümcü güç olarak BM'yi istediği doğrultuda kullanmış, hatta Irak'ın işgalinde devre dışı bırakmıştır. Ulusal egemenlikler güçlü olanlarca sınırlanmıştır. Kozmopolit demokraside ise ulusal egemenlik demokratik kamuoyunun doğrudan müdahalesiyle sınırlanacaktır. Princeton Üniversitesi profesörlerinden Richard Falk'un deyişiyle bu kamuoyu "olgunlaşmakta olan küresel sivil toplum''dur.

Ulusal sivil toplumlarla kamusal bağların gelişmesi hem uluslararası toplumda hem de ülkelerde demokratik işleyişi güçlendirecektir. Gezegende yaşayanlara, yaşadıkları sınırların ötesinde ve ulusal hükümetlerden bağımsız siyasi temsil hakkı verilmeli ve bunun için de bir dünya yurttaşlık hakları kavramı geliştirilmelidir. Yurttaş hem tarihsel ve kültürel değerlerini paylaştığı bir devletin hem de gezegenin tümünde yerleşik olanların haklarının savunulduğu ve bu hakların kullanıldığı bir rejimin yurttaşı olacaktır. Bunu sağlayabilmek için BM rejiminin küresel kozmopolit demokrasiye yönelik olarak yeniden tasarlanması gerekmektedir.

Savaşın galipleri Amerika, İngiltere, Rusya, Fransa ve Çin'i de yanlarına alarak BM Güvenlik Meclis'inde 5 sürekli üye olarak yer edinmişlerdir. Bu meclis, usul meseleleri dışındaki sorunlarda sürekli 5 üyenin oyları dahil olmak üzere 9 üyenin olumlu oyuyla karar alabilmektedir. 14 üyenin birleştiği bir kararda bir sürekli üyenin muhalefeti, söz konusu kararın alınmasını engelleyebilmektedir. Hatta bir sorunun usul sorunu mu, yoksa esas sorunu mu olduğu meselesi tartışma konusu olabilmekte, sürekli üyelerden birinin muhalefeti durumunda söz konusu sorun gündeme dahi gelmeyebilmektedir. Bu Meclis'te karar alınabilmesi, 5 sürekli üyenin çatışan çıkarlarının dengelenmesiyle veya güçlü olan üyenin diğer üyeleri tehditle veya ödülle kendi çizgisine çekmesiyle olanaklı olabilmektedir. Söz konusu mecliste 5 ülkeye sürekli üyelik statüsü verilmesi antidemokratiktir. Üstelik söz konusu BM Antlaşması'yla Güvenlik Meclisi'ne verilen yetkiler düşünüldüğünde durum daha vahimleşmektedir. BM Antlaşması'nın 12. maddesine göre Güvenlik Meclisi bir uyuşmazlık veya herhangi bir durum karşısında antlaşmanın kendisine yüklediği görevleri yaptığı sürece Genel Kurul bu uyuşmazlık veya durum hakkında Güvenlik Meclisi istemedikçe hiçbir tavsiyede bulunamamaktadır. Yine antlaşmanın 24. maddesine göre üyeler, uluslararası barış ve güvenliğin korunması sorumluluğunu Güvenlik Meclisi'ne verdiklerini ve meclisin, bu sorumluluğun kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken kendi adlarına hareket ettiğini kabul etmektedirler. Bu görevlerin yapılmasında Güvenlik Meclisi BM amaç ve prensiplerine uygun olarak hareket edecek, meydana gelen uyuşmazlıkların barış yoluyla çözülmesinin yanında kuvvet kullanılması hususundaki yetkilerini de kullanacaktır. Güvenlik Meclisi'nin oluşumu, oylama usulleri ve yetkileri göz önüne alındığında BM'nin 5 sürekli üye tarafından yönetildiği açıktır. Bu yapılanmanın evrensel hukuka aykırı ve antidemokratik olduğu görülmektedir. Bunun dışında bu meclisin aldığı kararlar (mesela İsrail'in Gazze ablukasını kaldırması yönündeki karar) muhatap devlet tarafından uygulanmayabilmekte ve buna karşı bir yaptırım uygulanamamaktadır.

ÖNCELİKLE BM'NİN KENDİ REJİMİ DEMOKRATİKLEŞMELİ

Yukarıda belirtilen nedenlerle BM Genel Kurulu'nun tavsiye organı olmaktan çıkarılarak bir parlamento gibi çalışır ve çoğunlukla bağlayıcı kararlar alan bir organ durumuna getirilmesi, özellikle askeri güç kullanımını gerektiren kararların genel kurulca alınması, Güvenlik Meclisi'nin yürütme organı durumuna getirilmesi, sürekli üyeliklerin kaldırılarak bu organın üyesi olacak ülkelerin 4 yıl için genel kurulca seçilmesi demokratik bir yapılanma için ön koşuldur. Küreselleşmenin ancak dünyada demokratik bir üst yapılanma sonucu alınacak siyasi kararlarla adil sonuçlar doğurabileceği ve ulus-devletlerde de demokratik standartların ancak böyle sağlanabileceği açıktır. BM rejiminin demokratikleşmesiyle birlikte uluslararası ekonomik örgütlerin de (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi) demokratik BM rejimi içine alınması gerekmektedir.

Silahsızlanma BM rejiminin en önemli meselesidir. Kuşkusuz BM Güvenlik Meclisi sürekli üyelerinin silahsızlanması, gelişmekte olan ülkelerin silahsızlandırılmasından daha önemlidir. Gelişmekte olan ülkelere biyolojik, kimyasal, nükleer silah teknolojilerini satan bu ülkelerdir. O halde güçlü ülkelerin silahsızlanması ve dünya kaynaklarının insana ve doğaya yönlendirilmesi ancak dünyada yeni bir demokratik yapılanmanın kurulmasıyla olanaklıdır. BM rejiminin demokratikleşmesi bunun için önemlidir. Ancak bu takdirde, insanlık için tehlike oluşturacak bir duruma askerî müdahalede bulunmak gerektiğinde bu kararı BM Parlamentosu alacak ve emrindeki BM Barış Gücü'nü kullanabilecektir. Bu nedenle BM Barış Gücü güçlendirilmeli, NATO gibi örgütler kaldırılmalıdır. İnsanların bugün savaşa karşı çıkmanın ötesinde dünya sistemini de sorgulamaları gerekmektedir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim