1. YAZARLAR

  2. Eser Karakaş

  3. Gelelim ana konuya
Eser Karakaş

Eser Karakaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Gelelim ana konuya

A+A-

Taraf Gazetesi'nin gündeme getirdiği konular gerçekten korkunç.

Bu konuların bir yerlerde, üstelik tüm vatandaşların dış güvenliğinden sorumlu bir örgüt tarafından, bırakın gerçekleştirilmesi, düşünülmüş, planlanmış olması bile çok korkunç.

Türkiye'nin tüm aklı başında kesimlerinin, kişilerinin bu meselenin üzerine tüm güçleriyle gitmesi şart.

Aksi durumda hepimiz bu pisliğin altında kalacağız ama zamanında önlemler alınmaz ve bazı acil operasyonlar yapılmazsa en çok da TSK kalacak; ulusal dış savunma gibi çok önemli bir kamu hizmeti için çok sevimsiz, hepimiz için çok düşündürücü, vahim bir ihtimal.

Ama mesele, bu pisliğin temizlenmesi ile sınırlı değil, herkesin bunu iyi görmesi lazım.

Varsayalım ki, tüm konuşulanlar bir senaryo; tüm iddialar gerçek dışı, hayal mahsulü.

Bu çok ama çok zayıf ihtimal bile aşağıda detaylarını vereceğim hukuksal gerçeği değiştirmiyor.

Üstelik o illegal ve meşruiyet dışı 27 Nisan muhtırası, 2006 Eylül ayında Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu'nun o korkunç Deniz Harp Okulu açılış dersi, resmî internet sitelerinde duruyor; sadece bu iki metin bile, tüm iddialar yalan bile olsa, TSK'nın yeniden yapılandırılması için yeter de artar bile.

Ama tekrar ediyorum, tüm yeni gelişmeler hayal mahsulü bile olsa, esas sorun anormal hukuksal sivil-asker ilişkilerinde yatıyor; bu yapı değişmediği sürece bugün olmaz ise yarın aynı marazi durum yine karşımıza çıkar, buna emin olabilirsiniz.

1982 Anayasası'nı açıyorsunuz, İçindekiler bölümüne bir göz atıyorsunuz; Cumhuriyet'in Temel Organları adlı üçüncü kısım, olması gerektiği gibi, yasama, yürütme ve yargı başlıklarıyla üçe bölünmüş. Buraya kadar normal ama yürütme bölümüne girdiğinizde "millî savunma" alt başlıklı bir bölümle karşılaşıyorsunuz; hukuk devletlerinde millî savunmanın da diğer kamu hizmetleri gibi bir hizmet olması gerektiğini bilen biri, bu kamu hizmetine neden ayrı bir bölüm açıldığını anlayamıyor. Herhalde yegane gerekçe 12 Eylül ruhu olsa gerek diye düşünüyorsunuz.

Bu "millî savunma" alt başlığını başka çağdaş ülkelerin anayasalarında bulmanın olanaksızlığını bir kenara koyun, sisteme getirdiği "Milli Güvenlik Kurulu" başka anomalilerin de kaynağını oluşturuyor. MGK'yı düzenleyen 118. maddede içinde memurların bulunduğu bir kurulun görüşlerini TBMM'den güvenoyu almış bir Bakanlar Kurulu'na BİLDİREBİLDİĞİ bu yapıyı olağan bir hukuk devletinde yadırgamamak mümkün değil.

Anayasa'nın sınırlarından çıkmadan gelelim yine güncel meselelere; TSK'nın içinde bir yerlerde cuntalar kurulduğuna ilişkin basında çok ciddi tartışmalar yaşanıyor; bir darbe planının altında Adli Tıp tarafından otantisitesi tescil edilmiş bir ıslak imza var ve bu ıslak imza Genelkurmay'da görev yapan bir albaya ait, vs...

Bu konular yargıya intikal etmiş konular ama devletin içinde bu kadar ciddi iddialara Cumhurbaşkanlığı makamının Anayasa'nın kendisine verdiği görev ve yetkiye dayanarak "Devlet Denetleme Kurulu"nu devreye sokmasını ve devlet organları arasındaki bu ahenksizliği araştırtmasını umuyorsunuz ama bir de bakıyorsunuz Anayasa'nın 108. maddesinde Silahlı Kuvvetler, nedendir bilinmez, Devlet Denetleme Kurulu'nun yetki alanının dışında tutulmuş yani Cumhurbaşkanı, Anayasa'nın 104. maddesinin kendisine verdiği görevi, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasının gözetimi görevini işin içine TSK girdiği için yapamıyor.

Adı bu pis işlerle beraber anılan Silahlı Kuvvetler mensuplarından bazıları önümüzdeki Yüksek Askerî Şûra'da bir üst göreve getirilirse buna itiraz yolu da pek yok zira Anayasa'nın 125. maddesi Yüksek Askerî Şûra kararlarının yargı yolunu da kapatmış durumda.

1982 Anayasası'nı çok eleştiriyoruz ama bir açıdan hakkını vermek lazım, Anayasa'nın gerçek yapıcılarını muazzam bir koruma kalkanı altına alan, hiç açık vermeden bu korumayı gerçekleştiren bir Anayasa; Kenan Paşa ve arkadaşlarına dokunulmazlık veren geçici 15. maddeden bahsetmiyoruz bile.

Kendini çok ilginç anayasal koruma kalkanları altına alan TSK, kendine ait bir de yargı yaratarak devreyi tamamen kapatmış durumda; askerî yargıyı düzenleyen ünlü 145. madde de "askerî hâkimlerin özlük işlerinin, mahkemelerin bağımsızlığının, hakimlik teminatının askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenleneceğini" hükme bağlamış durumdadır. Görüyorsunuz, çerçeve çok başarılı bir biçimde çizilmiş ve bir kurum, kendini hukuk sisteminin dışına taşıyabilmiştir.

Bu arada Sayıştay Kanunu'nun bir türlü çıkarılamaması nedeniyle denetlenemeyen askerî harcamalar ve taşınmazlar konusuna da girmek istemiyorum, zira yerimiz çok sınırlı; devlet protokolünde sivil-asker ilişkilerinin görünümünün de çağdaş bir ülkeye yakışamayacağını söylemeye bile gerek yok diye düşünüyorum.

Bu arada İç Hizmet Kanunu'nun ünlü 35. maddesinin varlığının da, resmî yorumunun da ne kadar anlamsız olduğunu söylemek gerekmiyor.

Ortada çok tipik bir hukuksal sivil-asker ilişkileri manzarası vardır; bu manzara normalleşmediği sürece Türkiye'nin ne demokraside ne de ekonomide mesafe alması mümkün değildir.

Tekrar başa dönersek Türkiye'nin tüm aydınlık yüzünün etrafa saçılan dedikoduların, ihbarların aydınlatılması, sorumluların cezalandırılması için seferber olması şarttır ama bu şart yeterli koşul değildir.

Yapılması gereken sivil-asker ilişkilerini AB standartlarında normalleştirmek ve askerî otoriteyi seçilmiş demokratik otoritenin mutlak emrine bağlamaktır.

Bu mesele radikal bir biçimde çözülmeden Türkiye daha çok Kafes operasyonu türü çirkinliklerle karşılaşmaya adaydır.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT