Gerçekten laik bir rejim, din ve mâbedler icâd edemez; cemevleri de!

25.11.2008 11:40

Selahaddin E. Çakırgil

Alevîliğin, -Hz. Ali’yi sevmek, tarafdar olmak ve bunun bedelini ödemek manâsında- İslam tarihi ve kültürünün malı bir terim olduğunu dünkü yazının ana fikri olarak yine hatırlayalım.

Dünkü yazımın sonuna (habervaktim.com’da) birisi, moralimiz bozulmasın, zamanı gelince onlara vereceğimiz cevabın örneğiYavuz Sultan Selim atamızdır’ yorumunu; bir diğeri de, ‘Türkiye alevîlerini Hz. Ali ile ilişkilendirmenin gerçeğe karşı işlenen bir cinayet olduğunu’ yazmış.. Bir okuyucu da, (haksoz.net’te) ‘alevîlik Ali’yi sevmekse hepimiz alevîyiz..’ gibi bir yaklaşımı eleştirmiş ve ‘alevîliği en çok da sünnîliğin şekillendirdiğini’ yazmıştı, gerçek alevîlerin nasıl olması gerektiğini belirtip, kendisinin ‘alevî olmadığı’na yemin-billah ederek!.

Genelde, muhtevası İslamî olan bu gibi siteleri takib edenlerin çoğunun da aynı eğilimde oldukları ve yorumlarının terminolojisinden de anlaşılabiliyor. Bu açıdan daha bir ilginç.. Halbuki, gündemde olan bu konuya eğilirken, bir hedefimiz de, bu gibi konulara aslî kökü unutmadan, zaman ve mekan dilimlerini gözden geçirerek, yarınları inşa etmeyi hatırlatmaktı.

Kaldı ki, dünkü yazıda, alevîlik konusuna, genel hatlarıyla ‘sünnî’  olarak isimlendirilen büyük ekseriyetin de, ‘alevî’ denilen kesimlerin de, tarihten gelen tortulardan uzaklaşarak, Kur’anî ve nebevî bir hassasiyet ve adâlet anlayışıyla bakmaları gerektiği de vurgulanmıştı..

Ve tekrar edelim ki, ‘alevîlik’  konusundaki anlayışlar, en çarpık şekliyle karşımıza belki de Türkiye’de çıkıyor.. Ve bu tablonun suçlusu, tek taraf değil.. ‘Alevî’leri müslüman saymayan ve onlar müslüman olmak isterse, önce başka ‘ehl-i kitab dinleri’ne girmeleri ve sonra ‘müslüman olabilecekleri’ gibi, hiçbir ciddî temele dayanmayan görüşlerin sadece halk rivayetlerinde değil, ‘avam’a hitab eden bazı yazılı-yayınlarda bile yer aldığını gözönüne getirirsek, mes’elenin çetinliği daha iyi anlaşılabilir..

Üstelik de, kendisini sünnî müslümanlığın / hattâ, münhasıran hanefî mezhebinin hâmisi ve uygulayacısı gösteren bir Osmanlı ile, -başlangıçta, seçkin bir sünnî olan Şeyh Safiyuddin Erdebilî’nin birkaç nesil sonraki torunu Şah İsmail’den itibaren- alevî-şiî motiflere dayanan ve kendini şia’ın hâmi ve uygulayıcısı gösteren Safevî Sultanlığı arasındaki rekabet de bu ayrışmada ayrı bir rol oynuyordu, elbette.. Asırlarca süren bu saltanat rekabetleri, her iki tarafın halk kültüründe de derin kültürel ve folklorik etkiler bırakacaktı,  bıraktı da..

Bugün, Osmanlı da yok, İran’daki Şahlık sistemi de!.. Osmanlı’nın yerinde bir laik TC rejimi var; İran’da ise, bir ‘İslamic’ cumhuriyet, İİC bulunmakta.. Ama, kemalist/laik güçler, Türkiye’deki ‘alevî’halkın, İran’daki şiî müslümanlarla ve onların gerçekleştirdikleri İslam İnkılabı’yla tanışmaması ve gönül birliğine kavuşmaması için elinden geleni yaptı, yapıyor..

Ve ilgi çekicidir, ‘alevî’lerin geçmiş asırlarda hep, İran Şahlığı’yla bir gönül bağları olmuş ve bu yüzden de, baskılara maruz kalmış, en ücra, verimsiz ve sarp yerlerine çekilmeye mecbur edilmiş, toplumun ana gövdesi dışına itilmişler ve asırlarca, yolsuz, mescîdsiz, medresesiz, hocasız, âlimsiz, yayınsız- kitabsız bırakılmışlardı.. Düşünelim ki, bizdeki milyonlarca ‘alevî’nin İslam hakkındaki temel bilgileri Hz. Ali, Fâtıma, Ehl-i Beyt, 12 İmam , Huseyn veya Kerbela gibi kavram ve kilid isimlerle sınırlıdır.. Değil İslam’ın bütünü hakkında, şia hakkında da bilgileri yoktur. Bu kitlenin yazılı kaynaklarının olmaması büyük problemlerden..   (Tarif gereği alevî olan Caferî’lerin bu tip ‘alevî’lerden ayırmak gerekiyor elbette!. Çünkü, Caferîliğin çok geniş ve derin yazılı kaynakları vardır.. )

Alevilerin bu problemlerinin çoğu, o dışlanmaların, o mahrum bırakılışların acı meyvesidir.

Uygulamalarıyla büyük sünnî kitlelerin rahatsız olacağını bilen kemalist/laik rejim, onlara karşı bir halk tabanı oluşturmak için, ‘alevî’lere dayanmış ve onlar da kendilerine, geçmişteki uygulamalara göre, nisbî olarak epeyce geniş bir hareket ve fiilî hâkimiyet alanını taktik gereği açan  laik/ kemalist rejime sımsıkı tutunmuşlardı.  

Şimdi sünnî kitle, kendi üzerindeki baskıları dağıtmaya çalışırken, kemalist güç odakları da alevîleri öne sürerek yeni gerilimler oluşturmaya çalışıyor. Hattâ, ulusal ve uluslararası bazı güç odakları ‘alevî’leri ateist ve ‘alevî’liği ayrı bir ‘din’ gibi bile göstermeye kalkışıyorlar.. ‘Bizim Ali’miz arabın olan Ali değildir, başkadır..’  diyenler bile zuhûr etti..

 (Bu ayrı ‘din’ algılamasına, Batı kültüründe, din ve mezhebin, genelde ‘religion’ kelimesiyle ifade edilmesinin etkisi de unutulmamalı.. Katolik, ortoodoks ve protestanlık mezhebleri,  kendilerini ayrı bir religion/ din/ mezheb ve kiliselerini ayrı dinlerin mâbedleri sayarlar.)

Buna karşı alevîler içinden de tepkiler yükseliyor elbette.. Fermanî Altun’nun liderliğini yaptığı hareketten ayrı olarak; 15 sene öncelerine kadar katı kemalist/ laik  bir çizgide olan (alevî dedesi) Prof. İzzeddin Doğan bile, son yıllarda ‘Allah’a inanmayan, Kur’an’ı, Hz. Muhammed’i ve Ali’yi kabullenmeyen bir alevîlik nasıl olur?’ demek noktasına gelmiştir..

Ama, bu hususta, kemalist/ laik rejimin koyduğu kurallara göre hizmet için kurulmuş olsa bile, Diyanet İşl. Başk.lığı, kendisini oluşturan cenderenin dışına çıkamamış ve sadece sünnî halkı, laik rejime itaat dairesi içinde tutmaya çalışmakla kalmayıp, ‘alevî’lerin dışlanmasına, dolayısiyle de laik rejimin o halk tabanının korunmasına dolaylı olarak hizmet etmiştir..

 

*Gerçekten de laik bir rejim, dinler ve mâbedler icad, kabul veya reddedemez!.

Halbuki, ‘alevîlik’ İslam içi bir yorum farklılığı mes’elesidir.. Bu konuyu halletmek de müslümanların üzerine farzdır.. Laik rejim daha bir zehirlemiştir, bu konuyu.. Ondan şifâ da beklenemez..

Böyleyken..  Kendilerini ‘alevî’ olarak niteleyen ve gerçekte ise ‘ateist’ olanların, ‘alevîliği’  ayrı bir din gibi gösterme ve tanıtma çabalarına laiklerin sıcak bakmasına şaşmamalıdır.. Ama, bir kısım ‘alevî’ kuruluş ve cemaatleri de, mescidleri kabullenmeyip, kendilerine ‘cemevi’ denilen mâbed’ler kurduklarını ve bunların laik rejimce tanınmasını istemekteler..

Mescid / câmilerin herhangi bir mezhebe aidiyetinin yanlışlığı bir yana.. Dünyada, Türkiye dışında, sayıları 200 milyonu aşan şiî müslümanların hiçbir topluluğunda, böyle bir mescid / câmi karşıtlığı ve ‘mescid’ yerine başka bir terim kullanıldığını, çalgı ve semah gösterilerinin ibadet gibi telakkî edildiğini, o yerlere mâbed denildiğini hiçbir yerde görmedim..  

Şiî diyarlarında  mescidlerin yayında sosyal faaliyetlerin yapıldığı yerler vardır, adına  ‘Huseyniye’ denilir.. Orta Asya’ya kadar uzanan sünnî toplumlarda da, benzer mekanlara  ‘Muhammediye’ denilir. Bunlar Anadolu’daki mescidlerin yanında bulunan köyodalarının fonksiyonlarını görürler.. Cemevleri de böyle bir fonksiyon ifa edebilir, ve orada ibadet de edilebilir, bütün yeryüzü namazgâhdır, müslümanlar için.. Ama, birileri ‘burası bizim mâbedimiz’ der ve laik rejim tarafından bir ‘mâbed olarak tanınmasını isterse, müslümanların temel kitabı Kur’an’da,  ‘ehl-i kitab’ın mabedlerinin isimleri açıktır.. Bizim mabedimizin ismi de Mescid’dir. Bu görmezlikten gelinip, yeni bir mâbed isimlendirmesi, toplumun bünyesine dinamit koymaktır, derin bir gönül kopukluğunu kabullenmek ve hattâ hedeflemektir. Gerçek laik bir rejim, yeni dinler veya yeni mâbedler oluşturamaz, tanıyamaz. Tanırsa, bu, devlet / rejim eliyle din ve mâbedler dayatması olur..

Esasen, bir emperyalist  dayatması olan laik rejim, evvel-emirde, müslümanların temel inançlarından ve onun sosyal kurumlarından elini çekmelidir.

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim