Gören Göze Saklı Kalmayan Gerçekler

30.04.2008 00:33

Asım Öz

Şekib Arslan, Müslüman coğrafyanın uzun süren yirminci yüzyılında anti sömürgeci direniş hareketlerine esin kaynağı olan Cemaleddin Afgani gibi hem çeşitli ülkelere seyahat ederek, Müslümanların birlik içinde emperyalizme direnmeye hem de düşünsel ataleti terk etmeye çağırmıştır. Bu hareketliliği ile biyografistlere oldukça zengin malzeme bırakan Arslan’ın yazı külliyatında şiir ve makalelerin yanında Sire Zatiye adıyla kaleme aldığı anıları bulunur. Burada o kendi yapıp ettiklerini anlatmıştır. Ancak bunlar onun yaşamının tamamını içermez.

Osmanlı İmparatorluğu’nda eğitim görmüş Arap neslinin temsilcisi olması nedeniyle onun hakkındaki düşünceler, onun ele alınma biçimleri de farklı farklı olmaktadır. Emir’in hayatının değişik cephelerinden hareketle oldukça tartışmalı ve çelişik yaklaşımlar ortaya atılmaktadır. Kuşkusuz bu tartışmalar onun hayatının çok boyutluluğundan da beslenmektedir. Kimileri onun politik Arabizmini ve bununla irtibatlı olarak çağdaş Arap edebiyatına katkısını öne çıkardılar. Yetenekli bir şair olan Arslan, edebi uyanış çerçevesinde yüzyıl başının en seçkin şairlerinden biri oldu. Kuşkusuz bu yargının haklı tarafları var. Nitekim Lübnanlı eleştirmen Marun Abbud, öğrenciliği sırasında Arslan’ın şiirini Şevki’nin şiirinden üstün olduğu duygusunu taşıdığını yazmıştır. Abbud “Eğer Arslan enerjisini politikaya tercih etmemiş olsaydı, Şevki’nin yerine O, Arap aleminde Şairlerin Şahı olacaktı” demektedir. Kimileri de Birinci Dünya Savaşı sırasındaki İttihat Terakki ile ilişkileri nedeniyle onun bu yönünü öne çıkararak farklı bir portre tasviri yapmaktadırlar. O ise bu iki değerlendirmenin de ötesindeydi. Çağın gereklerini yerine getirmeye çalışan ulusçulardan da ünlü bir şair olma hedefinden uzak aktivist bir Müslümandı. Benim ise onunla tanış olmam ve ona verdiğim değer de ıslahat hareketleri ile yakından ilgilidir. Bu değer verişim hem bizatihi onun elli yıllık kamusal yaşantısına hakim olmuş ıslahatçılığıyla ilgili hem de onun mücadelesini tanıma sürecimle ilgilidir. Islah kavramı hem yeniden biçimlenmeyi hem de kuvvetli bir ahlaki dürüstlük duygusunu çağrıştırır. Islah bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’de görevleri belirtilen resullerin pratiğiyle yakından ilişkilidir. Örneğin Şuayb Peygamber, gönderildiği topluma mesajını iletirken “Gücümün yettiğince, sadece ıslah etmek istiyorum”(7/170) der. Bu çabanın topluma dönük boyutu olduğu kadar bireylerin erdemleri arttırmakla da ilgisi vardır.

"Okuduğumuzu değil, okuyuşumuzu hatırlarız," diyor Sırma Köksal kendi okuma serüvenini ve bir anlamda da kendi olma serüvenini anlatırken Okumanın Halleri'nde. Kendim olma hallerimi buluyorum o anlatırken, ister istemez kendi okuduklarıma gidiyor aklım, özellikle de doksanlı yılların ikinci yarısında okuduklarıma Emir Şekib Arslan’ın İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları kitabını okurken Şekib Arslan adıyla ve mücadelesiyle tanıştığım zamanları da hatırladım. İçinden deniz geçen ama denize epey uzak bir şehirde Yaşar Kaplan’ın önerisiyle tanıştığım Yöneliş Yayınları’ndan çıkan kitapları, dinimi ve dünyamızı daha iyi kavrayarak, bugünü yeniden anlamlandırmaya çalıştığımız günlerde tanıdım onu.  Batı’ya Karşı İslam kitabını Kenan Alpay posta yoluyla göndermişti. Şimdi onun anılarını okurken Yöneliş Yayınları’nı tekrar hatırlamamın bir başka sebebi daha var. Emir Şekib Arslan’ın anıları Klasik Yayınları’nın Arapların Gözüyle Osmanlı Dizisinin ikinci kitabı olarak yayınlandı. Bu dizinin editörlüğünü Suat Mertoğlu yapıyor. Dizi editörü Şekip Arslan’ın Türk okuyucusunun yabancı olmadığı bir kişilik olduğunu belirtiyor. Ama bu tanışıklıkta önemli bir etkisi olan Yöneliş Yayınları’nı ve bu yayınevinden çıkan Batı’ya Karşı İslam kitabının anılmaması önemli bir eksiklik olarak önümüzde durmaktadır. Klasik Yayınları’nın bu hatırat dizisi bu türden birkaç kılçıklı yönüne rağmen tarihin zor zamanlarında yaşananları anlatan bir anımsamayı gündeme taşımasıyla önemli bir işlevi yerine getiriyor. (Bu kılçıklı durumlara ilişkin daha sonraki hatırat değerlendirmelerimde örnekler sunacağım) Tabii burada Andreas Huyssen’in Alacakaranlık Anıları’nda ifade etmiş olduğu "Her anımsama kopmaz biçimde geçmiş bir olaya ya da deneyime bağlı olsa bile, herhangi bir anımsama ediminin zamansal statüsü hep şimdidir, yoksa naif bir epistemolojinin öne süreceği gibi geçmişin kendisi değil” sözünü kulağa küpe etme gereği de unutulmamalıdır.

Osmanlı coğrafyasının “bulanık akan ırmağa” benzediği yılların anlatıldığı hatıralarında yazar dönemle ilgili önermelerini yorumlamayı ve bir bakış açısı yaratmayı savlamaktadır. Zaten anı kitaplarına önem kazandıran da yazarının bu zor zamanlarda hayatla ve kendisiyle yüzleşirken, yaşadığı dönemi de okuyana anlatarak belli bir bakış açısı kazandırabilmesinde yatar. Bu yanıyla kimi anı kitapları birer belge niteliğindedir. Anılarını,  orijinal dili Arapça’da Sîre Zâtiye adını verdiği kitapta toplayan Emir Şekib Arslan kitabının hemen girişinde anılarını yazma kararı vermesine ilişkin tereddütlerini dile getiriyor. Bu arada kitabın çevirisinde vurgunun İttihatçılığa yapılması da doğru bir tercih olmamış. Çünkü onun bu yönü insanların zihninde yer eden İttihat Terakki algısından öte bir yerde durmaktadır. Hem kendisi de anılarında İttihat Terakki’nin bu yönleriyle hesaplaşmaktadır. Anı yazmanın kolay görünse de güç yanlarının daha çok olduğunu sezdiriyor. Anıları birer eğlence, gönül oyunu gibi görmenin doğru olmadığını anıların, kişinin kimliği, yaşadığı ortamı belirleyen temel çizgilerden oluştuğunu anılarla kişinin bir çerçeve içinde bulunduğunu anlıyor insan. Dilerseniz kendisine biraz kulak verelim:”Bu hayat hikâyesini yazmadan önce çok tereddüt ettim. Kendimi, kendi kalemimden anlatmaya niyetlendiğim sıralarda adımımı bir ileri, bir geri atıyordum. Bunun bir sebebi vardı: Malum olduğu üzere, kendi hayat hikayesini yazmaya girişenler ya büyük devlet adamları, ya da eserleri, dünyanın her tarafına yayılan İbn Sina, İbna Haldun, İbnü’l Hatib ve Celaleddin es-Suyûti gibi önde gelen ilim adamlarıdır.Bu gibi kişiler,kendi hayat hikayelerini yazan, doğulu veya batılı milletlerin saymakla tükenmez önde gelenleridir.

Herkes bilir ki, kendimizi o büyük şahsiyetlerin arasına sokmamız imkansızdır. Bunlar doğumları, yetiştikleri ortamlar veya sahip oldukları özellikler hakkında halka bir şeyler anlattıkları zaman halk kendilerini garipsemez, anlattıklarında şaşılacak ya da kendini beğenmişliğe yorulacak bir şey görmez.

Ancak iyice ölçüp biçtikten sonra gördüm ki; hayat hikayem hakkında ne kadar mütevazi davranmaya çalışsam ve kendimi bilinmezlik perdesi arkasına atmaya gayret etsem de, meydan bu konuda benden sonra ileri geri konuşan, gelişi güzel şeyler anlatıp kimini fazla kimini az anlatanlardan geri kalmıyor. Bir yanda beni aşırı sevenler mesul olmadığım şeyleri bana yükleyip sahip olmadığım güzel hasletleri bana giydirirken, diğer yanda hasetçiler ve küçümseyenler hakkımdaki dedikodulara ve içlerindeki kıskançlığın güzel gösterdiği şeylere itibar edip, hakkımda inanılması mümkün olmayan şeyler söylüyorlar. Garez bir hastalık, kötü istekler de nerede ortaya çıkarsa çıksın başa beladır. (…) Çünkü düşmanların iftiraları kadar, bir gerçekliği yoksa dostlarımın hakkımda söylediklerini de üzerimden atmak isterim.” Şekib Arslan hatıralarını işte bu sebebe dayanarak yani haksız eleştiri ve abartılı övgü tüm yargılarından kurtulmak maksadıyla kaleme almıştır. Kendisi hakkında yapağı şahitliğin, kendini temize çıkarmak ya da ayıplarını saklamak gibi bir amacı olmadığını da ifade eden Arslan’ın hatıratının sunuş bölümü hatırat yazımı için önemli ipuçları barındırmaktadır: “Hayat hikayemde anlattığım olaylar insanların bilmediği gizli kapaklı şeyler değildir ve bunları anlatan tek insan ben değilim. Öyle olsaydı tek dayanak benim sözlerim olurdu. Ama bunlar, benim ülkemde herkesin malumu olan, çoğu hemşehrilerim tarafından yaygın olarak bilinen meselelerdir. Ben sadece ayrıntıları ve çoğu kimsenin bilmesi mümkün olmayan incelikleri aktarıyorum. Ayrıca insan gerçekleri ne kadar gizlemeye çalışsa da, eğer aksi yönde tevatür derecesinde söylentiler varsa gerçeklerin kamuoyundan gizlenmesine imkan yoktur. Yine halk içinde doğruyu eğriden ayırt edebilen, olay ve rivayetleri ölçüp tartabilen ve sonuçları öncülleriyle karşılaştırabilen insaflı uzmanlar ve ince eleyip sık dokuyan anlatıcılar vardır. Üstelik, gerçek hiçbir şahide lüzum kalmaksızın satırlar arasında kendisini belli eder, çünkü gerçeğin gören göze saklı kalmayan bir ağırlığı vardır.(…)

Bütün bu ve benzeri sebeplerle, kendimi bir hayat hikâyesi yazarken buldum. Uygun gördükleri şekilde hüküm vermek kamuoyunun, tarihin, burada anlatılan olaylarla ilgisi bulunan şahısların ve genel anlamda insaf sahiplerinin elindedir. Allah en iyi şahittir”

İslam dışında olana Müslümanca muhalefeti önceleyen Şekib Arslan 1869 yılında Lübnan’ın Şuveyfât köyünde doğmuştur. Öğrenim hayatı sürerken Muhammed Abduh ile tanışır. Mısır’da sürgün edilmiş olan Abduh 1886-1889 yılları arasında Beyrut’taydı. William I.Cleveland Arslan’ın onunla 1886 yılının sonlarında Suriye Protestan Koleji’nde tanıştığını söyler. Arslan ise anılarında Abduh ile Medrese-i Sultaniye’de hocası olduğu sırada tanıştığını anlatır. Hocasıyla ders dışında da sohbetler yapan Arslan anılarında Abduh’un öğrenci çevresine getirdiği entelektüel heyecanı şöyle anlatır: “Abduh bizim gözümüzde alışık olduğumuz âlimlerden farklı bir konumdaydı. Akli ve nakli ilimleri mümkün olan en iyi şekliyle bir araya getirmişti. Olayları, bakış açısıyla standardın üstüne çıkan bir filozof gözüyle değerlendiriyordu. Rahmetli babamız bu hocamızla tanışmış ve aralarında sıkı bir dostluk oluşmuştu. Derslerini dinlediğimiz gibi, bir de evine gidip gelir olmuştuk. O da Şüveyfât’taki evimize ziyarete geliyordu. Kısacası bu adam bir “âlim” değil, daha önce benzerini görmediğimiz bir “âlem”di. Sonra ortaya çıktı ki Muhammed Abduh’u böyle gören sade bizler değildik, herkes bu şekilde düşünüyordu. Dünyanın her köşesinde, kendisinin yüzlerce yılda bir çıkan büyük Müslüman önderlerden olduğuna inanılıyordu”(s.7-8)

Şekib Arslan’ın edebiyat merakı günden güne artar. Gazetelerde yayınlanan şiirlerini Muhammed Abduh’ta takip etmektedir.1887 yılında Arslan el-Bâkûra adıyla yayınladığı divanını hocasına ithaf etmiştir. Abduh Arslan’ın hem ıslah hareketinin politik çehresini iyice kavramasını sağlamış hem de onun sosyal çevresini genişletmiştir. Hocası ona “Sen en iyi şairlerimizden biri olacaksın “ demişse de siyasal gelişmeler onun edebiyatla özerk olarak ilgilenmesini engellemiştir. Buna rağmen şiir yazmaya devam etmiş ama kendisini şair olarak tanımlamaktan geri durmuştur. Bunun altında yatan temel sebep ise başta Arap toplumunda olmak üzere değişik toplumlarda şiir sanatının patronaj ve caize ilişkileri etrafında dönüyor olmasıdır. Kendini yazar olarak tanımlamayı seçmesini “ Zannederim bunu söylerken, şairlerin şiir söyleme sanatını bir meslek, bir geçim temini yolu haline getirmelerini ve övgü ya da yergilerini hakikat aşkıyla değil de makam sahiplerinden alacakları ödül ve dünyalık menfaat uğruna yapımlarını dikkate almıştım. Böyle davranan birçok şair gidişatını bozmuş, üstelik şiiri de şiir olmaktan çıkarmıştı. Yoksa şiirin kendisi, özellikle de üst perdeden söyleniyorsa bu dünyada ulaşılabilecek en büyük tatlardandır. Dünyada insana şiirden daha fazla etki eden, ölmüş toplulukları şiirden daha iyi dirilten ve insanın ürettiklerini zamana karşı direnmesini şiirden iyi temin eden hiçbir şey yoktur. Krallara sunduğum şiirlerin çoğunda kendilerinin cömertliklerinden bahsetmemeye çalışırdım.”(s.8-9)

1888 yılında Abduh Mısır’a dönmüş Arslan ise Şuveyfâ’ta Nahiye Müdürlüğü’nde iki yıl çalışmıştır. Anılarına baktığımızda onun bu sıkıcı ve kalıpları kafesi andıran görevde eylem yeteneğinin kısıtlandığını düşündüğünü hissederiz: “gözüm daha yükseklerdeydi”(s.9)

İleriki yıllarda bir dizi seyahate başlayan Şekib Arslan Kahire’de iki ay Abduh’un misafiri olur. Burada Mısır’ın kültürel elitine dahil olan Arslan ardından İstanbul’a 1892 yılında ise Paris ve Londra’yı kapsayan Avrupa seyahatine çıkar Paris’te henüz şairlik şöhretinin başlangıç yıllarında olan Ahmet Şevki ile tanışır. Arslan Şevki’nin şiirine hayrandır ve onunla tanışmış olmaktan büyük bir mutluluk duyar. Arslan’ın tekrar İstanbul’a döndüğü 1892 yılı aynı zamanda Cemaleddin Afgani’nin İstanbul’a geldiği yıldır. Arslan’ın Afgani ile Avrupa seyahati hakkında konuştuklarını biliyoruz ama bunlar anılarında yer almaz. İstanbul’da birtakım görüşmeler yaptıktan sonra Lübnan’a dönen Şekib Arslan başta siyaset olmak üzere çeşitli konularda boş vakit entelektüeli olarak değil meslekten bir entelektüel olarak yazılar yazmış, şiir yazıp yayınlatmıştır.

Arslan’ın anıları Meşrutiyet yıllarında Lübnan’da yaşananları, feodal güç çekişmesi ile emperyalist tahakküm siyasetlerinin nasıl örtüştüğünü anlamak bakımından son derece önemli. Yine aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun değişik coğrafyalarında yaşananlar, iç siyasi çekişmeler. İttihat Terakki’nin kurulması da anılarında yer alır. Bütün bu gelişmeler içinde onun perspektifi Osmanlılık ile Meşrutiyet özellikle de İttihat Terakki arasında gidip gelen bir perspektiftir. Onun anılarında da bu durum görülür. İttihat Terakki savunusu, merkeziyetçi politikalar, İttihat Terakki politikacılarının genç ve tecrübesiz olmaları, Avrupalıların oyunları…

Metnin peşine takılma hakkımı kullanacağım iki konu var onun anılarında: İlki anıların bir hesaplaşma özellikle de İttihat Terakki Fırkası’nın Cemal Paşa’sı ile hesaplaştığı ve merkeziyetçi devlet politikalarının Türkleştirme seyrinin nerelere kadar uzanabildiğini gösteren satırlar ikincisi ise bununla irtibatlı olarak da Çanakkale Savaşı’nın bu süreçteki etkisi O imparatorluktaki çeşitli toplulukların haklarının ancak var olan krizin aşılmasıyla sağlanabileceğini düşünmüştür. Bu düşüncesi nedeniyle de Menar’da Reşit Rıza tarafından eleştirilmiş hatta “ Arslan İttihat Terakki Cemiyeti’nin işbirlikçisinden başka bir şey değildir” ifadesi Arap Milliyetçileri arasında günden güne yaygınlaşmıştır. Reşit Rıza ise sonradan bu kanaatini değiştirmiş, onun bu aktivizmi için son derece önemli gördüğüm şu değerlendirmeyi yapar: “Birçok kimse Emir Şekip’in sağlam siyasi düsturlarının olmadığını, İmparatorluğu ve onun nüfuz sahibi memurlarını kendi gayesi uğrunda kullandığını iddia ettiler… Ben onun İttihatçılar’la alakasını yani partizanlığını ve onları savunmaya kalkışmasını tasvip etmiyordum, ama biliyordum ki onun düsturu Osmanlı Devleti’nin bütün yabancı idarelere tercih edilmesiydi.”(Batıya Karşı İslam, Yöneliş Yayınları,1991,s.75) Bu satırları okuyunca Ömer Lekesiz’in Şirazeden Şirazeye kitabında yer alan İttihat Terakki değerlendirmesini hatırladım. Lekesiz bu yazısında “İflah olmaz, deva bulmaz bir şekilde İttihat ve Terakki(İT)’ye düşmanım.(…)Hele hele Enver’i ve Talat’ı, şu veya bu vesileyle sevmeye, onların damgasını taşıyan yakın tarihle ucundan kıyısından barışmaya yanaşmam. Üstelik bunu bir kusur, bir hazımsızlık olarak da görmem, bilakis bu düşmanlığı kimliğimi belirleyen asli bir unsur sayar ve bundan şeref duyarım.

İT ve mensuplarına olan düşmanlığımın artmasına, daha da kronikleşmesine hizmet eden okumalardan büyük haz alır, bu döneme ilişkin yazılıp-çizilenleri, mantıklı davranma, objektif olma kaygısı gütmeksizin hep kendimden yana kullanmak titizliğiyle izlerim” diyor tarihi gerçeklik adına bile olsa İT hakkında müsbet şeyler söylenmesine tahammül edemediğini ekliyordu. Aslında bu tavır sadece onunla da sınırlı değil. Batılılaşma politikalarına muhalefetin kaçınılmaz bir göstergesi. Şekib Arslan gibi isimlerin bu tür genellemeler içinde yitip gitmesi ise bir başka gerçek. Arslan anılarında hem İttihat Terakki Cemiyeti’ni eleştiri hem de devrin şartları içerisinde adaletli bir değerlendirme yapmaya çalışır: “İttihat ve Terakki’nin adamları iyi niyetli olmalarına rağmen çok tecrübesizlerdi. Liderlerinin çoğu olayları tecrübe etmemiş, hadiselerin içinde yoğrulmamış gençlerdi.-Kendileri için dahi- hiç beklenmedik bir anda hükümetin idaresini başarıyla ele geçirmeleri başlarını döndürmüş, zafer sarhoşluğuna kapılıp başkalarını hafife almışlar ve her şeyi yapabileceklerini düşünmeye başlamışlardı. Ama aslında güçlerini aşan zorluk ve problemlerle karşı karşıyaydılar”(s.34-35) Osmanlı toplumunun iç çürümesi, ayrılıkçı hareketler, etnik kibirler gibi etkenler yanında İttihat Terakki’nin İmparatorluk coğrafyasını Türkleştirme siyasetinin de imparatorluğun tasfiye sürecini hızlandırdığı tespitini yapar Arslan: “İttihatçılar kötü yönetimlerine ve devlet dahilindeki Türk olmayan unsurları düşmanca davranışlarla küçümseme siyasetine arka çıkıyorlardı. İttihatçı cemiyete, hiç hoşlanmadığı birçok bozguncu unsur katılmıştı. Yeni yönetim, hükümette eskiden beri görev yapan memurların çoğunu görevden almış, yerine kendi cemiyetlerinden gençleri atamıştı. Yönetimde etkisi bulunan birçok kimseyi üzmüşlerdi. Bunların hayatlarını kazanmalarına engel olmuşlar, birçok kişinin hatırını kırıp nefretlerini üzerlerine çekmişlerdi. (…) İttihatçılar batılılaşmaya eğilimli olduklarını gösterip dini meselelerde lakayt davranıyorlar, zaman zaman dine aykırı görüşler beyan ediyorlardı” (s.37)

İttihat Terakki içinde özellikle Cemal Paşa’yı Suriye’de görevli yıllardaki hırslı yönetimi ve askeri kabadayılıkları nedeniyle eleştirir Şekib Arslan. Cemal Paşa ile Kanal Harekatına katılan Arslan kısa sürede Cemal Paşa ile bölge halkı arasında aracı konumuna gelir. Cemal Paşa’nın Şam’dan onlarca yüzlerce kişiyi sürgüne göndererek onların yerine Türk ailelerini yerleştirme kararı ile ilgili olarak söyledikleri çok ilginçtir. Cemal Paşa’nın uygar bir iç siyaset güdebilecek meziyette biri olmaması nedeniyle zor kullanma, yıldırma gibi yöntemlere başvurmasının Türklerle Araplar arasında kin ve nefret uyandırdığını belirterek şöyle sürdürür ifadelerini: “Cemal Paşa’nın Suriye’de takip ettiği siyaset, Osmanlı Devleti ve İslâm aleminin başına gelmiş en büyük felaketlerden biridir. Olayların birinci dereceden sorumlusu Cemal Paşa’dır, ancak Talat ve Enver de ona istediğini yapma fırsatı verdikleri için sorumludurlar Yanlışlığı açık olmakla birlikte eğer Paşa’nın yaptıklarının doğru olduğuna inanılıyorsa onlar da sorumludur. Eğer bazılarının sandığı gibi, Paşa’nın yanlış yaptığını bildikleri halde sonradan onu suçlayıp görevden alabilmek için bu olayı kullanmak maksadıyla izin vermişlerse yine sorumludurlar. Her ikisi de arkadaşımdır ve savaş boyunca da savaştan sonra onlar gibi Türk arkadaşım olmamıştır ama arkadaşlığım düşüncelerimi söylememe engel değildir.(…)Talat da Enver de Cemal Paşa’yı gelecekte sorumlu tutabilmek için Suriye’deki uygulamalarında kasıtlı olarak başına buyruk bırakmışlardır. Yoksa Paşa’nın yaptıklarının ne akılda, ne törede, ne kanunda, ne de siyasette yeri vardır.” (s.101-102)

Şekip Arslan,  hatıraların tamamen öznelliğe gömülerek oluşturabileceği türün kendine özgü pürüzlerinin altından başarıyla kalkıyor. Daha ilk sayfalardan, itibaren olaylara devlet aklıyla değil adalet aklıyla algılamış bir yazarla karşılaşıyorsunuz. Zulmü hep taze kalmış Cemal Paşa Suriye’deki görevinden alındıktan sonra İstanbul’da Şekip Arslan’la karşılaştığı zamanların anlatıldığı sayfalarda görebilmek mümkün.

İttihat Terakki’nin merkezindeki yöneticilerin “Turancı grubun şerrinden” çekindikleri için Cemal Paşa’nın başına buyruk şiddet siyasetine dokunamadıklarını da ifade eden Şekib Arslan İttihat Terakki yönetiminin başka yerlerdeki pervasızlıkları üzerinde Çanakkale Savaşı’ının etkili olduğunu belirtir. Bu gerçekten şu ana kadar yapılmamış bir tespittir. .Bu gün bizim ağırlıklı olarak Süleyman Nazif ve Mehmet Akif perspektifindeki bakışımızdan oldukça farklı Şekip Arslan’ın bakışı. Rivayet edilir ki Çanakkale Savaşı ile ilgili şiir yazıldığında Süleyman Nazif “Allah’ın şehitleri varsa Allah’ın şairleri de var” demiş. İşte bu şehit ve şiir eksenli okumanın dışında bir okuma için Şekip Arslan’a kulak vermenin tam zamanı: “ Türkiye Çanakkale savaşında büyük orduları yendikten sonra, memlekette idareyi ele alanlar her istediklerini yapabileceklerini zannettiler. Öyle anlaşılıyordu ki Cemal Paşa ekibi Suriye’deki Arap ruhunun hakkından gelme sözü vermişlerdi. Bu yüzden benzeri görülmedik bir siyaset uygulamaya başladılar. Cemal Paşa bazı kişileri Kudüs’e bazı kişileri de Anadolu’ya sürmüştü. Ama çok geçmeden kendilerini af etmiş ve ülkelerine dönmelerine izin vermişti. Aradan bir yıl geçtikten sonra Cemal Paşa yeniden aynı uygulamayı başlattı. (…) Sürgün olayına benzer bir durum Cemal Paşa’nın bazı kişileri idam etmesi olayıdır. Kanatimce Çanakkale zaferi olmasaydı  Cemal Paşa böyle bir şey yapamazdı.(s.98-99) 

Tekrar etmeyi seven Şekib Arslan anılarının birkaç yerinde bu olaya değinirse de Çanakkale Zaferi Sarhoşluğu başlıklı bölümde bunu derli toplu olarak aktarır: “Çanakkale zaferi İttihatçı yöneticiler arasında bir sarhoşluğa yol açmıştı. Bu sarhoşluk yüzünden hiç alışılmadık kararlar aldılar. Kadınlardan peçe mecburiyetinin kaldırılması bunlardan biriydi. Bu karar Çanakkale zaferinin akabinde alınmıştı Aynı şekilde Suriye’nin Türkleştirilmesi ve Arap milliyetçiliğinin kökünün kazınması da bunlardan biriydi. Bunun için buldukları yöntem, tanınmış birçok ailenin sürgüne gönderilmesi oldu. Böylece köklü aileleri güçten düşüreceklerini ve Suriye’yi Türkleştirme hedefini gerçekleştireceklerini zannediyorlardı. Enver katılmıyordu ama bu Cemal’in fikriydi. Üstellik İstanbul’daki birçok kişi Cemal’in fikrini uygun bulmuştu, çünkü o günler Cemal’in yıldızının parladığı günlerdi ve kendisi İstanbul’dakilerin umudu olmuştu.”(s119)

Başta Cemal Paşa olmak üzere çeşitli kişi ve olaylarla, yaptıklarıyla hesaplaşma cesaretini gösteren Şekip Arslan’ın anılarının daha iyi anlaşılması için mutlaka Batı’ya Karşı İslam kitabının da okunması gerektiğini hatırlatarak onun anılarının son cümlelerine kulak verelim:

Şahsen tanıdığım, gözümle görüp kulağımla işittiğim bu kişi ve olaylar hakkında anlatmak istediklerim bunlardan ibarettir. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında olan biteni öğrenmek isteyen yeni nesiller için umarım bunların bir kıymeti vardır. Çünkü bunlar ilk elden bilgilerdir.

İnsanlar şunu tecrübe etmişlerdir: Olayların üzerinden zaman geçip perdeler çekildikçe anlatılanlara bir şeyler katılır ve ya bir şeyler eksiltilir. Gönüllerdeki tasavvurlar olayları o kadar saptırır ki, gün gelir gerçekler bir yöne, anlatılanlar başka bir yöne gider ve tarih uydurma hikayelerle dolar taşar.

Görmeyene haber vermek olayları bizzat görüp yaşayanın boynunun borcudur. Bu borun, güzele anlatılıp iyice ölçülüp biçilmek suretiyle eksiksiz ödenmesi gerekir.

Her şeyin ilmi yalnız Allah katındadır”(s.195)

Şekip Arslan’ın anılarını kaleme alırken; unuttukları, eksik hatırladıkları, yanlış hatırladıkları, başka okuduklarıyla harmanlayarak hatırladıkları olabilir. Bütün bu olasılıklar bir yana anılarda haklı çıkmanın hüznü, acının bendinden geçmenin sızısı var. Bir yıkım yangını üzerine kuruyor sözünü. Kardeşi oluyor saklısında taşıdığı sözcüklerin. O yoğun yaşamından damıtılmışlık bundan biraz da. Anılarını hayatın içinden ağıp gelen bir deyileniş olduğunun bilinciyle yazmış. Onun hafıza yurdunda gezinirken bunu daha iyi anlıyorsunuz. Onun hesaplaşmasını adaletlice yapma tarzının günümüz anı yazım biçimlerine katacağı seste önemsenmelidir.

İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları: EMİR ŞEKİB ARSLAN. Klasik Yayınlar, İstanbul, 2005

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim