1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Geleneğin Kökeni ve İcadı
Geleneğin Kökeni ve İcadı

Geleneğin Kökeni ve İcadı

Eski dönemlerden geldiği düşünülen ‘gelenek’lerin aslında yakın geçmişe dayandığı ve bazılarının icat edilmiş olduğunun işlendiği ‘Geleneğin İcadı’ adlı Hobsbawm’ın hazırladığı kitabı Zuhal Özyurt arkadaşımız Haksöz-Haber için değerlendirdi.

A+A-

Eric Hobsbawm, Terence Ranger ile birlikte hazırladığı ve Agora Yayınları'ndan çıkan 'Geleneğin İcadı' adlı kitapta, tarihi olarak eski dönemlerden geldiği düşünülen 'gelenek'lerin köken olarak yakın geçmişe dayandığı, bazılarının da icat edilmiş gelenekler olduğu işlenmektedir. Kitabı Zuhal Özyurt arkadaşımız Haksöz-Haber okuyucuları için değerlendirdi:

GELENEĞİN İCADI -Eric Hobsbawm, Terence Ranger-

Zuhal Özyurt

Hobsbawm'a göre Avrupa'da icat edilmiş geleneklerin sayısında 19. yüzyılın son çeyreğinde büyük bir artış yaşandı. Ulusal bayrak, marşlar, anıtlar, seremoniler, anmalar, kamusal bayramlar gibi ulusal özdeşleşme yaratan sembol ve etkinlikler bu dönemde giderek yaygınlaştı ve yönetenlerin meşruiyet krizine yanıt üretti. Kitapta özellikle gelenek icadının yoğunlaştığı 19. yüzyılın son çeyreğinde üç önemli yenilik vurgulanıyor. Bunlar, gittikçe kilisenin seküler dengi halini alan ilköğretim ve öğretmenler, halka açık törenlerin icadı ve son olarak da kamusal anıtların seri üretimidir.

Kitap yedi bölümden oluşuyor. Her bölümde farklı yazarlardan da yararlanarak İskoçya, Galler, Britanya monarşisi, Victoria dönemi, Hindistan, sömürge dönemi Afrika ve genel olarak Avrupa'da oluşturulan gelenekler incelenmiştir.

Birinci bölümde kavramsal açılımlar ve tanımlamalar yapılmış, daha sonraki bölümlerde ise bu açılımlara uygun tarihsel örneklemelerle bu durum açıklanmaya çalışılmıştır.

1. Gelenekleri İcat Etmek – Eric Hobsbawm

Eric Hobsbawm, tarihi materyalizmi önemseyen bir tarihçidir; eski gibi görünen ya da eski olma iddiasındaki 'gelenek'lerin kökenlerinin yakın geçmişe dayandığı gibi bazen de geleneklerin icat edilmiş olduğu gerçeğinden hareketle geleneklerin yerel ölçekte kurumsallaştığını söylemektedir.

Yazarın öncelediği mesele geleneklerin hayatta kalma şansları değil, ortaya çıkmış ve yerleşmiş olmalarıdır.

'İcat edilmiş gelenek' terimi ile inşa edilmiş ve formel düzlemde kurumsallaşmış, kolayca izi sürülemeyecek bir şekilde, kısa ve belirlenebilir bir zaman diliminde –belki de birkaç yılda- ortaya çıkmış ve büyük bir hızla yerleşmiş 'gelenekler' kastedilmektedir.

Yazar bu kavramın, alenen ya da zımnen kabul görmüş kurallarca yönlendirilen bir ritüel, sembolik özellik sergileyen, geçmişle doğal bir süreklilik hali varmış gibi tekrarlar içeren ve bu yolla belli değerler ve davranış normları aşılamaya çalışan bir 'pratikler kümesi' olarak algılanması gerektiğini düşünmektedir. Ve yazar yeni geleneğin eklendiği tarihsel geçmişin mutlaka uzun bir geçmişe dayanması gerekmediğini; geçmişle bağları koparan devrimlerin ya da hareketlerin kendilerine ait bir geçmişi olduklarını söyler. Hobsbawm, yine bu kavramı tasvir ederken belli bir tarihsel geçmişe referanslar bulunmakla beraber, ileri sürülen sürekliliğin büyük ölçüde yapay ve uydurma bir nitelik taşıdığını özellikle vurgular.

Yazar 'gelenek'i (tradition), 'geleneksel' denen toplumlara hakim olan 'görenek'ten (custom) açıkça ayırmaktadır. İcat edilmiş olanları dahil olmak üzere bütün 'gelenekler'in amaç ve özelliğinin değişmezlik olduğunu; gönderme yaptıkları geçmiş ya da icat edilmiş geçmişin, tekrar gibi, sabit pratiklere dayandığının altını çizer. Geleneksel toplumlardaki 'görenek'in ise hem motor hem de teker işlevi görerek hayatın değişimiyle uyum içinde olduğunu belirtmektedir. 'Görenek'in kendini değişmez kılamayacağını, çünkü 'geleneksel' toplumlarda bile hayatın değişmez olduğunu aktaran yazar; 'görenek' yargıçların yaptıkları bir şey iken, 'gelenek' ise cübbe, peruk vb. gibi yargıçların asıl eylemini sarmalayan ritüelleştirilmiş pratiklerdir diyerek durumu kısaca özetlemiştir. Yazar ikinci ayrımı 'gelenek' ile sembolik bir işlevi olmayan 'temayül' (convention) ya da rutinler arasında yapmaktadır. Ve dolayısıyla işlevlerinin, meşruluklarının ideolojik olmaktan ziyade teknik olduğunu söyler. (Marksizan terimlerle söylemek gerekirse diyen yazar ;üst yapıdan çok alt yapıya ait bir terimdir diyerek net ayrımını yapar.)

Yazar, bazen yeni geleneklerin eskilerine yamanarak oluşturulabildiğini, bazense resmi ritüel, sembolizm ve ahlaki nasihatin engin ambarından ödünç alınarak düzenlenebildiğini ifade eder. 'Mevcut alışılmış geleneksel pratiklerin – halk şarkıları, fizik güce dayalı yarışmalar, nişancılık- yeni ulusal amaçlar doğrultusunda değiştirilmiş, ritüelleştirilmiş ve kurumsallaştırılmıştır' diyen yazar ulusal marşların (ilkinin 1740 tarihli Britanyalıların olduğunu söyler), ulusal bayrakların, ulusun, ulusal hareketlerin ya da devletlerin parçaları olarak ortaya çıktıklarını ifade eder.

Yazarın tespitleri, 1000 yıllık Türk tarih efsanesinın icadı, Türk ırkının icadı gibi T.C. resmi ideolojisini takviye eden geleneksel icadların nasıl üretildiğini de aklımıza düşürmektedir. Türk ırkı veya Türk tarih efsanesi yerine, Kürt ırkı veya Kürt tarih efsanesini de koyabilirsiniz.

Özellikle sanayi devrimi sonrası topluma odaklanan yazar, bu dönemde icat edilmiş ve birbiriyle iç içe örtüşen üç tip gelenekten söz etmektedir:

  1. Toplumsal birlik/beraberliği ya da gerçek veya yapay cemaatlere grup aidiyetini oluşturan veya sembolize eden gelenekler.
  2. Kurumları, statü ya da otorite ilişkilerini oluşturan veya meşrulaştıran gelenekler.
  3. Ana amacı toplumsallaşma, inançların, değer yargılarının ve davranış teamüllerinin aşılanıp aktarılması olan gelenekler.

Yazar b ve c tipindeki geleneklerin bilerek tasarlandığını; a tipindeki geleneklerin daha yaygın olduğunu vurgular. Yazar eski gelenekler ile icat edilen gelenekler arasındaki belirgin bir gözlemden bahseder. Eski olanların özgül ve toplumsal geleneklerle sıkı sıkıya birbirine bağlı iken; icat edilmiş geleneklerin son derece muğlak ve genel olduğunu söyler. Mesela Hindistan hükümetinin resmi yorumuna göre; 'ulusal bayrak, ulusal marş ve ulusal arma, bağımsız bir ülkenin kendi kimliği ve egemenliğini rotaya koyan üç semboldür ve bu sayede derhal saygı ve sadakat uyandırırlar. Kendi başlarına, bir ulusun bütün arka planını, düşüncesini ve kültürünü yansıtırlar.' Yazar örnek olarak Biritanya'da ulusal marş okunurken ayağa kalkmanın, Amerikan okullarındaki bayrak merasiminin zorunlu olduğunun altını çizer.

Hobsbwm, icat edilmiş geleneklerin mümkün olduğunca grup birlikteliğinin oluşması ve meşrulaştırılması için tarihe başvurduklarını belirtir. Devrimci hareketlerin yeniliklerini bir 'halk' geçmişine (Saksonlara karşı Normanlar) devrim geleneklerine ve kendi kahramanlarına referansla sağlamlaştırmışlardır.

İcat edilmiş geleneklerin bir çeşit toplumsal mühendisliğe ait pratikler olup, asıl olanı geriye itme ve gizleme çabasını da bünyesinde taşıdığına vurgu yapmıştır. Hobsbawm, 'Küçücük bir elitin dışında, bırakın sadece konuşulmayı, okullarda öğretilecek ve yazılacak standart ulusal diller, çok kısa bir zamanda yaratılmış olan kurgulardır. Flamanca dili üzerinde çalışan bir Fransız tarihçinin gözlemiyle, bugün Belçika'da öğretilen Flamanca, anne babaların çocukken kendileriyle konuştukları dil değildir. Modern 'Fransa' ve 'Fransız' kavramında tarihsel ya da başka ne tür süreklilikler bulunursa bulunsun bu kavramların kendilerinin kurgusal ya da icat edilmiş bir öğe içermek zorunda olduğunu' belirtir.

Kitapta bugünün ulus devlet, ulusal semboller, milliyetçilik gibi kavramlar incelendiğinde üzerinde düşünülmüş ve icat edilmiş bir dolu geleneğe dayandırıldığına özellikle dikkat çekilmektedir.

2. İskoçyanın Hıghland Geleneği – Hugh Trevor-Roper

Yazar bu makalesinde 'İrlanda'nın artığı, döküntüsü, ırksal ve kültürel bir kolonisi' olarak nitelendirdiği İskoç'ların icat ettikleri geleneklerin 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında aşama aşama gerçekleştiğini belirtir:

Bu aşamalardan itibaren inanılmaz uydurmaların devreye girdiğini belirten yazar bazı tespitlerde bulunur. Yazar; İskoçya'nın Kelt, İrlanda'ca konuşan Highlan'lilerinin M.Ö. beşinci yüzyılda buraya yerleşmiş istilacılar olmayıp, İskoçya'da çok eski bir mazisi bulunan, aslında Roma ordularına direnin Kaledonyalılar oldukları ve geçmişte çok yaygınlaşmış bir efsane olduğunu belirtir. (Bu efsane İskoç antikacısı, göçmen papazı olan Thomas Innes tarafından 1729'da çürütülmüş Ancak aynı efsane 1760'larda aynı soyadı taşıyan iki yazar tarafından yeniden ortaya sürülmüş. -James Macpherson, John Macpherson-)

Yazar, İrlanda'ca konuşan Keltlerin İskoçya'ya gelmelerini, tarihsel olarak belirlenmiş tarihten dört yüzyıl öncesinde gösteren ve İrlanda edebiyatının İskoçlar'dan çalındığını ileri süren çarpıtıcı uydurmalarının, İskoç tarihinden temizlenmesinin tam bir yüzyılı aldığının altını çizer. Ancak bu arada İskoç Highland'lerinin haritada yer etmelerini de sağladıklarını belirtir.

Aynı durumun kılık-kıyafet konusunda da yapıldığını aktaran yazar, Hidhland giysisi olan 'ekose etek ve gayda'nın 18. yüzyıl İskoçya'sında bilindiğini, öncesinde bilinmediğini ve bunun geleneksel bir Highland giysisi olmaktan ziyade 1707 sonrasında bir İngiliz tarafından icat edildiğini aktarır.

1775-1780 arasında Britanya Hükümetinin bu uydurma Highland kültürüne dair ciddi yasaklamalar getirdiğini belirten yazar, kültürün tükendiği bir sırada Highland soylu sınıfının başlattığı romantik moda akımı ve İngiliz Hükümetinin Higland alayları oluşturma girişiminin her şeyi başa döndürdüğünü anlatır.

Yazar son olarak Higland geleneğini yaratanlar (bu kişiler: James Macpherson ve Sobieski Stuart) ki aralarında benzerlikleri şöyle sıralar: Her ikisinin de Kelt Highland'lerinin geçmişinde bir altın çağ hayal ettiler. Her ikisi de belgelerinin, kanıtlarının bulunduğunu iddia ettiklerini, kendi teorilerini desteklemek için yazınsal hayaletler, uydurma metinler ve yanlışlanmış bir tarih yarattıklar.

3. Bir ölümden bir bakışa:
Romantik dönemde Gal geçmişinin peşinde- Prys Morgan

Yazar Galler'de on dokuzuncu yüzyılın başlarında neler yaşandığı ve neler yapıldığı konusunda birçok tarihsel ve kültürel olaya dikkat çekerek, örneklemeler vererek konuyu açıklamaya çalışmış, ve bunların sebepleri üzerinde durarak bazı tespitlerde bulunmuş. Bu tespitlerde yazar, Galler'in neredeyse bütün pitoresk (resim konusu olmaya elverişli, resimce) geleneklerinin artık bir kenara bırakıldığını; Galli'lerin İngilizleştiğini; bu dönemde Galli bilginlerin ve vatanseverlerin geçmiş dilbilimsel, edebi ve tarihsel gelenekleri yeniden keşfettiklerini, geleneklerin yetersiz kaldığı yerde hiç var olmamış bir geçmiş yarattıklarını aktarır.

Gal bilginlerinin çok azının Gal hayat tarzının kaybolduğunun farkında olduğunu ve yerli kültürün kaybolmaya, tarih bilincinin yok olmaya yüz tuttuğunu söyleyen yazar; Gal edebiyatının yüzleri geçmişe dönük (tarihçi, yazıcı, kütüphaneci, haberci, müzisyen vb. vazifesi gören) ozanların hakimiyeti altında olduğunu, ancak ozanlığın ozanların kendi zamanlarıyla alakalarını kaybettikçe yavaş yavaş kaybolduğu tespitinde bulunur.

Ve kültürel kırılma en belirgin müzik alanında kendini göstermiş, Gal harpı (harp: dik durumda parmakla çalınan telli büyük mûsıkî aleti) yerini üçlü harpe bırakmış, 1660'tan sonra İngiliz melodi ve baladlar (balad: Ortaçağda üç bentten meydana gelen bir şiir türü, batıda belirli danslara eşlik eden bir müzik türü) Galler'i işgal etmiş. 1690'larda John ya da William gibi klişeleşmiş isimlerin kullanımı artmışken hala Llywarch, Goleubryd, Tegwared, Tangwstl gibi Galli isimlerin olmasının sevinçle karşılandığını; oğlu (ap) ekiyle birbirine bağlanan aile adları dizisinin yerini sabit soyadının alması durumunun yüksek sınıflar arasında on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bir kural haline geldiğini vurgular. Ardından yazar gelişen sürecin seyri ile ilgili örnekler ve tanımlar getirerek konuyu uzunca anlatmaya çalışmış.

Ve sonuç olarak Galli insanların bir devlet olma uğruna enerjilerini var güçleriyle kültürel meseleleri, geçmişi toparlamaya ve tarihlerinin yetersiz kaldığı yerlerde de gelenekler icad ettiklerinin altını çizen yazar, tarihsel uyanış ve gelenek icadının Galler'de İngiltere'yle kıyaslanamayacak kadar da etkili olduğunu vurgular.

4. Ritüelin bağlamı, icrası ve anlamı:
Britanya Monarşisi ve 'geleneğin icadı', 1820 civarı-1977- David Cannadine

Makale yazar tarafından son iki yüz yıla ait İngiliz kraliyet seremonilerine odaklanarak kaleme alınmış. İngiliz kraliyet ayinlerinin geç on yedinci yüzyıl sonrasındaki dönem itibariyle, neredeyse tamamen ihmal edildiğini belirten yazar, kral ve kraliçe biyografilerinde düğün, taç giyme ve cenaze merasimlerini analiz etmeyi amaçlayan sistematik bir girişimin olmadığını vurgular.

Yazar taç giydirme merasimine dikkat çekerek bunun gibi sürekli tekrarlanan bir ritüelin zaman içinde değişmeden kalsa bile, onun 'anlam'ının tarihsel bağlamının doğası gereği esaslı bir şekilde değişebileceğini ve görünürde aynı olan seremonilerin 'anlam'ının hem seremonide yer alan kişilerin performans değişikliğine; hem de içeriğinin köklü bir şekilde değişebileceğini söyler. Yani önceki tören ve ayinlerin kalitesi ve işlerliğinin zamanla çeşitli faktörlerin etkisiyle köklü değişebileceğinin üstünde duruyor yazar.

Ritüel, performans ve seremoninin(tören, merasim) araştırılması gereken on yönü olduğunu belirten yazar bunları açıklayarak yazısını sürdürmüş. Ve ardından yazar, İngiliz monarşisinin seremonik imgesinin gelişiminde dört farklı aşamayı açıklamaktadır

Yazar makalede, yapılmak istenenin, kraliyet ritüelinin değişen doğasının, performansının ve bağlamlarının çekilmiş fotoğraflarını sergilemiş.

5. Victoria dönemi Hindistan'ında otoritenin temsili – Bernard S. Cohn

Yazar bu makalede; on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar Hindistan'ın sömürge toplumu olduğunu, Britanyalıların etkili bir şekilde denetim altında tuttuğu çeyrek milyar Hindistanlı arasında keskin bir ayrışma yaşandığını, bunun da çıkarılan bir yasa ile Hindistan'ın yabancısı iken Britanyalıların bu yasa ile nasıl yerlileri haline geldiği irdelenmektedir. Elbette Hindistan'ın aynı zamanda sömürgeleştirme sürecinde, İngilizlerin izlediği ritüel ve buna ilişkin stratejiler de yazıda işlenen temalarından birini oluşturmaktadır. Yazar İngiltere kraliçesi Victoria'nın Hindistan imparatoriçesi ilan edildiği 1877 emperyal toplantısından sonra artık Hindistan'ın sosyolojisi, yaşam ve tarihiyle bir 'şeyleştirme' sürecine sokulduğu görüşünü ileri sürmektedir. Ve bunu örneklerle açıklamaktadır.

Yazıda, Britanyalı sömürgecilere karşı başlatılan 1857 ayaklanması ve yenilgisi sonrasında bir çok kurumsal yeni düzenleme, seremoni ve ritüelin artırıldığı ve bir dolu İngiliz kahramanlık mitinin uydurulduğu belirtilir. Yazar, İngiliz'lerin feodal bir toplumken modern bir toplum hale gelme evrelerinden edindikleri tecrübeye güvenerek, Hint feodalizmini de moderne dönüştürmek için tarihsel bir hakka ve misyona sahip olma inançlarına vurgu yapmaktadır. Ve son olarak yazar Britanya'nın oluşturduğu birçok ritüel ve uydurma geleneğin, bugün Hint kültürünün bir parçası olarak hala devam ettiğinin altını çizmektedir.

6. Sömürge dönemi Afrika'sında geleneğin icadı - Terence Ranger

Bu makalede 1870, 1880 ve 1890'lar da Avrupa'da icat edilmiş geleneklerin – kilise, eğitim, ordu, cumhuriyet ve monarşiyle ilintili geleneklerin- Afrika'ya yayılmasında Avrupa ve Asya imparatorluklarındaki şekillerinden farklı, kendine özgü özellikler taşıdığı ifade edilmektedir.

Yazar, Afrika'nın birçok parçasının beyaz yerleşimi için faydalanılan sömürgeler haline getirildiğinden söz ederek icat edilmiş gelenekleri de hem kendi rollerini tanımlamak ve meşrulaştırmak hem de Afrikalıların rıza gösterebileceği itaat modelleri oluşturmak üzerine kurulduğundan bahsetmektedir.

Avrupa'dan icat edilen geleneklerin birçok Afrikalıya 'modern' davranış modelleri sunduğunu söyleyen yazar, Afrika toplumlarının icat edilmiş gelenekleri – ister Avrupalılarca isterse Afrikalılarca icat edilmiş olsun- geçmişi çarpıttığını ancak kolonyal karşılaşmanın büyük kısmının burada ifadesini bulduğuna da dikkat çekilmektedir.

İcat edilen geleneklerin; Afrika özgülünde yeniden türetilerek devam ederken içeriğini de bozmadan uzun yıllar devam ettiği Afrika örneği ile bir kez daha gün yüzüne çıkar.

7. Seri üretim gelenekler: Avrupa, 1870-1914 – Eric Hobsbawm

Yazar, geleneklerin icadındaki sıklığın farkına varılmasıyla, geleneklerin dikkate değer bir şekilde belirginleşmesi Birinci Dünya Savaşı'ndan otuz - kırk yıl öncesinde fark edilir olmuştur der. Hobsbawm, geleneklerin 'resmi' olanların çoğunlukla devletler, örgütlü siyasal ya da toplumsal hareketler tarafından, 'gayri resmi' olanların ise biçimsel olarak örgütlenmemiş toplumsal gruplar ya da siyasal olmayan kulüp ve kardeşlik cemiyetleri gibi topluluklarca yaratıldığı temel görüşünü ileri sürer. Bu çerçevede siyasal geleneklerin icadının daha bilinçli ve üzerinde kafa yorularak gündeminde siyasal hedefler bulunan kurumlarca gerçekleştirildiğini belirtir.

Makalede, öte yandan devletlerin formel/informel; resmi/gayri resmi, siyasal ve toplumsal gelenek icatlarını sadece ürettikleri ülkelerde sınırlı bırakmayıp, 'ihtiyacın çıktığı ülkelerle' birbirine bağlama becerisinde de oldukça başarılı oldukları belirtilir. Yazar, Avrupa'da gelenekler icat etme ve sürdürme de en önde gelen etkenin, devlet yöneticileri ve hakim grupların kendi tebaasının veya üyelerinin itaatini, sadakat ve işbirliğini sürdürmesi gayretiyle ortaya çıktığını belirtir.

Yazıda, 1870'lerden sonra kitle politikasının ortaya çıkışıyla birlikte yönetenler ve orta sınıf gözlemcilerin toplumsal düzenin sağlanmasında 'irrasyonel' öğelerin önemini yeniden keşfederek; icat edilmiş gelenekler 'uydurma' geleneğine yeniden dönüş yaptıklarına vurgu yapmaktadır. Kilisenin seküler dengesinin geliştirilmesi, halka açık törenlerin icadı, kamusal anıtların seri üretiminin sağlanmasındaki yenilikler de örneklerle izah edilmeye çalışılmıştır.

Hobsbawm makalesini 'gelenek icadının' üç yönüne vurgu yaparak bitirmiştir. Bunlar;

  • Geleneklerin kalıcılık gösterenler ile göstermeyenler arasındaki ayrım
  • Kamusal sembolik söylem üslubundan ziyade, tiyatro söyleminin daha fazla kalıcı olması
  • 'icat' ile 'kendiliğinden ortaya çıkma', 'planlama' ile 'doğal gelişme' arasındaki ilişki meselesindeki ayrıma dikkat çekilmesi gereğinin altını çizmektedir.

Son olarak kitap, gelenek icadı süreçlerinin izini sürerken sadece devletlerin nasıl ulus inşa ettiklerine ve ulus olma süreçlerinde oluşturduklarına değil, dönem dönem oluşan örgütlü kitle hareketlerinin yükselişinin neden olduğu gelenek icadı süreçlerine de değinmektedir.

HAKSÖZ-HABER

HABERE YORUM KAT