Geçmişe Dönebilirsek Gelecek Bizimdir

28.11.2006 12:38

İbrahim Sediyani

     7 Ekim 2006 Cumartesi günü öğle vakti, İstanbul’un Fatih semtindeki eczahanesinde, benim için çok özel bir insanla, bu yaşıma kadar O’nu sevdiğim kadar hiç kimseyi sevmediğim insanla, sevgili ağabeyim Burhan Kavuncu ile birlikteyim. Üç gün önce memleketten İstanbul’a geldim ve yarın sabah Almanya’ya geri döneceğim. İstanbul’daki müslüman kardeşlerimi görmeden Türkiye’den ayrılmayı içime sindiremediğimden, üç gündür Burhan Kavuncu ağabeyim ve Haksöz dergisinin misafiriyim. ( Romanlarını severek okuduğum ve Türk roman hayatına kendine özgü bir tarz kazandırdığına inandığım, Nisan 1994’te Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde kendisiyle yakından tanışıp saatlerce sohbet etme imkânı bulduğum yazar Alev Alatlı, "başyapıtı" durumundaki "Or’da Kimse Var Mı?" adlı dört ciltlik roman serisinin bir yerinde şöyle diyor: "Bizim toplumumuzun kendine özgü bir yapısı vardır. Bizim toplumumuzda bir erkek, hiç tanımadığı bir bayana 'bacım' diye hitâb ederken, buradaki 'bacım', direkt olarak 'kızkardeş' anlamındadır." İşte ben de sevgili Burhan Kavuncu’ya "ağabeyim" dediğim zaman, buradaki "ağabeyim" tâbirini sözcüğün ilk anlamında kullanıyorum; yani "aynı anne – babadan doğan kardeşler" anlamında. )

 

     O gün saat 14:00’te Fatih Saraçhane Parkı’nda Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği ( Özgür – Der ) tarafından "Başörtüsüne Özgürlük" gösterisi düzenleniyordu ve Burhan ağabeyim ile birlikte gösteriye iştirak ettik.

 

     Büyük bir heyecanla gittiğim Saraçhane Parkı’na varır varmaz, heyecanın yerini ne yazık ki üzüntü aldı. Coşkulu bir kalabalık beklerken, meydandaki bir avuç insanı görünce, yüreğime sanki kocaman bir hançer saplanmıştı. "Kardeşlik Çağrısı" adlı müzik grubunun, son çıkardıkları CD’ye adını veren "Nereye Bu Gidiş?" adlı şarkısında söylediği gibi, "Dostlarım nerdesiniz? / Kesildi nefesiniz / Ölmüş beden misiniz? / Nereye bu gidiş?" diye haykırmak geldi içimden. ( Bu şarkının, niçin Mehmed Pamak ağabeyimizin en sevdiği şarkı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. )

 

     Gösteri, Haksöz yazarı Güney Uzun’un konuşması ile başladı. Dergideki, özellikle kapitalist ekonomi sistemini sorguladığı yazılarını çok seviyeli bulduğum için bu kadar genç olduğunu tahmin etmediğim Güney kardeşim, konuşmasında "şâhîdlik" görevini yerine getirmek için biraraya gelindiğini, müslümanların inançlarına karşı saygısızlık ve tahammülsüzlüğün haddi aştığını, ama saldırılara boyun eğilmeyeceğini vurguladı.

 

     Sevgili ağabeyim Rıdvan Kaya ise yaptığı konuşmada, Türkiye’deki baskıcı, yasakçı ve dayatmacı zihniyetle Avrupa’da İslâm’a tahammül etmeyenlerin aynı kafa yapısına sahip olduklarını belirtti. Rıdvan ağabeyin özellikle "yasakçıların, darbecilerin bir şeyi başardıklarını, o da dlarını tarihe ZÂLÎM olarak kara lekelerle geçirdiklerini, yasağa karşı çıkanların ise onurlu ve şâhsiyetli bir şekilde isimlerinin tarihe geçtiğini" belirten sözleri çok güzeldi.

 

     Habibe Ustacık Güneş’in okuduğu basın açıklamasından sonra Grup Yürüyüş adlı müzik grubu, "Başörtüsü Şarkısı" ve "Özgürlük Türküsü" adlı eserlerini seslendirdiler.

 

     Gösteride sık sık "Uyan – Diren - Özgürleş", "Paşaların Tankı – Susturamaz Halkı", "Yaşasın Başörtüsü Direnişimiz", "İnancına, Kimliğine, Başörtüne Sahip Çık" ve "YÖK’e Hayır – Üniversitelere Özgürlük" sloganları atıldı. ( Sözkonusu gösterinin ayrıntıları için, bu sitede 7 Ekim günü çıkan "Hesap Vermesi Gerekenler Halktan Hesap Soramazlar" başlıklı habere bakılabilinir. )

 

     Göstericilerin hep birlikte okuduğu ve "Dağlardayız biz ovalarda / Makinâ başında sıralarda / Sürdürüyoruz kavgamızı / Zâlîmler boğulayan" dizeleriyle başlayan "Özgürlük Türküsü", beni yıllar öncesine götürdü. ( 1990’lı yılların başında Fatih’teki ana caddenin üzerinde kısa adı ASYAD olan "Anadolu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği" isimli bir derneğimiz vardı ve bu dernek, 18 yaşına henüz ayak basmış ve bütün gün berduş berduş dolanmayı devrimcilik sanan bizim gibi "nerde akşam orda sabah" gençler için "ikinci adres" konumundaydı. Bir gün bile uğramadan yapamadığımız bu dernek bizim için hakikaten "Medrese'tuz- Zehrâ" hükmündeydi. Halen dahi o günleri hatırladıkça, içimden, "keşke ya biz hiç büyümeseydik, ya da zaman dursaydı da herşey o şekilde kalsaydı" derim. )

 

     Gösteriden sonra Rıdvan Kaya ve ben, yanımıza "Grup Yürüyüş" ekibini alarak yeni bir "yürüyüş grubu" oluşturduk ve Fatih sokaklarında yürüyüşe çıktık. Önce Haksöz’e, sonra Özgür – Der binasına uğradıktan sonra tekrar Haksöz’e gittik ve sevgili Mustafa Bahadır Kurbanoğlu ve Ahmed Yâsin Elkî ile vedâlaştıktan sonra, Rıdvan abi ve Grup Yürüyüş ile birlikte güzel bir lokantada iftâr yemeği yedik.

 

     İftardan sonra eczahanede sohbet ediyorduk; Rıdvan Kaya ve Burhan Kavuncu konuşuyor, ben ise dinliyordum. Ben onlara "eski dostlarımızı" soruyordum, bazı isimler söyleyip onların şu anda ne durumda olduklarını öğrenmeye çalışıyordum. Aldığım cevaplar canımı sıktı.

 

     Türkiyeli müslümanlarda ne yazık ki 80’li, 90’lı yıllardaki heyecan yok. Özellikle 90’lı yıllarda gerek kitlesel olarak, gerekse nitelik açısından büyük bir sıçrama gerçekleştiren müslümanlar, bugün hiç hakketmedikleri bir noktada duruyorlar.

 

     Türkiyeli müslüman câmiâ, biri 80’li, biri de 90’lı yıllarda olmak üzere iki "kırılma noktası" yaşadı. 80’lerdeki Özal iktidarı, sadece İslâmî kesimlerde değil, tüm bir toplum üzerinde ifsad edici bir fonksiyon görmüştü. Turgut Özal rüzgârıyla birlikte toplumumuz "çıkarcı, neme lazımcı, tamamen maddî hesaplar peşinde koşan" bir sürüye dönüştürüldü. "Değişim, çok renklilik, yeni bir Türkiye" sloganlarıyla "zor kullanmadan dayatılan" bu yeni yaşam tarzını toplum olarak çok kolay benimsedik.

 

     10 yıl kadar süren ve "10 yılda 15 milyon hırsız yarattık her yaştan" birinci sürecin ardından gelen 28 Şubat darbesinin "öldürücü bir güce sahip olması" elbette ki anlaşılırdı. 28 Şubat darbesi bir on – on beş yıl kadar önce yapılmış olsaydı, başarılı olması bir yana, aksi sonuçlar doğurur, bu darbe muhâlif kesimleri daha bir güçlendirir ve egemen güçleri altından kalkamayacakları kadar büyük sıkıntıların altına sokabilirdi. Ancak 28 Şubat, "en ufak bir darbede çil yavrusu gibi dağılacak olan samimiyetsiz, sadece kendi çıkarını düşünen, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığına sahip" bir toplum yaratan Özal sürecinden sonra yapıldığı için bu derece başarılı olması hiç de garip değildir.

 

     28 Şubat olduğu zaman, zaten ortada doğru dürüst bir muhâlefet yoktu ki. Asıl "post - modern" darbeyi 28 Şubat değil, Özal iktidarı yapmıştı. Özal’la birlikte İslâmî muhâlefet değişmişti, sosyalist muhâlefet değişmişti, hatta Kürt muhâlefeti bile değişmişti. Muhâlefet odakları artık "sistemi değiştirme" değil, "sistem içinde kendine yer edinme" derdine düşmüştü.

 

     Türkiye’deki tüm hareketler "değişmişti" ama değişmeyen sadece bir kesim vardı; o da ülkeye egemen olan zulüm ve sömürü düzeninin kendisi. Sadece egemenler değişmemişti.

 

     90’lı yılların başlarında Türkiye’de olağanüstü bir İslâmî dalgalanma vardı. Gençler akın akın İslâmî yaşam tarzına yöneliyor, tesettüre bürünen kızların sayısı gün geçtikçe artıyor, özellikle lise ve üniversitelerde bilinçli bir gençlik hareketi oluşuyordu.

 

     Bu dönemde kitaplara ve okumaya olan rağbet, belki de toplumumuzda o zamana dek hiç olmadığı kadar fazlaydı. Gençlerin elinden Ali Şeriâtî’nin, Seyyîd Qutb’un, Mewdudî’nin, Mutahharî’nin, Beheştî’nin kitapları düşmüyordu. Öyle ki en küçük vilâyetlerimizde bile İslâmî kitaplar satan en az iki veya üç kitabevi vardı. Bu dönemde Ali Şeriâtî’nin "Mûhâmmed Kimdir?", Seyyîd Qutb’un "Yoldaki İşaretler", Ebu’l- Âlâ el- Mewdudî’nin "Qûr’ân’a Göre Dört Terim", Murteza Mutahharî’nin "İnsaniyet Mektebi", Mûhâmmed Hûseyn Beheştî’nin "Bilmek" isimli kitapları ekmek – peynir gibi satılıyordu. Özellikle lise ve üniversite öğrencileri – hiç abartmıyorum – günde bir kitap okuyorlardı.

 

     Bu dönemde o kadar çok İslâmî dergi yayınlanıyordu ki, bu dergilerin yarısından fazlasını takip etseydiniz kitap okuyacak zamanınız kalmazdı. Her türlü ekonomik sıkıntı ve zorluk altında ve tamamen "gönüllü yazarlar" tarafından çıkarılan bu dergilerin kalitesi, sizi temenni ederim ki, Pakistan’da bir zamanlar Mewdudî ve arkadaşları tarafından çıkartılan "Tercuman’ul- Qûr’ân" dergisinin kalitesinin bile üstündeydi. "Girişim, Tevhid, Haksöz, Yeryüzü, Dâvet, Hira" gibi dergiler dergi olmayı aşmış, her biri tek başına birer "ekol" olmuşlardı. Hatta öyle ki, üniversite öğrencileri veya bir semtteki insanlar bile biraraya toplanıp kendi aralarında dergi çıkarıyorlardı. 1991’de Marmara Üniversitesi’nde okuyan müslüman öğrencilerin aylık bir dergi çıkardıklarını, kendi yayın organlarının olduğunu, aynı tarihte Kasımpaşa semtindeki müslümanların kendi aralarında "Kasımpaşa Bülten" adında lokal bir dergi çıkardıklarını halen dahi çok iyi hatırlıyorum.

 

     Bu dönemde "seviyeli" olmayan tek faaliyetimiz, müzik piyasasıydı. Çıkarılan kasetlerin sayısı hayli fazlaydı ama sözleri çok sloganik, besteleri ise Farsça marşlardan çalıntıydı. Özellikle bu dönemde yoğun olarak çıkan Kürtçe İslâmî kasetlerdeki besteler, tamamen Kürtçe şarkıların sözlerinin değiştirilmesinden ibaretti.

 

     90’lı yılların başlarında sahip olduğumuz o rûh, bugün mâlesef yok. Kaybettik o heyecanı.

 

     Kitapların yerini CD – Rom’lar, kitaplıkların yerini DVD, güzelim dergilerin yerini de internet siteleri aldı.

 

     Sadece sayı olarak azalsak, bunu hiç dert etmeyeceğim. Ama nitelik olarak da azaldık. 15 yıl önce çıkarılan dergilerin nasıl büyük bir aşk ve heyecanla hazırlandığını, dergi emekçilerinin ve yazarlarının yazılarını nasıl büyük bir keyif ve şevkle yazdıklarını yakından biliyorum.

 

     Eskiden "makale yazmak" amacıyla yazı yazan yazarlarımız vardı, şimdi ise "kalem oynatmak" amacıyla yazan.

 

     Eskiden yazıları ve makaleleri "baştan sona büyük bir dikkatle" okuyan okuyucular vardı, şimdi ise yazılara "şöyle bir göz atan" okuyucular. Bilmiyorum, siz de farkettiniz mi? Eskiden bir arkadaşımıza "şu yazarın şu makalesini okudun mu?" diye sorardık, şimdi ise aynı soruyu sorarken, "okudun mu?" diye değil, "baktın mı?" diye soruyoruz. Karşılığında ise "baktım" veya "bakmadım" cevabını alıyoruz. Oysa bir yazı "okunsun" diye yazılır, "bakılsın" diye değil.

 

     Eskiden "okumak" bizim için "asıl iş" idi ve "okumak"tan zaman bulduğumuzda diğer işlerle meşgul olurduk. Şimdi ise soruyorsun, "boş zamanında ne yaparsın?"diye. Cevap, "kitap okurum."

 

     İslâm’ın ilk emri olan "iqrâ!" ( oku! ), demek ki "boş zamanlarımızda" yerine getireceğimiz bir sorumluluk, öyle mi? Yoksa Resûl-i Ekrem ( anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun ), "ilim öğrenmek, kadın – erkek her müslümana farzdır" değil de, "kadın – erkek her müslüman, boş zamanlarında lütfen ilim tahsîl etsinler" demiş de, biz mi bu hâdîs-i şerîfi Türkçe’ye yanlış tercüme etmişiz?

 

     Bizler 90’lı yıllardaki rûhu kaybettik, kardeşlerim. İlim ve bilgi peşinde koşan bir toplumken, şimdi para ve mevkî peşinde koşan bir "güruh" olduk.

 

     Bizim 90’lı yılların başlarında sahip olduğumuz o rûhu ve heyecanı ne edip edip yeniden kazanmamız lazım. Acîlen geçmişe dönmemiz lazım. Geleceğin bize ait olmasını istiyorsak, geçmişe geri dönmemiz gerek.

 

     Doğrudur, bizler çok darbeler yedik, içeriden ve dışarıdan. Çok büyük darbeler yedik.

 

     Fakat bir daha hiç dirilmeyelim mi?

 

     Sevgili Rıdvan Kaya, Ekin Yayınları arasında çıkan "Mücâdele ve Muhâsebe" adlı kitabında şöyle der: "Yenilen, tekrar savaşabilir. Ama savaşma rûhunu kaybeden, herşeyini kaybetmiş demektir."

 

     Türkiye İslâmî hareketi ve onun tüm bileşenleri, 90’lı yılların başlarındaki rûh ve heyecanı yeniden yakalamalı ve mücâdeleye şu anda bulundukları yerden değil, 15 yıl öncesinden başlayarak devam etmelidirler.

 

     Bir sonraki yazımızda Fransa’nın başkenti Paris’teyiz. İlginç şeyler anlatacağım size.

 

     İyi ki varsın Haksöz.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim