Guantanamo'da kapılar açılırken İtalya'da namaz yasağı

06.02.2009 05:21

Fatma K. Barbarosoğlu

11 Eylül 2001 ikiz kule saldırılarından itibaren, korkunun hükümran olduğu yeni bir sürece girildi. Hukukun dili değişti. Özellikle de Müslümanlara karşı. Şüpheli ilan edilen her Ortadoğulu, suçsuzluğunu ispat edinceye kadar "suçlu" muamelesi görmeye başladı ve bireyin hakları "toplumun güvenlik hakkı" karşısında önemini yitirdi. Suçsuzluğunu ispat edememiş "şüpheliler kampı" olarak Guantanamo'nun kapıları, Obama'nın imajını parlatmak için açılıyor. Acı olan şu ki oradan çıkacak olanların gidebilecekleri bir ülke yok.

Guuantanomo'nun kapıları açılıyor ama ABD'nin atmış olduğu "İslamafobya "mayasının nerede kabaracağı belli olmuyor. Hafta başında medyaya İtalya'nın bazı bölgelerinden Namazın yasaklanmasıyla ilgili girişimler düştü. Bu haberler, 2001'den önce olsaydı çok başka bir yerden tartışılacakken, bu gün "camide siyaset yapıyorlar" tezi pek çok insanı yasak konusunda ikna etmeye yetecektir.

İtalya'nın getirmeye çalıştığı namaz yasağını, siyasi bir yasak ya da medeniyet çatışması üzerinden okumaktan ziyade küresel kriz üzerinden okumanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.2001'de başlayan ve ABD'nin kendi imparatorluk sürecini hızlandırmak için desteklediği korku stratejisinin, bugün en büyük ortağı küresel kriz çünkü.

Fransa, İngiltere'yi takip ederek İslam ülkelerine Finans üzerinden hizmet vererek katı laiklik tarihine bir gedik açarak ülkesine oksijen tüpü takmaya gayret ediyor. İslam dünyasına atacağı sempati adımının kendisini pek çok alanda liderliğe taşıyacağına inanıyor Sarkozy.

1950'lerin sonunda özellikle Türkiye'den genelde bütün dünyadan göçmen işçileri ülkesine "davet eden" Almanya, yurt dışında çalışmak isteyen Almanlar için seminerler düzenliyor birkaç yıldır. Şimdilik sadece Almanca konuşulan ülkeleri tercih eden Almanlar için özellikle Birleşik Arap Emirliklerinin parlayan bir yıldız olarak Alman müteşebbislerin ufkuna monte edilmesi dikkat çekici.

Almanya'nın başını ağrıtan işsizlik problemi, yabancı düşmanlığı olarak tezahür ediyor. Özellikle Türk ailelerinin evlerinin kundaklanması Yahudi soy kırımı suçu tescillenmiş Almanya için ciddi bir tehlike. Tescillenmiş suçunun yeniden nüksetmemesi için Alman yöneticiler Antisemitik davranışları dolaylı yoldan destekleyebilecek tutumlara karşı oldukça hassas yaklaşıyor. Örneğin son günlerde Alman Katolik kiliselerini en fazla meşgul eden gündemin, Papa XVI. Benidikkus'un soy kırımı kabul etmeyen İngiliz piskoposları affetmesi, bu hassasiyetin boyutlarını göstermesi bakımından dikkat çekici. Yahudi karşıtı görüşleriyle tanınan İngiliz piskopos Williamson hakkındaki aforoz kararını kaldıran Papa'ya tepkiler giderek büyüyor. Almanya Başbakanı Merkel, Papa'dan aldığı karara açıklık getirmesini talep ediyor.

Alman yetkililer, antisemitik davranışlar konusunda sınır tanımaz bir hassasiyet gösterirken, yabancı düşmanlığı ile mücadele edebilmek adına bir gün döneceğini sandığı göçmenler için, politika üretmekte eskisi kadar gönüllü görünmüyor. Çünkü otuz yıl önce işçi ithal eden Almanya bugün işsizlik ile mücadele etmek zorunda. Alman işsizlerin sayısı artıkça artık gitme vaktinin geldiğini düşündüğü "yabancı" ya sık sık değerler testi uygulayarak "buraya" değil "oraya" ait olduğunu hatırlatmaya çalışıyor Almanya.

Sosyal bilimciler son otuz yıldır "çok kültürlülük" üzerinden bir arada yaşamanın kavramlarını ortaya koymaya çalıştılar. Yaşanmakta olan küresel krizden sonra, bu tartışmalar "yeni yoksul"luğu merkeze alarak yeni kavramlar üretmek zorunda. Çünkü küresel krizin yabancı düşmanlığını pekiştireceğinin işaretlerinin yirmi yıl önce bu kadar berrak görme imkanı yoktu.

Fransa ve İngiltere bünyesinde barındırdığı "Müslüman nüfus" ile olabildiğince "yakın mesafe" bir politika ortaya koyarken İtalya'nın şimdilik küçük bir bölgesinde başlatılmaya çalışılan Namaz yasağını "nereden okumamız gerektiği konusunda ciddi bilgilere ihtiyacımız var. İtalya'nın yabancıya olan mesafesinde, Papa XVI Beniditus'un selefine nispetle daha çatışmacı bir kimliğinin olmasına bağlamalı mıyız? Meseleyi Hıristiyan –Müslüman çatışması olarak görmekten ziyade, Katoliklerin diğer Hıristiyan mezhepleri de rahatsız eden katılığı üzerinden değerlendirmekte fayda var. Ama bu değerlendirmeyi yapabilmek için öncelikle bizim esneklik katsayımızı arttırmamız gerekiyor.(Lütfen esneklik kavramını gevşeklik ile karıştırmayın.)

Sorun şu ki, lider olarak Başbakanımız bütün Ortadoğu'nun ihtiyacını karşılarken, sanat konusunda uluslar arası festivallerde ödüller kazanan filmlerimizle kendimizi ifade etmenin damarını ortaya koyarken, sporda, edebiyatta, müzikte dünyaca tanınan şahsiyetlerimiz varken konu sosyal bilimlere geldiğinde tıkanıp kalıyoruz.(Yere göğe koyulamayan "mahalle baskısı" kavramının perişanlığını hatırlatmama gerek var mı?)

Mesela en son, Mahmut Fazıl Çoşkun'un yönettiği, Tarık Tufan'ın senaryosunu yazdığı "Uzak ihtimal" filmi, bir müezzin ile bir rahibenin aşkını anlatma üslubu açısından oldukça çarpıcı bir film. Sanatın yakaladığı dili sosyal bilimlerde yakalayamama sebebimiz "yerliler"in evrensel düşünceye, evrensel düşüncenin ise yerli birikime uzaklığı. Bir taraf Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi kapısız bacasız, diğer taraf kırlangıç yuvası kadar dar ve sıkışık.

İtalya'nın namaz yasağını aynı mesafeden tartışabilecek hem dindar hem de seküler sosyal bilimcilerimiz olsa idi dünyaya söyleyecek çok şeyimiz olurdu.

Henüz geç kalmış değiliz.

Yeter ki hür düşüncenin kanatlarını yolan baskılardan kurtarabilelim kendimizi.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim