1. YAZARLAR

  2. Kürşat Bumin

  3. 'Genlerimizdeki darbecilik' (devam)
Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

'Genlerimizdeki darbecilik' (devam)

A+A-

M. Ali Birand'ın büyük ilgi uyandıran yazısı çerçevesinde bir şeyler karalamaya bugün de devam edeceğim.

Ancak birazdan söyleyeceklerimden bu değerli gazeteciyi her yönü ile karşıma alıyormuşum gibi bir sonuç çıkarılmasını hiç mi hiç istemediğimden bu konudaki düşüncemi birkaç satırla aktarmak isterim.

M. Ali Birand, benim gözümde de değerli bir gazetecidir. Özellikle de "habercilik" açısından. Bugünü kadar tasarlayıp gerçekleştirdiği programlar yıllarca ülkedeki TV yayıncılığının en iyilerinin başında geliyordu. "32. Gün" televizyon izleyicilerini dünyayla tanıştıran programların ilki ve en başarılı olanıydı. Dünyadan birçok şahsiyet ile ilk olarak Birand'ın programlarında karşılaştık. Söylediğim gibi o çok iyi bir "haberci". Ama burası Türkiye olduğu için ne yazık ki bir gazeteci için bu sıfat kâfi gelmiyor! O kişi mutlaka aynı zamanda köşe yazarı da olmalı, kitap da yazmalı... Toparlayacak olursam Birand benim gözümde de özellikle uzun bir dönem işini çok iyi yapmış, yani gerçek anlamda profesyonel bir televizyon programcısıdır.

Bu kadar "övgü"den sonra sıra geldi "yergi"ye!

Birand, yazısında "Emret Komutanım" adlı kitabından bahisle şöyle diyordu: "O kitapla birlikte uyandım. Asker'in siyaset dışına çıkması gerektiğini söylediğim yazılara o zaman başladım. Ve başıma gelmeyen kalmadı."

"Emret Komutanım"ı şöyle bir hatırlıyorum. Hatırladıklarım içinde dünkü yazımda söz ettiğim "reverans" değilse de "reveransımsı" ifadeler de var. Ama muhakkak ki 12 Eylül sonrası "komutanları" konu edinen ilk çok satan kitap olması açısından dönemsel açıdan önemi vardır. Kitaplığımda bulunmadığı ve zamanım da olmadığı için "Emret Komutanım"ı bugün tekrar elime alıp altını çizerek okumak gibi bir niyetim de yok doğrusu...

Ancak Birand, "genlerimizdeki darbecilik" konusunda kendiyle yüzleşmeyi "çok eskilerde, 1980-90'larda yaptığını" söyleyince bu değerli haberci yılları karıştırıyormuş gibi geldi bana. Buradan hareketle de 1998'de İletişim'den yayımlanan "Medyakronik" adlı kitabımı hatırladım. İletişim'den Apo'nun seçip toparladığı Yeni Şafak yazılarımdan oluşan bir kitaptı bu. Bu yazılar içinde adı geçmeyen gazeteci olmadığı için (!) "Bakalım Birand'ın verdiği tarih tutuyor mu?" diyerek kitabı karıştırmaya başladım.

Biraz karıştırınca karşıma çıktı. "2000'li Yıllar, Çakıl Taşları, vs." başlıklı bir yazıda Birand'ın da adı geçiyordu.

90'ların sonunda Genelkurmay Başkanlığı Birand'ın "şeffaflaşma programı çerçevesinde medyaya yönelik ilginç bir program" olarak nitelediği bir yenilik icat etmiş. TSK'nın Ankara ve İstanbul'daki eğitim kurumları ziyaret edilerek, geleceğin komutanlarının nasıl eğitim aldıkları hakkında medya mensuplarına bilgi verilecekmiş. Ziyaretler gerçekleşmiş ve "medya mensupları" başlamışlar izlenimlerini okurlarıyla "paylaşmaya".

Söz konusu yazıda birçok köşe yazarının izlenimlerini gözden geçirmişim. Tahmin ettiğiniz gibi karşılaştıkları eğitim düzeyinden çok etkilenmişler. Etkilenenler arasında M.Ali Birand da var. Konuya ilişkin iki yazı yayımlamış. Birincisinin başlığı şöyle "2030 yılının komutanları yetişiyor". Birand, TSK'nın eğitim kurumlarında artık "öğrenmeyi öğrenmek"in söz konusu olduğunu söylüyor ve bu konuya ilişkin bir generalin sözlerini aktarıyor. Birand'ın ikinci yazısı "2000'li yıllardaki komutanın nitelikleri"ni sıralamış. Bilgisayar, İngilizce, Almanca, Türkçe öğrenmiş, emir-komuta zincirini katıksız uygulayan ve de "Atatürk ilkelerini bir yaşam tarzı olarak kabul etmiş, Türkiye hakkında kesin fikri olan ve ülkesinin gerçek sahibi olduğuna inanan..." bir komutan bu. Bu son alıntı dikkatimi çekmiş olacak ki şu soruyu yöneltmişim: "Ayrıca Birand'a şunu da sormak gerekir: komutanlar niçin 2000'li yıllarda da 'ülkenin gerçek sahibi' olduklarına inanmayı sürdürsünler?" (İyi bir soruymuş doğrusu!)

Bakın Birand'ın yılları karıştırdığını nasıl "yakaladım"(!)

Şaka yapıyorum tabii ki; "Atatürk ilkelerini bir yaşam tarzı olarak kabul etmiş, Türkiye hakkında kesin fikri olan ve ülkesinin gerçek sahibi olduğuna inanan" bir komutan portresi haddinden fazla can sıkıcı olsa da niyetim hafiyelik yapmak değil. Ben Birand'ın 90'lı yılların sonunda (yani "yüzleşmeyi" çoktan gerçekleştirdiği bir dönemde) böyle bir görüşe sahip olmasını da anlıyorum aslında. Neden derseniz, Türkiye on yıl önce (her türden) "vesayet" konusunda -gerçekten- o kadar tatsız bir ülkeydi ki, medya dünyasından bu akıntıya kapılmış olanları da hor görmemek gerekir herhalde... İradeyi dışarıda bırakan ve epeyce kaderci-belirlenimci bir görüş olacak ama, bir ülkedeki siyasal-hukuksal yaramaz sistem -istisnalar dışında- ne kadar iyi meziyetlere sahip olurlarsa olsunlar o sistem altında yaşayan insanları da sonunda şaşırtıyor, sırat-ı müstakimden (Çiller'in "Doğru Yol"u ile karıştırılmasın diye böyle yazıyorum!) ayırıyor. Hatırlayın: Bir Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Emin Yalman doğru dürüst bir demokraside yaşasalar çok daha farklı birer gazeteci olmazlar mıydı. İstiklal Mahkemesi'nde o müthiş savunmayı yapan Hüseyin Cahit, 30 yıl sonra "Kalkın ey ehl-i vatan" diyerek Tan matbaasını yerle bir etmek için halkı kışkırtır mıydı? İstiklal Mahkemesi'nde idamdan dönen liberal Ahmet Emin Yalman hatıralarında aynı olayı iki satırla geçiştirir miydi?

Çünkü demokrasi olmadan demokrat yetişmiyor...

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT