Gazze, Darfur ve Uluslararası adalet

11.11.2009 05:26

Haluk Özdalga

Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el Beşir'in Türkiye'ye yapmayı planladığı ve son anda vazgeçtiği ziyaret, hükümetin ve özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dış siyasetine karşı sert eleştirilere neden oldu. Ne var ki bunların büyük bölümü, konuyla ilgili yeterli bilgisi olmayan kişilerin önyargılarından kaynaklanıyor.

Sudan, Türkiye'nin üç katından fazla alanıyla Afrika'nın en büyük ülkesi, fakat en fakirlerinden biri. Eğer iç barışını koruyabilirse ve büyük devletler başına çorap örmezse, sahip olduğu zengin mineral yatakları ve son yıllarda güneyde bulunan petrol rezervleri sayesinde bu kader değişebilir. Ama güneydeki Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM) lideri ve hâlen cumhurbaşkanı yardımcısı olan Salva Kiri, 2011'de yapılacak referandumda ayrılma yönünde oy kullanılmasını şimdiden dile getirmeye başladı. Kiri, Batılı devletlerin desteğine sahip.

Ülkenin batısında yer alan ve yaklaşık Fransa büyüklüğündeki Darfur'da, Arap ve Afrikalı aşiretler yaşıyor. Son Darfur krizi, merkezî hükümetin kendilerine adil davranmadığını düşünen ve değişik örgütler (SLA, JEM) altında toplanmış Darfur aşiretlerinin Şubat 2003'teki silahlı ayaklanmasıyla başladı. El Beşir hükümeti orduyu kullanarak isyana sert karşılık verdi. Kuzeydeki deve güden göçebe Abbala aşireti mensuplarının oluşturduğu milisler (Cancavid) Darfur'a saldırmaya başladı. Ayrılıkçı SPLM, Güney Darfur'dan ayrı bir cephe açtı. Batılı devletler, El Beşir hükümetinin Cancavid milislerini el altından desteklediğini, hükümet de Batılı devletlerin ayrılıkçılara para ve silah verdiğini, onları isyana teşvik ettiğini ileri sürüyor. Her iki iddiayı doğrulayan güçlü kanıtlar var. Sonuçta Afrika'nın ağır insani trajedilerinden biri yaşandı. Şimdi durum sakinleşmiş görünüyor.

BEDELİ DARFUR HALKI ÖDÜYOR

Bölgeyi tanıyan tarihçilere göre Darfur krizi, 1800'lerin sonlarından beri yaşananlarla benzerlikler taşıyor. Bir taraftan içeride göçerler-yerleşikler, Afrikalılar-Araplar ve merkezî hükümet-aşiretler kavgasının; diğer taraftan Batılı büyük devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda müdahalelerinin bedelini çaresiz halk yığınları ödüyor.

Bazı eleştirilerde ileri sürülenin tersine, Darfur halkının tamamı Müslüman. Hatta, El Beşir'den daha koyu bir şeriat rejiminden yanalar. Mesela, Sudan için El Beşir'in uygun bulduğundan çok daha katı bir şeriat rejimini savunan Milli İslam Cephesi ve onun lideri Şeyh Hasan el Turabi'nin en çok destek aldığı bölge Darfur. Soykırım konusunda da dayanaksız eleştiriler ileri sürülüyor. Birleşmiş Milletler'in araştırma raporu ve Uluslararası Af Örgütü, korkunç bir insani felaketin yaşandığını, ama soykırım olmadığını belirtiyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), El Beşir için tutuklama kararı verirken, Arjantinli savcının soykırım suçlaması talebini kabul etmedi.

Ölen ve öldürülen insan sayısı hakkında medyamızda yazılanlar çoğunlukla gerçekleri yansıtmıyor. "400 bin kişi katledildi" gibi beyanların Darfur aktivistlerinin abartısı olarak görülmesi gerektiğini Batılı tarafsız gözlemciler de kabul görüyor. Kendisi de Afrikalı olan ve Darfur kriziyle yakından ilgilenen eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan, ölenlerin sayısını 200 bin olarak tahmin ediyor. Bunun büyük bölümü, hastalık ve kötü beslenmeden ölenler. Doğrudan şiddet sonunda ölenlerin sayısı bunun hayli altında. UCM savcısı Moreno Ocampo iddianamesinde, El Beşir'e bağlı ordunun ve Cancavid milislerinin doğrudan şiddetinin, yaklaşık 35 bin kişinin ölümüne neden olduğunu belirtiyor. Gerçek sayı bundan çok daha az olsa bile, El Beşir'in ağır bir suçlama karşısında olduğu açık. Buna karşılık Afrika Birliği de Arap Birliği de, UCM üzerinden büyük devletlerin yürüttüğü hukuki sürece karşı çıkıyor. Mesela Afrika Birliği tarafından oluşturulan Afrikalı Akil Adamlar Komitesi, olaylarda sorumluluğu bulunan değişik tarafları kapsayacak daha adil bir yargılama yöntemi öneriyor.

Uluslararası adalet

UCM'nin yürüttüğü El Beşir davası, mevcut uluslararası adalet düzeninin vicdanları rahatsız eden bazı yönlerini bir kez daha hatırlatıyor. En yüksek insani değerlerden biri olan adalet, yasaları yorumlayarak karar veren yetkili hukuk kurullarının bağımsız çalışabilmesini, yasaların herkese eşit uygulanmasını, verilen kararların infaz edilmesini gerektirir. BM sisteminde ceza dalında işlev gören UCM veya sivil dalda işlev gören Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) mevcut işleyiş kuralları çerçevesinde, bu koşulları tatmin edici düzeyde sağladığını ileri sürmek zor. Bugünkü düzende büyük devletlerin amaçları ve çıkarları, adalet ilkesinin önünde gidiyor. Evet, El Beşir'in savaş suçu işlediğine dair güçlü şüpheler var. Ama Darfur krizinde savaş suçu işlediğine dair hakkında güçlü şüpheler bulunan diğer taraflara aynı hukuk uygulanmıyor. Örnekler kolayca çoğaltılabilir. UAD, İsrail'in işgal ettiği topraklarda inşa ettiği ırk ayrımı duvarının yasadışı olduğuna karar verdi; ama karar infaz edilemiyor. Goldstone raporuna göre Gazze savaşında savaş suçu işleyenler, muhtemelen hiçbir zaman UCM önüne çıkmayacak. Guantanamo'da veya Irak'ta insanlığa karşı işlenen suçların failleri de öyle.

UCM'ye hayat veren hukuk Roma Sözleşmesi. Bu sözleşmeyi imzalayan ülkelerden biri Amerika idi. Bir önceki başkan Bush göreve gelince ilk icraatlarından biri, Amerika'nın imzasını geri çekmek oldu. Şimdi Amerika, kendisine uygulanmasını istemediği hukuk Sudan'a uygulansın diye ön saflarda çaba gösteriyor. Roma Sözleşmesi'ni Sudan da imzalamış değil. El Beşir'in UCM'ye sevk edilmesi, BM yasasının 7. bölümüne göre "uluslararası barış ve istikrarı tehdit eden" durumlarda, Güvenlik Konseyi'nin, sahip olduğu UCM'ye sevk yetkisini kullanmasıyla mümkün oldu. Ancak El Beşir tutuklanıp UCM'de yargılanmaya başlarsa, Sudan büyük ihtimal işte tam da o zaman karanlık bir iç savaş ve istikrarsızlık içine yuvarlanacak. Parçalanması, Irak'tan daha büyük bir felaket olabilir.

Dış siyasetin icrası ne tamamen realpolitik, ne de tamamen ahlaki ilkeler üzerine kurulmalıdır. Sudan sorunu Türkiye için bu iki ilke arasında zor bir dengeyi bulmayı gerektiriyor. O arada, kayıtsız şartsız ABD-AB çizgisinde yer almamızı önerenlere katılmak zor. Evet, Türkiye'nin bin yıllık tarihi, nihai yerimizin Batı'nın yanında olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, muhataplarımızı her zaman ikna edemesek bile, kendi aklımızın ve vicdanımızın farklı sesini dinlemeden ve dile getirmeden oraya kapak atmaya çalışmak, bizzat o tarihin kendisiyle çelişiyor.

Son olarak, Başbakan Erdoğan'la, onu Darfur konusunda Gazze kıyaslaması yaparak (ki hiç benzer değiller) eleştirenler arasındaki kolayca görülüveren bir farka değinmek istiyorum. Erdoğan'ın sert Gazze çıkışları, iç siyaset hesaplarından veya bölgedeki stratejik dengelerle ilgili arayışlardan değil, büyük ölçüde, Gazze'de yaşanan derin insani acılar karşısındaki sahici bir isyan duygusundan kaynaklanıyor. Onu şimdi Darfur konusunda sıkıştırmaya çalışanların çoğunun Darfur'la ne kadar ilgilendiği ortada. Belli ki onları harekete geçiren şey bir başka büyük insanlık acısından çok, o acılar üzerinden çelişki yakalama oynayarak iç siyasette puan kazanmaktan ibaret. Eh, bu da az bir fark değil.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim