1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Gözyaşları Tarihi ve Bir Kitap: “Kalbimi Vatanıma Gömün”
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Gözyaşları Tarihi ve Bir Kitap: “Kalbimi Vatanıma Gömün”

A+A-

 

     İnsanlık tarihinin en uğursuz günü olan 12 Ekim 1492’den başlayarak yüzyıllar boyunca Kızılderili kıt’âsında işlenen vâhşet ve soykırımı, kıt’ânın yerlileri olan halkların çektiği acı ve ızdırabı nesnel ve doğru bir biçimde kaleme alan, Kızılderililer’i bize olduğu gibi anlatan çalışmalar, üzülerek söylemek durumundayız ki, hemen hemen hiç yoktur. Bu alanda şimdiye dek yapılagelen – sözümona – “çalışmalar”, daha çok kasıtlı ve artniyetli bir şekilde kaleme alınmış, yine birçoğu Beyaz Adam tarafından yazılan ve basılan bu kitaplarda, tıpkı aynı zihniyet tarafından çekilen televizyon ve sinema filmlerinde olduğu gibi, Kızılderililer hep aşağılanmış, saldırgan ve vâhşi olarak yansıtılmıştır.

 

     Buna karşılık, Illinois Üniversitesi Kütüphane Şefi Dee Brown (1908 – 2002)’un 1970 yılında kaleme aldığı ve Celal Üster’in Türkçemiz’e kazandırması ardından E Yayınları tarafından “Kalbimi Vatanıma Gömün” adıyla basılan “Bury My Heart At Wounded Knee” (Kalbimi Wounded Knee’ye Gömün) adlı belgesel eser, Kızılderililer ile ilgili belki de ilk derli toplu çalışmadır ve 1492’den sonra Yeni Dünya’da yaşananları objektif bir bakış açısıyla anlatır. Kitap, hem derli toplu olmasıyla muhteşem bir başvuru kaynağı hüviyetindedir, hem geniş hacimli olmasından ötürü oldukça doyurucudur, hem de mükemmel ve akıcı bir üslûbla kaleme alınmış olduğundan konuya ilgi duyanlar için son derece sürükleyicidir.

 

     Bunun ötesinde, hiçbir kitapta olmayan bir özelliği vardır, bu kitabın: Kitap, onu sadece bir kez bile olsa okuyan her okuyucuyu “konunun otoritesi ve uzmanı” yapar.

 

     Bulunduğum her ortamda, tanıştığım birçok insana tavsiye ettiğim bu kitabı, şayet okumamışsanız, siz sevgili okuyucularımıza da öneririm. Mutlaka okuyunuz.

 

     Bir değil birkaç defa okuduğum ve her okuduğumda elime kâğıt – kalem alıp notlar tuttuğum bu kitabın bende hem Türkçe’si, hem de Almanca’sı var. Almanca çevirisinin adı “Begrabt Mein Herz an der Biegung des Flußes” (Kalbimi Nehirlerin Büküldüğü Yere Gömün). Kitabın Almanca’sını, muhakkak okumasını istediğim için, sevgili eşime hediye olarak almıştım.

 

     Bu yazımızda, sözünü ettiğim değerli kitapta yer alan bilgilerden kısa bir demet sunmak istiyorum. Kitap, şu anda elimde değil. Okuması için, aynı zamanda âîle dostum olan Zaman Gazetesi’nin bir köşe yazarına verdim. Ancak yıllardır aldığım ve elimde tuttuğum notlar duruyor.

 

     “Paylaşmak istedim”…

 

     GÖZYAŞLARI TARİHİ

 

     Kızılderililer, Amerika kıt’âsının yerlileri ve o toprakların gerçek sahipleridirler. Kıt’âya hangi tarihte ve nereden gittikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu halkın, günümüzden on iki bin veya on beş bin, başka bir görüşe göre de yirmi bin yıl önce (M.Ö. 18 000 – M.Ö. 10 000) Asya kıt’âsını, Amerika kıt’âsından ayıran Bering Boğazı’nın henüz çökmemiş olduğu dönemlerde, hayvan sürülerini izleyerek, bu boğaz üzerinden geçtikleri sanılmaktadır.

 

     Böylece Meksika’da Aztek ve Maya uygarlıkları ortaya çıkmış, kıt’ânın kuzey kesiminde ve Kanada’da ise ilkel tarımcılık yapan Algonquians ve Navajos gibi kabilelerle, avcılık ve balıkçılıkla geçinen Sioux (Siyu), Apaches (Apaçi), Cheyens, Blacfeet ve Comanches (Komançi) gibi kabileler egemenlik kurmuşlardır. Kızılderililer kendi topraklarında huzurlu, sevgi ve saygıya dayalı, barışçıl, örnek alınması gereken güzellikte toplumsal bir örgü ve medeniyet kurmuşlardı. Bu insanî, huzurlu ve güzel yaşam, Beyaz Adam’ın o toprakları işgale çıkışına dek sürdü.

 

     Beyaz Adam’ın o topraklara gelişinden önce Kızılderililer, kendilerine özgü bir kültür sahibiydiler; giysileri, dilleri ve dinsel inançları kabileden kabileye değişiklik gösteriyordu. Kimi topluluklar ağaç kabuklarıyla örtülmüş kulübelerde, kimileri de hayvan derileri ya da çamurla kaplı çadırlarda yaşıyorlardı. Yönetim biçimleri de değişikti. Kimi kabilelerde “sachem” adı verilen bir başkan vardı. Kimi kabileleri ise “yaşlılar kurulu” yönetiyordu. Hatta anaerkil (maderşahî) düzenin benimsendiği kimi kabileler dahi mevcuttu.

 

     Her şey Christoph Colomb’un “Santa Maria” adlı gemisinin, 12 Ekim 1492 günü, San Salvador kıyısına yanaşmasıyla başladı…

 

     Beyaz Adam kıt’âya geldiğinde, bu coğrafyada şu Kızılderili kabileleri vardı:

 

     1 – Doğu Woodlands: İraqua, Chiskasaw, Powhatan, Natchez, Choctaw, Shawnee.

 

     2 – Ovalar Bölgesi: Apaches, Cheyens, Sioux, Arapaho.

 

     3 – Güneybatı: Pueblo yerlileri.

 

     4 – California: Kutenai, Naz Percê, Maidu, Wintun, Miwok, Pomo.

 

     5 – Kuzeybatı Kıyısı: Chinook, Haidu, Tlingit, Nootka, Yurok.

 

     6 – Kuzey: Saulteaux, Cree, Naskapi.

 

     Kuzey Amerika Kızılderilileri’nin çoğu, ilahî ve doğaüstü bir güce inanırdı. Tek tanrılı bir dinî inanca sahiptiler. Bu güç, İraqualar’da “Orenda”, kuzey kültür bölgesindeki kabilelerde “Manitu”, Siouxlar’da ise “Wakonda” adını alırdı.

 

     Ortaçağ Avrupası’nın en çok tüketilen ve ticarî değeri yüksek malları baharat (biber, tarçın, zencefil, çeşitli kokular, ilaç hammaddesi), tuz, ipek ve yündü. Bu mallar Hindistan, Seylon, Endonezya ve diğer Uzakdoğu ülkelerinde üretiliyor ve iki önemli ticaret yoluyla Avrupa’ya ulaştırılıyordu. Bu yollardan birincisi Aden, Kızıldeniz, Beb’el- Mendeb, Süveyş, Kahire ve İskenderiye’ye varıyor, ikincisi Hürmüz, Basra Körfezi ve Şatt’ul- Arab üzerinden kervanlarla Haleb’e veya Kürdistan’dan İstanbul’a uzanıyordu. Bu iki yolun bitim noktalarında (İskenderiye, İstanbul vs.) Venedik tüccarları malları satın alıyor ve Avrupa’ya aktarıyorlardı.

 

     Görüldüğü gibi tek yönlü bir ticaret sözkonusu. Yani doğudan batıya akan mallar, Avrupa’nın da altınını Doğu’ya akıtıyor. Avrupa’nın Doğu’ya satacak endüstri maddesi ya da hammaddesi yok. Bu nedenle ticaret dengesi Doğu lehine.

 

     İşte bu baharat ve ipek ülkelerine doğrudan doğruya karadan veya denizden gidilmesi Avrupalı açısından hayatî önem taşıyor. Haçlı Seferleri (1096 – 1270) ile bu ticaret yolunun Doğu Akdeniz limanları ele geçirilmeye çalışılmıştı. Fakat başarı elde edilemeyince, bu sefer deniz yoluyla Doğu’ya (özel olarak Hindistan’a) varmak, Avrupalılar’ın en büyük idealiydi. Coğrafî keşiflerin başlamasının en önemli sebebi işte budur.

 

     Pusulanın öğrenilmesi, okyanuslara dayanıklı ve hızlı yol alabilen gemilerin yapılması, cesur gemicilerin yetiştirilmesi, coğrafî bilginin ilerlemesi ve gemicilik san’atındaki diğer gelişmeler, keşiflerin başlamasında önemli rol oynadı.

 

     Avrupalılar’ın Amerika’ya gelmesinden sonra, emperyalist Avrupa devletlerinden her biri, Kızılderililer’e karşı bir dizi politika ve senaryolar uyguladılar. İspanyollar “Hristiyanlaştırma” politikası güderek, Kızılderili halkı hristiyanlaştırmaya çalıştılar.  İngilizler de daha sinsi hareket ederek, Kızılderililer’le resmî anlaşmalara dayalı ilişkiler (!) kurdular. Fransızlar ise sinsilikte İngilizler’den aşağı kalmayıp, Kızılderili kabile şeflerini Montreal’e davet eder ve yıllık toplantılar yaparlardı. Kızılderililer’in Beyaz Adam’a “yalancı” anlamında “çatal dilli” demesinin sebebi, bu ilişkilerin sonuçları ile ilintilidir.

 

     Kızılderililer ile Beyaz Adam arasındaki kanlı çarpışmaların temel nedeni, Kızılderili topraklarının ve doğal kaynaklarının beyazlar tarafından yağmalanması ve işgale çalışılmasıydı. Kızılderililer’in avlanmak için geniş alanlara gereksinimleri vardı. Beyazlar ise büyük bir hırsla yeni topraklar ele geçirmek istiyorlardı. Mülkiyet hakkı Kızılderililer’in bilmedikleri bir kavramdı. Birçok kabile aynı alan üzerinde birlikte avlanabiliyordu. Avrupa emperyalizminin sembol ismi Colomb, Kızılderililer’i İspanya kral ve kraliçesine şöyle tanıtıyordu:

 

     “Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir millet bulunmadığına Majesteleriniz’in önünde and içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar. Konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer.”

 

     İlkin 1487 yılında Bartelmi Diaz, Ümit Burnu’nu dolaştı. Colomb, sürekli batıya gitmekle doğuya varacağını düşünüyordu. Amacı Hindistan’a varmaktı. Bu amaçla hareket ederek Amerika kıt’âsını buldu. Colomb, öldüğünde bile yeni bir kıt’â bulduğunu bilmiyordu. Colomb’un ölümünden bir yıl sonra bu kıt’âya bir gezi yapan Amerique Vespucci, buranın Hindistan değil, yeni bir kıt’â olduğunu dünyaya ilan etti ve kıt’âya kendi adını (“Amerika”) verdi.

 

     Vasco de Gama, Lizbon’dan yola çıkarak Afrika’yı dolandı ve Hind Okyanusu’nu aşarak 1498’de Hindistan’a vardı.  Macellan’ın başlattığı ve Del Kano’nun tamamladığı ilk dünya turu 1519 – 1522 yılları arasında gerçekleştirildi. Böylece dünyanın yuvarlak olduğu kanıtlandı ve ayrıca Avrupalılar’ın öteden beri aradıkları, Batı’dan Doğu’ya gidecek yol da bulunmuş oldu. Marco Polo ise dünyayı karayolu ile dolaşmayı denedi, ancak kendisi Moro’da öldürülünce geziyi tamamlayamadı. Ancak başlattığı gezi, kafilesi tarafından sonuca götürüldü.

 

     12 Ekim 1492’den henüz on yıl bile geçmemişken birçok Kızılderili kabilesi ve yüzbinlerce Kızılderili, Beyaz Adam tarafından toplu katliama uğratıldı ve yok edildi.

 

     Yeni Dünya’daki kabileler arasındaki haberleşme son derece yavaştı. Avrupalılar’ın yaptıkları barbarlıkların haberleri, yeni fetihlerin ve yerleşmelerin hızlı yayılışıyla yarışamıyordu. Ne var ki, İngilizce konuşan beyaz adamlar, 1607’de Virginia’ya varmadan çok önceleri, İspanyollar’ın uygarlaştırma (!) teknikleriyle ilgili söylentiler, Powhatanlar’a ulaşmıştı. İngilizler daha zekice ve daha ince yollara başvurdu. Jamestown’u yerleşebilecek bir duruma getirinceye kadar, barışı güven altına almak amacıyla, Wahunsonacook’un başına altından bir tac geçirdiler, O’nu Powhatanlar’ın kralı yaptılar ve beyazlara yiyecek sağlamak üzere halkını çalışmaya koşması gerektiğine inandırdılar. Wahunsonacook, ilk önceleri kendi “asî” halkına mı, yoksa İngilizler’e mi bağlı kalacağı konusunda bir hayli bocaladı, ama John Rolfe, kızı Pocahontas ile evlendikten sonra bir Kızılderili’den çok bir İngiliz olduğu kararına vardı. Wahunsonacook öldükten sonra Powhatanlar intikam almak ve İngilizler’i gerisin geri denize dökmek için ayaklandılar. İngiliz silâhlarının gücünü küçümsemiştiler. Kısa bir süre sonra, 8000 Powhatan’dan yalnızca 1000 kadarı kaldı.

 

     Tainolar ve öteki Arawak halkları, altın ve değerli taşlar aramaya gelen sakallı yabancı Avrupalı yığınlarına karşı adalarının altını üstüne getirmeye başlayınca, güçlü bir direniş gösterdiler. İspanyollar, Kızılderili köylerini yağmaladılar, yakıp yıktılar ve yüzlerce kadını, erkeği ve çocuğu kaçırdılar, gemilere atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler. Arawaklar’ın direnmesi karşısında top ve kılıç kullandılar.

 

     İllinois Üniversitesi Kütüphane Şefi Dee Brown, sözünü ettiğimiz bu değerli yapıtında, “İngilizler 1620’de Plymouth’a çıktıklarında, Yeni Dünya’nın dost yerlilerinden yardım görmeselerdi açlıktan ölürlerdi herhalde” der. Zira bölgeye çıkan İngilizler’e ilk yaz geldiğinde tohumluk verip, nasıl ekip biçeceklerini ilk öğretenler, üç Wampanoag Kızılderilisi idi. Bunlar, İngilizler’in hizmetçileriydiler.

 

     Beyaz Adam’ın artık “New England” (Yeni İngiltere) adını verdiği toprağın kıyılarında, baştan başa balta sesleri ve birbiri ardı sıra yıkılan ağaçların gümbürtüleri yankılanıyordu. Artık yerleşme merkezleri biribirinin içine girmeye başlamıştı. 1625’te kolonicilerin bazıları, Samoset’ten, Pemaquidler’in topraklarından ek olarak bir 12 bin dönümü kendilerine vermesini istediler. Samoset, bu toprakların Yüce Rûh’tan geldiğini, gökyüzü kadar uçsuz bucaksız olduğunu ve hiçbir insana ait olmadığını biliyordu. Ama yine de, kendi tuhaf töreleri uyarınca bu yabancıları hoşnut etmek için, toprağın aktarılmasıyla ilgili bir tören düzenledi ve onlar için bir kâğıt doldurdu. Bu, Kızılderili topraklarının İngiliz kolonicilere verilişine ilişkin ilk yazılı antlaşmaydı.

 

     Artık binlercesi gelmeye başlayan yerleşmecilerin çoğu ise bu gibi törenlerle vakit öldürmediler. Wampanoaglar’ın büyük reisi Massasoit, 1662 yılında öldüğünde, halkı ıssız çöllere sürülmekteydi. Massasoit’in oğlu Metacom, istilacılara karşı direnmek üzere birleşmezlerse, bütün Kızılderililer’i bekleyen kötü sonu sezdi. New Englandlılar, kendisini “Kral Philiph” adıyla Pokanoketler’in başına geçirdikleri halde, Metacom zamanının büyük bir bölümünü Narragansettler’le ve yöredeki kabilelerle ittifaklar kurmaya adadı. 1675’te, kolonicilerin kalkıştığı “buyurgan birtakım davranışlar” karşısında Kral Philiph, kabileleri yok olup gitmekten kurtarmak amacıyla önderliği altındaki Kızılderili ittifakını savaşa soktu. Kızılderililer 52 yerleşim merkezine saldırdılar, bunlardan 12 tanesini tamamen ortadan kaldırdılar, ama aylarca süren çarpışmalardan sonra koloniciler, silâhça üstünlüklerine dayanarak Wampanoaglar’ı ve Narragensettler’i bütün bütüne ezdiler. Kral Philiph öldüğünde kellesi Plymouth’ta 20 yıl süreyle sergilendi. Tutsak edilen öbür Kızılderili kadınlar ve çocuklarla birlikte Kral Philiph’in karısı ve genç oğlu da Batı Hind Adaları’na köle olarak satıldı.

 

     Hollandalı askerler 1641’de Manhattan Adası’na gelerek Kızılderili kadınları, erkekleri ve çocukları süngülediler, gövdelerini paramparça ettiler ve sonra da köyleri ateşe verdiler.

 

     1760’larda Ottawalar’dan Pontiac, Göller Yöresi’ndeki kabileleri, İngilizler’i Alleghenyler’in gerisine püskürtmek amacıyla birleştirdi, ama başarıya ulaşamadı. Pontiac’ın en büyük hatası, can alıcı Detroid kuşatması sırasında Kızılderililer’e yardımdan cayan Fransızca konuşan beyaz adamlarla ittifak yapmasıydı.

 

     Bir kuşak sonra Shawneeler’den Tecumseh, topraklarını istiladan kurtarmak için, ortabatılı ve güneyli kabileler arasında büyük bir ittifak kurdu. Bu düş de, Tecumseh’in 1812 Savaşı’nda bir çarpışma sırasında ölmesiyle son buldu.

 

     1795 – 1840 yılları arasında Miamiler, zengin Ohio vadisindeki topraklarını son parçasına kadar terk edinceye dek savaş üstüne savaş verdiler, antlaşma üstüne antlaşma iözaladılar. 1812 Savaşı’ndan sonra beyazlar Illinois’e akın etmeye başladığı zaman, Sauklar ve Foxlar Missisippi’yi geçerek ötelere kaçtılar. Küçük reislerden biri olan Kara Atmaca, geri çekilmeyi reddetti. Winnebagolar, Pottawotamiler ve Kickapoolar ile bir ittifak kurdu ve yeni yerleşme merkezlerine karşı savaş açtı. Kara Atmaca 1838’de öldükten sonra, yeni kurulan Iowa Bölgesi’nin valisi, Kara Atmaca’nın iskeletini getirtti ve çalışma odasına koydurttu. 1829’da, Kızılderililer’in “Keskin Bıçak” adını taktığı Andrew Jackson,, “ABD Başkanlığı” görevine getirildi. Keskin Bıçak ve askerleri binlerce Cherokee, Chickasaw, Choctaw, Creek ve Seminole Kızılderilileri’ni kılıçtan geçirdiler. Keskin Bıçak’ın öğütleri, 28 Mayıs 1830’da yasa (kanun) haline getirildi. 1850’lere gelindiğinde, Christoph Colomb’u dostça karşılayan Tainolar’dan, yani Beyaz Adam’ın karşılaştığı ilk Kızılderili kabilesinden tek bir fert kalmamış ve hepsi katledilip soyları tüketilmişti.

 

     1838’de gerçekleşen, her dört Cherokee Kızılderilisi’nden birinin ya soğuktan, ya açlıktan, ya da hastalıktan öldüğü “Gözyaşı İzleri” adı verilen kış yürüyüşünün üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki 1847’de Meksika ile yapılan savaş bitiyor ve bir yıl sonra (1848) Kaliforniya’da altın bulunuyordu.

 

     Avrupalılar ve torunları, kader tarafından, bütün Amerika’yı egemenlikleri altına almaya zorunlu kılınmışlardı.  Beyazlar “üstün ırk” oldukları için, hem Kızılderililer’den, hem de onların topraklarından, ormanlarından, madenlerinden sorumluydular. Kader Bildirisi’ne tek karşı çıkanlar, bulundukları yerlerdeki bütün Kızılderililer’i ya ortadan kaldırmış, ya da sürüp atmış olan New Englandlılar oldu.

 

     1850 yılında, Modoclar’ın, Mohaveler’in, Paiuteler’in, Shastalar’ın, Yumalar’ın ve Pasifik kıyısındaki daha az tanınmış yüzlerce kabilenin hiçbirine danışılmadığı halde Kaliforniya, ABD’nin 31. eyâleti ilân edildi. 1858’de de Minnesota eyâlet oldu.

 

     1860 yılında, Birleşik Devletler’deki beyazlardan iki grup,  Mavi Ceketliler ve Boz Ceketliler, biribirleriyle savaşa tutuştular ve büyük bir iç savaş başladı.

 

     Topraklarını savunan Kızılderililer arasında sayıca en çok ve en güvenli olanları Oglala Tetonları (Lakotalar) idi. İç Savaş’ın başlangıcında Lakota halkının muhteşem bir lideri vardı: 38 yaşında, akıllı ve savaşçı bir reis olan “Kızıl Bulut” lakaplı Mahpiua Luta; yine Oglala Lakotaları’ndan “Kızgın At” adıyla tanınan zeki ve korkusuz bir delikanlı.Lakota Siouxları’nın küçük bir bölümü olan Hunkpapalar arasında, 25 yaşlarında bir delikanlı, avcılığı ve savaşçılığıyla ün salmıştı. Kabile meclislerinde, beyazların her türlü saldırısına yılmadan karşı konulmasını savunuyordu. Bu yiğidin adı Tatanka Yotanka veya çok ünlü olan lakabıyla “Oturan Boğa” idi. 16 yıl sonra (1876), Kızgın At ile birlikte tarihin akışını değiştirecekti. 14 yaşında ilk kez savaşa katılan ve çok geçmeden savaştaki korkusuzluğuyla nam salan, 25 Haziran 1876’de 7. Amerikan Süvari Birliği’ni yenen 3 bin 500 savaşçının lideri olan Oturan Boğa, 15 Aralık 1890’da bir polis tarafından öldürüldü.

 

     1492 ile 2008 arasında 516 yıl geçmiştir ve katledilen milyonlarca Kızılderili’den sonra geriye bugün sadece 16 milyon Kızılderili kalmıştır. Onlar da halen Amerikan toplumunun, siyâhîler ile birlikte en mazlum kesimini oluştururlar.

 

     YÜREĞİN FERYÂDI

 

     Kızılderililer’in toplumsal yaşamını ve ahlakî değerlerini anlatmaya kalkıştığımızda iyi, güzel ve insanî olan herşeyi sırayla zikretmemiz gerekir. Kızılderililer, güzel ve temiz bir ahlakın tartışılmaz sembolüdürler. Terbiyeli, nazik ve hoşgörülüdürler.

 

     Vatan sevgileri doruktadır. Dağların, yaylaların, ovaların sevdalılarıdırlar. Toprağın bereketine, yağmurun âhenkli yağışına, çiçeklerin kokusuna, nehirlerin şırıl şırıl akıntısına âşıktırlar. Doğdukları topraklarda ölmek, en büyük arzularıdır. Yiğittirler, merttirler, emindirler; kadınlara karşı kadınlar kadar nazik, çocuklara karşı çocuklar kadar çocuksu, zorbalara karşı da aynı derecede şiddetlidirler, izzetlidirler. Korku nedir bilmezler, atılgan ve cesurdurlar.

 

     Onlar kendi aralarında öyle bir sosyal örgü örmüşlerdi ki, bencillik (egoizm) nedir bilmezlerdi; biribirlerine zûlm ettikleri hiçbir zaman görülmemiştir; hiçbir araştırmacı, tarihçi, onların biribirlerinin hakkını gaspettiklerini, biribirlerinin malını yağmaladıklarını kaydetmemiştir. Ancak aynı şekilde, topraklarını işgal eden, mallarını yağmalayan, hayvanlarını öldüren, namuslarına saldıran zorba ve müstekbir Beyaz Adam’a karşı da şiddetin, izzetin, direncin ve karşı koyuşun en amansızını gösterdiler. Barutlu ve ateşli silâhlarla saldıran Beyaz Adam’a karşı, oklarla ve bıçaklarla korkmadan karşı koydular.

 

     Kızılderililer’de egoizm hiç yer etmemiştir. Bir Kızılderili, başka bir Kızılderili’nin menfaatini, kendi menfaatinden üstün tutardı. Hatta öyle ki – çok ilginçtir -, Kızılderili dillerinde birinci, ikinci ve üçüncü tekil şahısların iyelik ekleri yoktur. Yani “ben-im, sen-in, o-nun” diyemiyorlar. Bunun yerine öyle bir iyelik eki var ki, şahıs zamirleriyle birlikte söylendiğinde, “bu şey, her ne kadar bende olsa da, sen de istediğin gibi kullanabilirsin” anlamını veriyor.

 

     Ama Beyaz Adam bugün iletişim araçlarını kullanarak Kızılderililer’i “kafaderisi yüzen insanlar” olarak lanse etmektedir. Filmlerdeki ve çizgi romanlardaki Kızılderili reisi, “Ugh!... Solukyüzlünün kafaderisini yüzün” emirlerini vermekte ve seyirciler yanıltılmaktadır. Oysa gerçek öyle mi? Bir Kızılderili reisi şöyle diyordu: “Beyaz Adam topraklarımıza ayak basmadan önce, biz kafaderisi yüzmek nedir bilmiyorduk. Biz bunu onlardan öğrendik. Onlar bıçak ve kılıçlarla, kadınlarımızın ve kızlarımızın cinsel organlarını kesip dişliyor ve bazen de yiyorlardı. Biz insan derisi yüzmeyi ilk defa orada gördük.”

 

     Yeni Dünya’da binlerce yıl barış ve kardeşlik içinde yaşayan yüzlerce Kızılderili halkı, hiçbir zaman biribirleriyle savaşmamıştır. 1492’den önceki Amerika’yı incelediğimizde, insanlık için gerçekten de nümune olabilecek bir yaşam, örnek alınması gereken bir siyasal ve sosyal mekanizma görüyoruz. Yaklaşık 15 bin yıl boyunca o kıt’âda hiçbir iç savaş olmamıştır. Hiçbir hapishane kurulmamıştır, hiçbir hırsızlık vak’ası yaşanmamıştır, hiç kimse hiç kimsenin malını gasp etmemiştir, hiç kimse hiç kimsenin hakkına tecavüz etmemiştir, bir tane cinayet vak’ası yaşanmamıştır.

 

     Nüfûsu milyonlarla ifade edilen bir ülke düşünün, hatta ülkeden de büyük, kocaman bir kıt’â ve bu muazzam coğrafyada binlerce yıl boyunca barış ve huzur yaşanıyor. Cinayet yok, hırsızlık yok, gasp yok, tecavüz yok, hapishane yok, cezalandırma yok. Hayvanlar sadece karınlarını doyurmak için avlanıyor, doğaya hiçbir şekilde zarar verilmiyor. Bir çiçeğe, bir ağaca, hatta bir ota bile insan gibi değer veriliyor, korunuyor. Onyıllar, yüzyıllar değil, binyıllar boyunca.

 

     KIZILDERİLİ DİLLERİ

 

     Kızılderililer ayrıca kendi duygu, düşünce ve isteklerini, umut ve özlemlerini, sevinç ve üzüntülerini yazı ile ifade edebilmek için, bir yazı dili kullanırlardı. Kızılderili Yazısı, tıpkı Sümer, Babil ve Asur Çivi Yazısı, Mısır Hiyerogla Yazısı, Estrangelo Yazısı, Hitit Yazısı gibi piktogram (resme ve şekle)’a dayalıydı. “Büyük Reis’in Alfabesi” olarak da bilinen bu yazıyı Kızılderililer, toprağa ve ağaçlara çizerlerdi.

 

     Kızılderililer’in, Colomb’un da itiraf ettiği gibi “çok tatlı ve nazik dilerli” vardı. Kızılderililer’in üç ayrı konuşma şekli vardı:

 

      1 – Normal konuşma,

      2 – Yazı ile konuşma,

      3 – Av esnasında, ses çıkmaması ve av hayvanlarının kendilerini fark edip ürkmemeleri için kullandıkları el – kol hareketlerine dayalı – sağır ve dilsizlerin konuşma şekilleri gibi – sessiz dil.

 

     Kızılderililer’in konuştukları diller, Amerika kıt’âsının bölümlerine göre 3 ana dala ayrılır:

 

     1 – Kuzey Amerika Dilleri: Kuzey Amerika dilleri 5 büyük kolda toplanmaktadır.

 

     a ) Algonkin – Wakash

     b ) Hoka – Sioux

     c ) Na – Dene

     d ) Penutia

     e ) Uto – Aztek – Tano

 

     2 – Orta Amerika ve Meksika Dilleri: Orta Amerika ve Meksika dilleri 9 kolda toplanmaktadır.

 

     a ) Kwitlatek

     b ) Lenka

     c ) Maya – Soke

     d ) Miskito – Matagalpa

     e ) Otomi (Otomang)

     f ) Paya

     g ) Tarask

     h ) Xikak

     i ) Wave (Huave)

 

     3 – Güney Amerika ve Antiler Dilleri: Güney Amerika ve Antiler dilleri de başlıca 10 kolda toplanmaktadır.

 

     a ) Arawak

     b ) Chibcha

     c ) Guahibo

     d ) Guaykuru

     e ) Karaib (Karayib)

     f ) Kichu

     g ) Pano

     h ) Takuna

     i ) Tupi - Guarani

     j ) Ze (Je)

YAZIYA YORUM KAT