Generaller de ağlar, ayıp değil.. Ne’ye ağlandığıdır, önemli olan..

15.03.2008 02:47

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Evvelki gün, ’Harbokulu’nda yapılan bir tören yansıyordu, ekranlardan..

Ve, ’Harbiye Marşı’ okunurken, gözyaşlarını tutamayıp, Org. Büyükanıt da ağlıyordu..

Itiraf edeyim, o gözyaşları, Büyükanıt’a yakışmıştı, onun dışarıya sert, taşyürekli bir kişiliği olduğu hakkında yansıyan görüntüsünden farklı bir profil oluşturuyordu..  Büyükanıt ağlarken, öteki komutanların da kendilerini zor tuttukları gözüküyordu, ’Komutanımız ağladığına göre, ayıp olmasın, biz de ağlıyalım...’ gibi bir gösteri yapmıyorlardı, herhalde..

Ağlamak, bir çok canlı gibi, insanlarda da tabiî bir haldir ve ayıp değildir..

Dünyaya gelen her insan yavrusu da ağlıyarak gelir.. Başkaları ise, gülerler bu duruma.. Onun için, ârif bir zat, ’Dünyaya geldiğinde sen ağlıyordun, herkes gülerken.. / Öyle bir hayat yaşa ki, dünyadan giderken sen gül, herkes ağlasın... Giderken de, sen ağlar ve herkes gülerse; acı hayat işte odur...’ kabilinden bir söz söylemiş..

Bu bakımdan, dilimize pelesenk olan ’erkek adam ağlamaz, asker ağlamaz..’ gibi laflar, taş yürekli yapmaya vesile oluyor.. Ağlamak ayıp değildir.. Kezâ, askerlerin ağlaması da..

Ağlamak, illâ da bir yenilgi veya kayıp karşısında olmaz; bir büyük sevinç ve insanı şoke edecek çaptaki heyecanlar karşısında da ağlar, insan.. Ama, neye ağlandığı önemlidir..

Büyükanıt’ın ağlamasına vesile olan‚ ’Harbiye Marşı’, ’Plevne Marşı’nın askerî versiyonu.. Gerçi her marşın bir ’militer’  tarafı vardır. Plevne Marşı ise, (miladî 1877-78) ’Hicrî-93 Harbi’nin korkunç bir faciayla sonuçlanan ilk büyük yenilgisi sonunda, Rus Orduları, bütün Balkanlar’ı aşıp, taa İstanbul önlerine, Yeşilköy’e kadar dayanmışlardı..

İstanbul’un Rusya eline düşmesini istemeyen İngiltere’ye Kıbrıs’ın üss olarak verilip, ingiliz yardımıyla Rusya’nın geri oturtulması, işte o günlerin acı meyvesidir ki, hâlâ da kıvrandırır bizi.. O zaman, Rusya için ingilizlerden yardım alınıyordu; bugün bir örgüt için, USA’dan...  

Doğrudur ki, Plevne’de Gâzi Osman Paşa müthiş bir direniş göstermişti, ama, sonunda yenilmiş ve esir düşmüştü.. Plevne Marşı, o büyük facia günlerinde halkın diline yerleşmiş,  halk türküsü gibi anonim bir marş.. Hattâ, mânâsız da.. Çünkü, ’Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?’ gibi sözlerin, o savaşla ne ilgisi vardı? Kardeş savaşı mıydı; o?

Daha mânasız olanı ise, bu marşın, 27 Mayıs 1960 İhtilali’yle ve sonrasındaki facialarla noktalanan CHP tahrikli gösterilerin sembol marşına dönüşmüş olması..

’Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?’ diye başlayan ve iç barış ve kardeşlik yansıtan o terane, sonunda Adnan Menderes ve arkadaşlarının Ordu eliyle idâmının ve daha sonraki askerî darbelerin de işaret fişeği olmuştu.. Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın ’halkın bayram yaptığını’ iddia ettiği, millete kan ağlatan o acı günler, yani...

Bu siyasî karışıklıklar içinde, ’Harbiye Marşı’ da, Plevne Marşı’nın ikiz kardeşi gibiydi..

’Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı (torunları)yız..  /Tûfanları gösteren tarihlerin yâdı (hatırası)yız../ Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti, / Cehennemler kudursa, ölmez nigehbânı (gözetleyicisi)yiz..  / Yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satveti (gücü)nle..  / Göklerden gelen bir ses, sana ne diyor, dinle…’ vs..

Ancak, bu marşta, bir ırkın geçmiş tarih devirlerine atıf var; ’tarihten önce vardık, tarihten sonra da varız..’ gibi tekerlemelere.. TSK, kuruluşunun 4 bin bilmem kaç yüzüncü yıldönümü bile kutlamıyor mu? ’Göklerden gelen bir ses’ten de sözediliyor! Ne kadar objektif!!!

Halbuki, Harbokulu Komutanı Tümg. Tevfik Özkılıç, 18 yaşındaki M. Kemal’in Harbiye’ye kaydolduğu 13 Mart 1899 gününü, âdetâ bir milletin doğuş günü gibi kabul ediyor ve ’Onun, Ortaçağ kalıntısı karanlık bir zihniyeti de yenmeyi başardığını, ırksal ve dinsel ögelere bağlı olmayan, aklın ve bilimin egemenliğinin kabul edildiği Türk ulusunu yarattığını; dehâsıyla ümmet anlayışından laik, üniter, ulus-devlet anlayışına giden yolu açtığını’ vs.. söylüyordu..

Bilmeyenler sanır ki, bir ’kabile şefi’nin çocukları ve diğer kabile mensublarıyla birlikte oluşturduğu bir yeni toplum ve bir yeni devlet ve yeni din ile karşı karşıyadırlar..

Hem, ırkî tarihe ve göklerden gelen seslere işaret eden marş okuyacaksın; hem de, bunları reddeden söylemleri dillendireceksin!.. ’Ortaçağ kalıntısı karanlık zihniyet’ten kasdın ne olduğunu merak etmeye ise, gerek yok.. Kemalist / laiklerin milletimizin inancına karşı en şirretçe usûllerle verdikleri mücadeleleri gözönüne getirenler, bunu anlamakta zorlanmazlar..
Daha da ilginç olan ise, yüzlerce, Harbokulu öğrencisinin, M. Kemal’in okul numarası okunduğunda, hep birden, ’İçimizde..’ diye bağırmasıydı.. Bu numara, ilginç bir numara!.. Çünkü, bu numaranın içinde anlatılanın ne olduğunu kimse anlatamıyor.. Abra Kadabra’nın sihirbazlık gösterilerindeki gibi bir şey.. Akıl adına, en akıl almaz akıl fetişizmi!.

Daha geçen hafta, CNNTürk’de, Taha Akyol’un bu konudaki bir kitabı dolayısiyle, Mümtaz Soysal, Mete Tunçay, Cemil Koçak gibi prof.ların, Akyol, A. Sirmen ve M. Ali Gökaçtı gibi yazarların katıldığı ve Ahmet Hakan’ın sunduğu iki saatlik tartışma proğramında, onun anlaşılamıyacağı bir kez daha ortaya konulmadı mı?

Bu Harbiyeliler, M. Soysal, ’M. Kemal’in daha gençlik yıllarında, bir hedef belirleyip ve bunu bir ’millî sır’ olarak, en yakın arkadaşlarına bile açmadığından, onun herşeyi bir hedefe yönelik olarak yapıp, tarihi yönlendirdiğinden, onun sıradanlaştırılamıyacağı’ndan sözedince; Mete Tunçay’ın, ’bu görüş tamamiyle anakronik/ çağdışı bir görüştür..’ demek zorunda kaldığından haberdar mıydı? Ve, ’İçimizdeeee!!’ dedikleri kişinin, hangi kişi olduğunu, bu akademisyenler bir türlü bilemezken, Harbiyeliler gerçekten biliyorlar mıydı?

Aklın tek yolgöstericiliğinden sözedenlerin, batınîlik  ve hurûfîlik cereyanlarının  laiklik dinindeki  versiyonunu hatırlatan böyle bir tavır sergilemekten kaçınmaları gerekmez miydi?

Ve o Harbiye’liler, ’İçimizdeeee!’ diye bağırırken, içlerindekinin kim olduğunu biliyorlarsa;  sözkonusu kişinin hangi görüntüsü olduğunu ve daha doğrusu, bir kişiyi tanımak için gerekli olan hürr tartışma zemininin olup olmadığını ve onun kendilerine, laisizmin, materyalizmin âdetâ bir ’tanrı’sı gibi sunulduğunu ve de, O’nun adına, ’Harbiye’lilerin, üstelik, ’Harbiyeli aldanmaz!’ sloganlarıyla, defalarca nasıl aldatıldığını ve milletle karşı karşıya getirildiğini ve millete büyük acılar çektirilmesine âlet edildiklerini de düşünebiliyorlar mıydı?

Keza, geçmişteki  nice anlı-şanlı kumandanlarının, ’resmî ideoloji’ye ve ’ikon’laştırılmış isimlere sığınıp, ’Harbiyeli’lerin omzuna basarak ve birbirlerine karşı ne entrikalar çevirerek, nerelere nasıl yükseldiklerine dair, ’28 Şubat’ sürecinde, hattâ bazı Gen. Kur. Başkanları ve diğer en üst komutanların ayak oyunlarından haberdar mıydılar, bu Harbiyeliler?

Büyükanıt, yoksa bu çarpık tablonun labirentlerinden bir mantıkî çıkış yolu bulamadığı için de mi ağlıyordu?  

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim