Geçiş sürecinde iktidar nasıl denetlenecek?

19.08.2014 19:12

Etyen Mahçupyan

Erdoğan’ın ‘aktif’ cumhurbaşkanı olacağını ve partili hüviyetini koruyacağını söylemesiyle birlikte ortaya epeyce garip bir tartışma çıkmıştı. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında sürtüşmeler olacağı, Erdoğan’ın müdahaleci yaklaşımı nedeniyle devletin tepesinde kriz çıkacağı söylendi. Yetkiler fazla zorlandığı takdirde anayasanın ihlal edileceği ve olayın doğrudan bir ‘devlet krizine’ dönüşeceği vurgulandı. Sorun varsayımlarla çıkarsama arasında değil. Gerçekten de eğer yeni Cumhurbaşkanı böyle davranırsa sorun da çıkar, kriz de… Ama esas soru şu: Niye böyle davransın ki? Ya da niçin zaten böyle davranmayı gerektirmeyecek bir başbakan seçilmesin? 

Bu ülkede en büyük devlet krizleri birbiriyle uyumsuz cumhurbaşkanı ve başbakan bileşimlerinde yaşandı. Ayrıca bu olaylarda parlamenter sistemin demokrasiyi işler kıldığı düşünülen ‘yumuşatıcı’ yönünün hiçbir olumlu etkisi olmadı. Vesayetçi sistemin temsilcisi, yürütmenin sorumluluğunu taşıyan kişinin önünü ideolojik olarak kesti. Böylece değişim dinamiğini engellemeye, statükonun devamını sağlamaya çalıştı. Kısaca ifade etmek gerekirse devletle seçilmiş siyasetin farklı istikametlere baktığı dönemlerdi. 

Böyle bir farklılaşmanın olmadığı, cumhurbaşkanı ile başbakanın aynı ideolojik perspektif içinde geleceğe ve meselelere baktığı bir ortamda ise, kriz çıkma ihtimalinin maddi zemini büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Ama eğer cumhurbaşkanı ile başbakanın hareket alanlarının iyi çizilmemesi neticesinde doğacak yetki geriliminden söz ediliyorsa, bunun söz konusu iki kişinin başarısızlığı olacağı ve her ikisinin de sonuca katlanmaları gerekeceği de açık. 

Öte yanda muhtemel krizler açısından karşımızda çok daha kritik bir durum var. Uzun bir zamanın ardından ilk kez bir siyasi parti Meclis çoğunluğuna sahip olarak tek başına iktidarda iken aynı zamanda kendi liderini de cumhurbaşkanlığı makamına oturtacak. Böylece yasamadan yürütmenin en uç noktasına bir bütünleşme yaşanacak. Hatta eğer Erdoğan’ın söylemini hatırlayacak olursak, bu bütünleşme ‘milleti’ de içine alacak ve siyasetin neredeyse tümünü kapsayacak. Meclis’te toplam olarak azınlığa düşmüş, belki de 220’nin altına inmiş bir muhalefetin bu türden bir siyasi güç bloku karşısında herhangi bir etkinliğinin olması zor. Sokağı zorlayacak bir muhalefetin ise, karşısında daha da büyük bir sokak bulacağı aşikâr. 

Peki, böyle bir durumda iktidar nasıl ve kim tarafından denetlenecek? İbre doğal olarak yargıyı işaret ediyor… Ama elimizde tarafsız olmayan, kendisini siyasi aktör olarak tasarımlayan, geçmişin vesayetçi cumhurbaşkanının rolüne talip olmaya heves duyabilecek bir yargı var. Öte yandan iktidarın yargıyı çoğullaştırma ve normalleştirme girişimleri de hem yargı bağımsızlığına müdahale anlamını taşıyabiliyor, hem de kimsenin bu konuda iktidara güvenme yükümlülüğü yok. 

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yargı ve hukuk alanı krizin zeminini oluştururken, AKP karşıtlarının özellikle bu alanda kriz yaratmak üzere strateji çizmeleri şaşırtıcı olmayacak. Bu açıdan bakıldığında cumhurbaşkanlığı makamı vesayet düzeninin son kalesi değil. Son kale büyük fotoğrafta Anayasa Mahkemesi ama siyasi normalleşme açısından asıl işlevsel olanı HSYK. Eğer ekim ayındaki seçimde gerçekten de bir çoğullaşma sağlanabilirse, hem yargının meşruiyeti yeniden tesis edilebilir, hem de önümüzdeki dönemde bir devlet krizi ihtimali asgariye çekilebilir. Aksi halde AKP iktidarının türbülansı bol bir evreye girmesi son derece mümkün. 

Ancak bu olay sadece krizlerin azaltılması ve devletin tepesinde ‘uyumun’ sağlanması meselesi değil. Doğrudan bir demokratikleşme meselesi… Yasama ve yürütmenin bütünleşmesi, hele ‘demokrasi öncesi’ dönemden çıkamamış ve yargısı siyasallaşmış bir ülkede denetimsizliği davet eder. Bu da ister istemez meşruiyet tartışmalarının önünü açar. 
Bu nedenle iktidarın önünde hayati öneme sahip olabilecek iki stratejik çizgi var. Birincisi parti içi denetimin nesnel, şeffaf ve ‘acımasız’ bir biçimde işletilmesi... İkincisi ise sivil toplumun her alanda denetim gücünü ve yeteneğini artıran düzenlemelerin hayata geçirilmesi. Bu arada muhalefeti sistemin yeniden inşasına davet etme yaklaşımının korunması gerektiği açıktır. AKP sadece ülkeyi değil, ayağını bastığı zemini de inşa etmek ve bunu yaparken meşru olmak görevi ile karşı karşıya. 
Not: Arada bir evimin kapısına Sözcü gazetesi bırakarak ‘muhalif’ ruh halini daha derinden anlamama vesile olan gizli ‘hayranıma’ teşekkür ediyorum…

AKŞAM GAZETESİ

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim