1. YAZARLAR

  2. Nazife Şişman

  3. Geleceğin ekonomisi biyoekonomi mi olacak?
Nazife Şişman

Nazife Şişman

Yazarın Tüm Yazıları >

Geleceğin ekonomisi biyoekonomi mi olacak?

A+A-

OECD adını hep ekonomi haberlerinde duyarız. Küresel krizler, üye ülkelere yönelik çözüm önerileri gibi konularda proje ve programlar yapan elli yıllık bir ekonomik işbirliği örgütü olarak sık sık medyada yer alır.

Ama geçtiğimiz haftalarda yaptığı bir toplantı basında pek yer almadı. Sanıyorum faaliyet alanı ile irtibatlandırılamadığından. Çünkü 6-7 Aralık'ta Paris'te yapılan toplantı, biyoteknoloji ve yaşam bilimleri üzerineydi.

Bu konuyla ilgili nadir haberlerden biri Koray Çalışkan'ın eleştirel tonunu da ele veren "Anne Sütlü Pilav" başlıklı yazısıydı. (Radikal, 8.12.2010) Dünyadaki açlığa anne sütündeki geni pirinç çeltiğine aşılayarak çözüm bulmaya çalışan önerileri, "yeni yamyamlık" olarak iğrenç bulan Çalışkan'ın bu tepkisine Dünya Bankası başkanı da katılıyormuş yazıdan öğrendiğimize göre. 'Ne sakıncası var açlığa çare olacaksa?' sorusunu soranlar olacaktır. 'İlk önce dünyadaki açlık, arzdaki kıtlıkla mı ilgili yoksa adil bölüşümle mi?' sorusunu cevaplamamız gerekir. İkinci olarak da bu pilavın anne sütünde kaynatılmış pirinçten ibaret olmadığı, genetiği değiştirilmiş bir pirinçten yapıldığına dikkat çekilmeli. Soru şu: İnsan, bitki ve hayvan genlerini karıştıran çözüm önerileri, tartışmasız kabul edilebilecek öneriler midir?

Biz bu tür biyoetik sorulara ve bu sorular etrafındaki tartışmalara daha ziyade tıp kongrelerinde rastlıyoruz. Peki 'OECD'nin bu konulara eğilmesinin sebebi ne?' sorunun cevabı tamamen "duygusal". Biyoteknoloji 2030'larda endüstride, tarımda ve sağlıkta çok önemli bir yer işgal ediyor olacak, OECD'nin tahminlerine göre. Endüstrileşmiş ülkelerde gayri safi milli hasılanın yüzde 3'e yakınını, gelişmekte olan ülkelerde ise daha fazlasını teşkil edecek.

Fakat diyor OECD uzmanları, böyle olabilmesi için hükümet ve endüstri, ticarileşmenin önündeki engelleri ortadan kaldırmalı. Hükümet desteğiyle yatırım azlığı sorunu çözülmeli, mesela embriyon ve kök hücre araştırmalarında olduğu gibi yasaklayıcı tedbirler kaldırılmalı, etik tartışmaların ve toplumsal karşı çıkışların önü kesilmeli ve pazarın yapısı biyoteknolojinin önünü açacak şekilde düzenlenmeli. İşte bu sebeple OECD ekonomik bir işbirliği örgütü olarak biyoteknoloji konusunda 2030'u hedefleyen yol haritaları çizip raporlar hazırlıyor. Şirketlere ve hükümetlere "ısrarlı ve hedef odaklı bir politika" izlemelerini öneriyor. Ve bu ısrarlı politikayı desteklemek maksadıyla yaşam bilimlerinin vaatlerini konu alan küresel bir forum düzenledi örgüt.

Biyoteknolojinin "küresel vaatler"i

Forumda yaşam bilimlerinden elde edilen bilginin nasıl yönetileceği, nasıl paylaşılacağı ve düzenleneceği tartışıldı. Bilgi ve iletişim teknolojileri ile nasıl yeni bağlantılar kurulacağı da ele alınan konular arasındaydı. Bu, OECD'nin sosyal bilimlerin deneyim ve siyaset üretimine katkısına sistematik bir ele alışla yaklaştığı ilk toplantıydı denilebilir. Bu yüzden katılımcılar da karma bir özellik gösteriyordu: Politika yapıcılar ve düzenleyiciler, endüstri liderleri, akademisyenler, tıp pratisyenleri, sosyal ve tabii bilimlerden temsilciler.

Bu noktada Nikolas Rose'un, biyoetik uzmanların büyük şirketlerin "çalışan"ı hükmünde olduklarına işaret ettiği hatırlanmalı. Bu ekonomik bağımlılık nedeniyle çoğu kez biyoetik tartışmalar büyük ilaç şirketlerinin yaptıklarını meşrulaştıran bir seyir izliyor. (The Politics of Life Itself; 2007) Bu tartışma süreci uzun sürse bile teknoloji defacto bir durum olarak ortaya konuluyor ve önce icat yapılıp ardından etik meşrulaştırma geliyor. Mesela Cristian Bernard ilk kalp naklini gerçekleştirdiğinde "beyin ölümü" tanımı yoktu. (1967) Harvard protokolü toplandı ve organ naklini meşrulaştıran "beyin ölümü" tanımını kazandırdı tıp literatürüne. OECD de bu toplantıya sosyal bilimcileri, politika yapıcıları dahil ederken ekonomik açıdan verimli bir alanla ilgili ahlakî ve etik kaygıları bertaraf etmeyi hedefliyor.

Yani biyoteknoloji sadece bilim ve teknoloji adamlarını ilgilendiren "bilimsel" bir konu değil. Emily Martin, biyoteknolojiyi sadece laboratuvarın içinden analiz edemeyeceğimizi vurgular. (1998) Bu meseleleri daha büyük bir toplumsal ve kültürel çerçeveye yerleştirerek ele almamız gerekir. Çünkü toplumsal ile bilimsel olan karşılıklı olarak birbirini inşa eder. Biyoteknoloji ile küresel kapitalizm ilişkisini anlayabilmek için de konjonktürel birtakım olayları ve faktörleri göz önünde bulundurmak gerekir. Mesela son otuz yıla baktığımızda kapitalistlerin henüz kârlılığı ispatlanmamış bu küçük alana yatırım yapmayı göze almış olduklarını görürüz. Tabii ki devlet teşviki ve vergi muafiyetinin yanı sıra gelecekteki getirinin yüksekliği de etkilemiştir bu yatırım riskini. ABD federal hükümeti de 1970'lerde kansere karşı savaş açarak Ulusal Sağlık Örgütü (NHI) aracılığıyla biyomedikal araştırmalara ciddi bir finansman ayırmıştır. 1980'de akademi ile endüstri arasında teknoloji transferini mümkün kılan Bayh-Doyle Anlaşması'nın imzalanması da bilimsel araştırma ile ticari yatırım arasındaki karşılıklılığı sağlamıştır. Tabii bir de bu alandaki entelektüel sermayenin korunmasına izin veren hukuki ortam sağlanmıştır bu süreçte. Genetik tasarımlara patent hakkı veren kanunların çıkması bunların başında gelir.

­İlaç endüstrisi de biyoteknoloji de, çağdaş kapitalizmden ayrılması mümkün olmayan teşebbüs türleridir. Bu nedenle hem üretim, dağıtım ve ürün satışı gibi imalat ve pazarlama ile ilgili bir boyuta sahiptirler, hem de Wall Street'te belirlenen spekülatif değere. Böyle olunca ekonomik planlama başka bir endüstride nasıl küresel kapitalizmin hedefleri tarafından belirleniyorsa biyoteknolojide de aynı süreçler etkin. Yeni bilgi üretimleri, teknolojik buluşlar ve kapitalizmin yeni biçimleri arasında çok ciddi bir bağlantı söz konusu.

Aslında "bioscience" diye tanımlayabileceğimiz genetik araştırmalar, ilaç sanayii ve biyoteknoloji üçlüsünün hem nesnesi hem uygulama sahası, son otuz yıldır hızla değişiyor. Teknoloji ile bilimin bu yeni ortaklığı, hukukta kendisine alan açarken iktisadi pazarın yapısından da etkilendi. Spekülatif stratejiler ve pazarın küreselleşmesi başta olmak üzere geç kapitalizmin zemininde üretilip pazarlanıyor virüsler, aşılar, tanı ve tedavi yöntemleri vs. Bu nedenle insan hayatının temelleri, yaşaması ve ölmesi ile ilgili olduğunu düşündüğümüz bilgiler metalaştırılıyor, üzerinde nakit işlemi yapılabilecek bir analiz seviyesinden ele alınıyor. Yani beden, sağlık, hastalık, doğum, ölüm gibi meseleler tamamen küresel iktisadi yapının dinamikleri tarafından, büyük küresel şirketler tarafından yönetiliyor.

"Biyopolitika"dan "biyoekonomi"ye

Foucault Avrupa'da mutlak monarşiden modern devlete geçişi biyopolitik kavramı üzerinden açıklar. Modern merkezî devlette nüfusu saymak ve nüfusa "bakmak" hükümet etmenin temelinde yer alır. Foucault bu ortaya çıkan yeni rasyonalitenin, hapishane ve klinik gibi kurumların; bu hesapların altını çizen bilgiyi üreten biyoloji, demografi, psikoloji ve ekonomi gibi disiplinlerin ortaya çıkışına paralel bir seyir izlediğini anlatır bütün çalışmalarında.

Onun kavramı biyopolitik idi; bugün tedavülde olan kavram ise biyoekonomi. Geniş bir ekonomik perspektiften biyoekonomi; biyolojik ürünlerin ve süreçlerin üretilmesi, kullanılması, geliştirilmesi ve icat edilmesi ile ilgili iktisadi faaliyetleri kastetmek üzere kullanılan yeni bir kavram.

Foucault'nun biyopolitik ile meselesi, devletin siyasi hesapları olan bir unsur olarak devrede olmasıydı ve onun bu mesele edinişi devletin, modernliğin tanımlayıcı ve otoriter bir kurumu olarak artan rolü ile uyumlu idi. Biz daha büyük yönetişimsel birlikteliklere doğru tarihî bir geçişin yaşandığı farklı bir dönemi tecrübe ediyoruz. WHO gibi organizasyonlarla hukuki standartlar belirleniyor; medyatik söylencelerle pazar oluşturuluyor; uluslararası tıp endüstrisi tarafından hastalıklar icat ediliyor; ilaç şirketleri bağışıklık sistemini çökertme pahasına "hastalar"ı kendine bağımlı hale getiriyor; bazıları fişe takılı "uzatmalı bir ölüm"ü yaşarken, bazılarının salgınlarla ölmesi hedefleniyor. İnsan, hayvan ve bitki genleri karıştırılarak sentetik canlılar üretmek, açlığın ya da çevre kirliliğinin çaresi olarak sunuluyor; OECD gibi ekonomik kuruluşlar geleceğin dünyasını biyoteknoloji üzerinden kuruyor.

Tüm dünyada, bu konulardaki normatif tartışma süreçlerini ezip geçen hızlı bir gelişme yaşanıyor. Çünkü biyogenetik araştırmalar, yatırımcının kâr güdüsüyle ve ulusal hükümetlerin başarı hırslarıyla kol kola gidiyor.

19. yüzyılda soysal Darwincilik, güçlünün hayatta kalma prensibini toplumlararası ilişkilere uyarlayarak, ırkçılık ve sömürgeciliğe destek vermiş ve serbest ticaret ideolojisiyle patlayıcı bir karışım sergilemişti. Günümüzde de biyoteknoloji, küreselleşen kapitalizmin ve liberalizmin yıldızı altında parlıyor. Ve biyoteknolojik ilerlemeye engel olan "toplumsal ve ahlaki prangalar", tıbbî ve iktisadi gerekçelerle gevşetiliyor. (Habermas, İnsan Doğasının Geleceği) OECD toplantısı bu "prangalar"ın iktisadi gerekçelerle gevşetilmesi çabasına aşikâr bir örnek.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT