1. YAZARLAR

  2. Melih Altınok

  3. Gerçeğin rengi gridir
Melih Altınok

Melih Altınok

Yazarın Tüm Yazıları >

Gerçeğin rengi gridir

A+A-

Dicle 2007 yılında Anka’ya verdiği bir mülakatta, PKK’nin eylemsizliğine rağmen TSK’nın operasyon yapmasını eleştirerek “Diğerleri de meşru müdafaa hakkını kullanıyor” dedi. Demokles’in kılıcı da özetle “Ateşkes, meşru müdafaa gibi kelimeler örgütün jargonudur” deyip Dicle’yi mahkûm etti. Ve yasalara göre Dicle’nin seçilme ehliyeti sınırlandırıldı.

Şimdi ilk olarak elde var, baskıcı ve kısıtlayıcı niteliği hakkında hepimizin hemfikir olduğu bir hukuk sistemi ve somut kararı.

Sonra? Kendilerini aldıkları provokatif kararlardan ötürü hayırla yâd etmediğimiz yargı vesayetinin kalelerinden YSK devreye girdi ve 78 bin oyla mazbatasını eline almış Dicle’nin vekilliğini düşürdü.

Buraya kadar olan müesses nizamın klasik salvoları ve demokratların yıllardır mücadele ettikleri, referandumda da yıkılsın diye komplekslerini bir yana bırakıp değişim için yetmez ama evet dedikleri statükonun meşhut suçları.

Peki, bu kısır döngüde mağdur edilen kim?

BDP’nin 12 Haziran seçimlerinde arkaik söylemleri ve popülist çıkışlarıyla tanınan bazı isimlerin de yer aldığı aday listesinde demokratların yüreğine su serpen üç beş isimden biri olan güler yüzlü bir sosyalist. Kürt siyasal hareketinin gerçekten barış yanlısı, demokrat, adam gibi adamlarından Hatip Dicle.

Başka? Elbette ki ovada siyasete dair umutları zedelenen Kürt halkı ve demokrasimiz.

Ne yazık ki mağdurların cephesine yer alan kimi dostlarımız, bu teşhis ve tesbitle yetinmeyip, makul muhalefetin sınırları içersinde arabesk bir isyana ortak olmanın ötesinde analitik bir değerlendirme yaparak çuvaldızla birlikte iğneyi elimize almamıza, çözüm için “ötesine” geçmemize tahammül edemiyorlar.

“Şu son beş on yılda yargı vesayetinin kırılması yolunda irade koyan siyasal iktidara, en azından meşrebinizce uygun bulduklarınızda destek olsaydınız, demokratikleşme hamlemiz hız kazanırdı” diyerek bundan sonrası için ders çıkartmaya çalıştığımızda cevap şak diye yapışıyor suratımıza.

Örnek, mevzu ile ilgili geçen gün twitter’daki tartıştığımız Ahmet Hakan’dan gelsin:

“Gün haksızlık karşısında ses verme günüdür. Haksızlığa uğrayana ders verme günü değil.”

Peki, “yine mi bamya” demeden dediğinizi yapalım. Şimdi yapalım hatta. Bu köşede, bu yazıda:

“Allah belanı vere YESEKA!”

“Kahrolasın AKEPE!”

Üzerine bir de Blok’un milletvekili Levent Tüzel’in ilk elden siyasal iktidarı hedef gösteren açıklamasını, “ekmek de vermeyin bari” diyen bir diğerinin yürek parçalayan demagojisini ya da Allah Allah Ahmet Türk’ün “Kürt halkının yanıtı ağır olacaktır” beyanatlarına güzelleme düzdük mü tamamdır.

Sonrasında gelsin molotoflar, biber gazları. Yeni İbrahim Oruçlar, yeni mayınlı saldırılar, kan, gözyaşı...

Sizi bilmem ama dostlarım, beni hakikaten tatmin etmiyor artık bu kısırdöngü. Kendimi taraf olarak bile hissetmiyorum bu oyunda.

Günü de, “Gerçeğin rengi gridir” diyen Andre Gide’i hatırlayıp, akların ve karaların çarpıştığı mert bir kavganın arenası olarak görmüyorum.

Sorunu, siyasetimin bekasından ziyade halkın iradesinin parlamentoya yansıması olarak gördüğüm için, gözümü, kulaklarımı son çıkışıyla gole giden CHP’ye, “parlamentoda çözme imkânımız var” diyen Bülent Arınç’a, “Devletin içine kümelenmiş odaklar Türkiye’nin değişim dönüşümüne karşı olarak kaos planı devreye sokmuştur. BDP’liler Meclis’e gelerek bu oylunu bozmalıdır” diyerek bir önceki dönemde “Başbakan kızıyor, yoksa...” diye ağızlarını bantlayan AK Parti’nin bölge vekillerine de ders veren Galip Ensarioğlu’na dikiyorum.

Hukuki engelleri bildikleri halde tedbir almamaları ve sonrasındaki açıklamalarıyla sokaktaki şiddetin fitilini ateşlemeleri nedeniyle “krizden mi besleniyorsunuz” eleştirilerine muhatap olan BDP yöneticileri de bu ithamları boşa çıkartmak istiyorlarsa, önlerine türlü türlü setler çekildiği halde kapısından, bacasından girme basireti gösterdikleri parlamentoya itibar etmeliler.

Bayram değil seyran değil Kürt siyasal hareketine omuz veren ulusalcı ittifakın dümen suyunda, statükonun ve YSK’nın sorumluluğunu siyasal iktidara yıkma kolaycılığından yakalarını sıyırıp, yel değirmenlerine karşı harcadıkları mesaiyi doğru adrese kanalize etmeliler.

Ha BDP’nin bu aklıselim perspektife sarılmasına rağmen, Başbakan üçüncü dönem iktidar olmanın rehavetiyle reform sürecinin en önemli ayağı olan YSK ve benzeri yüksek yargı kurumlarında demokratikleşmeyi başka bahara ertelerse, Dicle’den boşalan vekilliği rahat rahat içine sindirirse amenna.

Ben Başbakan’ın ne de vicdanına güvendiğim etkili bazı kurmaylarının, böylesine bir haksız “kazanca” helal diyebileceklerini sanmıyorum.

Ama sanırım sevgili BDP yöneticisi dostlarımız, biraz da bu “bahardan” korkuyorlar.

Çünkü çözüm iradesi, “içine” güvenenlerinin giymeye cesaret edeceği şeffaf bir elbisedir.

Giyin en iddialısını, sizi Meclis’e gönderen Kürtlere bir güzel defile yapın, bizler de şapka çıkartalım, alkışlayalım.

Hem korkmayın, dökülmeye yüz tutan boyandığınız alın yeşilinin altından beliren zemindeki griyi de severiz; hele bir barışın baharında tanıyalım çıplaklığınızı.

melihaltinok@gmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT