1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Gerçek Hür İnsan, Fir’avunluk Önünde Başeğmez..
Gerçek Hür İnsan, Fir’avunluk Önünde Başeğmez..

Gerçek Hür İnsan, Fir’avunluk Önünde Başeğmez..

Kutsala karşı bir savaş cebhesi olarak siyasî sistemini de geliştiren ve darbelerle iktidar elegeçiren laik görüşlü kadrolar, kendisinin de bir kutsala muhtaç olduğunu, bunu temin edemezse, kendi ayakları üzerinde durmasının mümkün olamıyacağını farketti.

A+A-

Selahaddin E. Çakırgil'in Yazısı:

İnsan, diğer canlılar gibi nefes almak, yemek, içmek, uyumak gibi fıtrî ihtiyaçlardan ayrı ve artık olarak, inanmak ve kutsamak gibi ihtiyaçlarla da yaratılmıştır.

Bu bakımdan, ’Ben hiçbir şeye inanmıyorum’ diyen kişi de, hiçbir şeyi kutsamadığını söylese bile, en azından kendi nefsini, kendi hayallerini kutsamak ve bir takım uyduruk inançlar peşinden gitmek ihtiyacını hisseder.

İnanç ve inanma ihtiyacı ve kutsala erişmek duygusu insan hayatında bu kadar derin, köklü ve vazgeçilemez bir temele dayanır. Ancak, insan hayatının bu kadar derin ve esaslı bir mütemmim cüz’ü / ayrılamaz temel parçası olan bir unsur,  kötüye kullanılma tehlikesini de beraberinde bulundurur. İnsanlık tarihi, bu tehlikenin yığınla örnekleriyle doludur. Nitekim, vahy-i ilahî kaynaklı bütün dinlerin ortak ismi olan İslam, geçmiş peygamberler eliyle de, insanlığa ilahî kelâmı, emri veriyordu, ama, toplumların bozulması, o ilahî emirlerin çarpıtılması veya kötüye kullanılması durumu ortaya çıktığından dolayı, Hz. Peygamber (S) eliyle bir kez daha hatırlatılmış, geçmişteki sapma ve çarpıtmalar bu yolla tashih edilmiştir.

İnancın ve kutsalın kötüye kullanılması örneklerinin en korkuncunu ve sistematik şekilde olanını asırlarca yaşamış olan katolik Avrupa toplumları, o cendereden çıkabilmek ve Ruhban sınıfının toplum üzerinde krallarla birlikte yönetme hakkı olduğuna dayalı inancı ve Kilise kurumunun toplumu ezen ağır baskısını kısıtlayabilmek ve asırlarca süren bu tahakküm odaklarından kurtulmak için, bir taraftan Ruhban sınıfının tahakkümüne son veren protestanlık gibi bir yeni mezhebî inanç hareketi ortaya çıkarırken; diğer taraftan da, Kilise’nin siyasî iktidarlara karışmasının yolunu kesmek için laik / sekuler bir dünya kurmak gibi bir başka çareye de tutunmuştur.  Bu, o inanç sisteminin ve tahakküm kurumunun açmazlarından- çıkmazlarından kurtulabilmek için, aklî bir zafer olarak da görülebilir.

Ancak, Avrupa’daki Ruhban sınıfının ve Kilise kurumunun o inanç tahakkümüne karşı, aklın bir zaferi ve çıkış yolu olarak görülen laikliği, sekularizmi müslüman toplumlarda hakim kılmaya çalışan ve kendi toplumlarının yapılarından ve ihtiyaçlarından habersiz ve de İslam dininin, inanç baskılarına karşı 14 asırdır verdiği mücadeleyi idrakten de yoksun kimseler, Ziyâ Paşa’nın 130 yıl öncelerde, ‘İslam imiş devlete pâ-bend-î terakkî (ilerlemeye ayakbağı) ,/ Evvel yoğ idi, işbu rivayet yeni çıktı..’ beytinde yakındığı üzere, farâzî ve hattâ ütopik bir ilerleme hayali uğruna, saplandıkları aşağılık duygusunun da çırpınışları içinde, Avrupa’dan bir çok kavram ve uygulamaları bir teceddüd /yenilikçilik dini  halinde müslüman coğrafyalarına da getirmeyi kafalarına koymuşlardı.. Bu yapılırken, en başta da laikliği / sekülarizmi de getirmeye kalkışmışlar ve bunu yaparken, Avrupa’da Kilise’nin yaptığı inanç dayatması zulmünden hiç de az olmayan bir zulmü, tepeden inmeci zorbalıklarla müslüman halk’a karşı da uygulamaktan geri durmamış ve böylece, laiklik, halkın kutsalına, kutsal bildiği değer ve inançlara karşı bir savaş cebhesi olarak açılmıştı.

Ama, kutsala karşı bir savaş cebhesi olarak siyasî sistemini de geliştiren ve darbeler yoluyla iktidar mekanizmalarını ele geçiren laik dünya görüşlü kadrolar, kendisinin de bir kutsala muhtaç olduğunu, bunu temin edemezse, kendi ayakları üzerinde durmasının mümkün olamıyacağını hemen farketti ve Hasan Âli Yücel’in bir zamanlar yazdığı‚ ’Bu türlü dinsizlik diyanetimdir benim..’ mısraındaki mantığa uygun olarak, kendisini topluma yeni bir din olarak takdim etmek gereğini duydu. Çünkü, genelde, bir dünya görüşü ve yaşayış tarzı demek olan dinlerin, kutsal inanç ve duygulara dayanmadıkları takdirde toplumların sosyo-psikolojik bünyelerinde kalıcı bir etkisinin olamıyacağı da sosyal araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek idi. Bu yüzden, kendisini topluma bir yeni din gibi sunmak zorunda kalan laiklik de, kendi kutsalını icad etmek, bu kutsalının ikonlarını/ putlarını da ortaya koymak zorundaydı. Nitekim, öyle yapıldı ve bu yeni dinin, laiklik/ sekularizm dininin kurallarına,  kurumlarına, kutsallarına ve ikonlarına karşı çıkanlara 80 yıl boyunca en azgın ve zâlimâne baskılar, işkenceler uygulandı, bu yolda dârağaçları çalıştırıldı, zindan kapıları ve sürgünlerin yolları sonuna kadar açıldı, mazlumların gösyaşları sel oldu, sessiz feryadları âsumanı tuttu. Ve bütün bunlar topluma, en ilkel olduğu düşünülen toplumlarda bile görülemiyecek derecede komik kutsallar şeklinde sunuldu. (Müslüman coğrafyaları denilince, sadece Ortadoğu’dan bahsedilmesi, Osmanlı coğrafyasından bahsedilmesi ilk planda şaşırtıcı gelebilir, ama, unutulmamalı ki, 100 yıl öncelerde, bugünkü gibi, bütün müslümanların ekseriyet halinde yaşadığı coğrafyalarda, bugünkü gibi 55 ülke ve devlet yoktu. Osmanlı  ve İran’dan ve bir ara da Afganistan’dan başka, müstakil/ bağımsız başka bir devletin varlığından söz edilemiyordu; diğer müslüman coğrafyaları ise, ya nazarî olarak Osmanlı’ya bağlıydılar, ya da yabancı (müslüman olmayan) güçlerin, emperyalistlerin sömürgesi duruma düşmüşlerdi.)

Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nda uğranılan ağır yenilgiyle tarih sahnesinden atılmasını takiben, laisizmden beslenen kemalizm, bu açıdan bakıldığında, sadece bir kişi diktatörlüğünü değil, halkımızın inançlarına savaş açan bir ideolojik cebhenin bayrakdarlığını da temsil etmektedir. Laiklik, bu cebhenin, bizim toplumumuzda olmayan bir hayalî baskıya karşı özgürlüğü temsil etmek iddiasıyla dayatılmış bir ideolojik sistem idi. Ama, kısa süren bir uygulamanın ortaya çıkardığı muhalefeti ezmek ve kitleleri bastırmak için, bu ideolojik yapı da kendisini, kutsal ve hattâ bir yeni din gibi göstermek ihtiyacını duymuş ve bunun sonucu olarak, yeni rejimin birinci kişisinin ismini, resmini, büst ve heykelini de, müslüman halka bir resmî ideoloji ikonu halinde dayatmıştır ve bu durum 90 yıldır da sürmektedir. Ve her vesileyle ve her an, her yerde o ikon en öndedir, ama, hele de ölüm yıldönümlerinde, bu dayatmalar daha bir traji-komik tarzda olmaktadır.

Modern bir toplum için utandırıcı sayılması gereken aynı trajik-komik ve utandırıcı tablolar, bu yıl, sözkonusu kişinin ölümünün 75. yılı olması münasebetiyle daha bir yaldızlanarak tekrar sunuldu topluma..

Binlerce örnek arasından, çok basit gibi gözüken ve hemen tarafta yaygın şekilde rastlandığı için, toplumun normal gibi görmeye çalıştığı ve âdetâ tepkisiz kalıp alıştığı örneklerden bir kaçını sıralayıverelim:

E. B. isimli -ve anlaşılan bu gibi konularda hiçbir fikir sancısı yaşamamış, ‘laf olsun torba dolsun..’ kabilinden konuşan- bir ‘Bakan’ kişi, aylarca önce TRT’ye verdiği bir mülâkatta, ‘Kur’an-ı Kerîm hepimizin.. Atatürk hepimizin..’ gibi saçma bir laf etmişti.. Bu laf, çok matah bir şeymiş gibi, daha sonra da, TRT proğramlarda, proğram aralarında, bir spot cümle olarak aylarca tekrarlandı durdu.. Halbuki, ‘Kur’an-ı Kerîm hepimizin!’  denilmesi, ona inanmıyanları inanmaya ilzam etmek, zorlamak gibi, bizzat Kur’an’ın reddettiği bir yaklaşımı sergiliyordu. Kezâ, bir siyasî lider için, ‘hepimizin..’ denilmesi ve bunun TRT ekranlarından aylarca tekrarlanıp durulması da, utanç verici bir dayatma konusuydu.. Çünkü, bir siyasî lider, niye hepimizin olsundu? Vergisini vatandaşların verdiği bir yayın kurumunda, bir siyasî lider, niye, bütün vatandaşların ortak değeri imiş gibi gösterilsindi?

Yazının Devamı…