1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Gaziosmanpaşa Özgür-Der'de Kafkasya Konuşuldu
Gaziosmanpaşa Özgür-Der'de Kafkasya Konuşuldu

Gaziosmanpaşa Özgür-Der'de Kafkasya Konuşuldu

Özgür-Der Gaziosmanpaşa aylık müzakereli seminerlerinde Murat Özer tarafından "KAFKASYA DİRENİŞİMİZ" konusu işlendi.

A+A-

Özgür-Der Gaziosmanpaşa aylık müzakereli seminerlerinde Murat Özer tarafından "KAFKASYA DİRENİŞİMİZ" konusu işlendi.

Seminerde özetle;

Osmanlı Devleti'nin dağılmasından Sovyetler Birliği'nin çökmesine kadar geçen süre siyasi tarihçiler tarafından "iki kutuplu" soğuk savaş yılları olarak tanımlanmaktadır. Bizim neslimiz bu soğuk savaş yıllarının sonlarına şahit olduğu gibi, bu iki kutbun tek bir amaç için birleştiğine de şahit oldu. 1990'lardan itibaren İslam dünyası önce Bosna'da Batı dünyası ve Rusya'nın nasıl çıkar birliğine gidebildiğini gördü. 1999'dan itibaren Çeçen cihadının Dağıstan'a sıçraması ve 2007'lere gelindiğinde Kafkasya Cihadına dönüşmesiyle birlikte Batı'nın çıkarlarının nasıl Rusya ve Çin'le örtüşebildiğine şahit olduk. Bugün, özellikle Suriye'de tüm küresel güçlerin farklı üsluplara ve yaklaşımlara sahip olsalar da Müslümanlara karşı aynı noktadan baktıkları aşikârdır.

Müslümanlar, Afganistan'da başlayıp, Çeçenistan'a, oradan Bosna ve Keşmir'e ve nihayet Irak'a uzanan mücadele hatlarında çok önemli bir hakikate tanıklık ettiler. Küresel küfre ve onların İslam topraklarındaki yerel tağuti uzantılarına karşı verilecek mücadele de, tıpkı küfür cephesinin yaptığı gibi "küresel" bir karakter taşımalı ve ortak bir hedefe kanalize edilmeliydi.

İslam ümmetinin üzerine bir karabasan gibi çöken, ihtilafları arttırıp, bizi birbirimizden koparan etnik milliyetçiliğin en güçlü olduğu bölgelerin başında ne yazık ki Kafkasya geliyor. Rusya'nın işgali altındaki Kuzey Kafkasya'nın toplam nüfusu 15 milyonu bulmuyor. Fakat, onlarca farklı kavim bu küçük coğrafyada yaşamlarını sürdürüyor. Hazar Denizinden başlayan Kafkasya'nın doğudaki ilk ülkesi Dağıstan'da 30'dan fazla irili ufaklı kavim yaşıyor: Avarlar, Lezgiler, Kumuk Türkleri, Laklar, Tabasaranlar.. Dağıstan'a komşu Çeçenistan ve güneyindeki İnguşetya'da da birbirine yakın ama farklı kavimler var. İnguşetya'dan başlayarak, Karadeniz'e kadar uzayan Kabardin bölgesinde ise başta Çerkesler olmak üzere, Karaçay Türkleri, Balkar Türkleri, daha kuzeyde Nogay Tatar'ları var. Tabi bu arada sadece Çerkeslerin Abzeh, Abadzeh, Şapsıh, Ubıh, Hatukay, Kabartay gibi çok sayıda daha küçük etnik topluluğa ayrıldığını akılda tutmak gerekiyor. Hal böyle olunca, tüm bu halkları birlikte etnik bir şemsiye altında tutmak imkansız hale geliyor.

Rusya, Kuzey Kafkasya halklarının bu denli farklı etnik kimliklere sahip olmasını daima bölgeyi kontrol altında tutmanın bir aracı olarak gördü. Çarlık Rusya'sından bugüne kadar bölgeyi işgal altında tutarken, kimi toplulukla işbirliği yapmış, kimisiyle savaşırken diğerini onun karşısına çıkarmıştı. Sürgün politikalarında dahi benzer bir tutum sergilemişti. 1864 Büyük Çerkes Sürgünü gerçekleşirken, Dağıstanlılara dokunmamış, 1944 Çeçen-İnguş Sürgünü sırasında ise boşalan yerlere diğer Kafkas halklarını ve bilhassa Rusları yerleştirmişti. Rusya böylece zalimce bir iskan politikasını yürütürken, Kafkasyalı halkları birbirlerine düşman etmeye çalışmıştı.

Ruslara karşı Kafkas halklarını ilk defa bir amaç uğrunda birleştiren ve 1785 yılında büyük bir zafer kazanan Çeçen asıllı İmam Mansur ve daha sonra yine aynı şekilde 1834'te birliği sağlayan Avar asıllı Dağıstanlı İmam Şamil bu ayrılıkların nasıl vahdete dönüşebileceğinin işaretini vermişti. Uzun Hacı tarafından kurulan Kuzey Kafkasya İslam Emirliği'nin 1920 yılında Kızıl Ordu tarafından yıkılmasından bu yana Kafkas halkları arasında birlik tartışmaları daima devam etmiş, ancak etnik milliyetçilik, sekülerizm, komünizm ve karşıtları gibi pek çok ayrımcı anlayış bu birliğin sağlanabilmesini mümkün kılmamıştı.

Sovyetler Birliğinin bölgeye tam anlamıyla hakim olmasından, yıkıldığı 1991 yılına kadar Kafkas halklarının yaşadığı trajedi dünyanın çok da ilgisine mazhar olmamıştı. 1994 yılında Cevher Dudayev'in önderliğindeki Çeçenistan'a Rusların 500 bin askerle saldırıp 250 bin insanı katletmesiyle dünyanın dikkatleri Kafkasya'ya dönmüştü. Kısa süren bağımsızlığını yeni Rus saldırısıyla kaybeden Çeçenler,  bağımsızlığı korumanın ancak diğer Kafkas Halklarının da bağımsız olmasıyla mümkün olabileceğini anladılar.

Çeçenistan coğrafi olarak adeta Kafkasya'nın içine sıkışmış bir ülke. Bu yüzden bu topraklara Türkçe bir isim olan ve iç ülke anlamına gelen İçkerya ismi verilmiş. Etrafı Rusya'nın yüzbinlere varan askerleriyle kuşatılmış, dünyadan tecrid edilmiş, tek hava alabileceği yerin Rusya'nın sürekli tehdit ve saldırısına maruz kalan Gürcistan olduğu bir ülkede bağımsızlığı korumak mümkün değildi. Bu yüzden Kafkasya'nın birliğini savunmak sadece ideolojik bir yaklaşım ya da bir ütopya değil, aynı zamanda reel bir gereklilikti. Çeçenler bunu büyük bir bedel ödeyerek öğrendiler ve diğer Kafkas halklarına, 2007 yılında Çeçen-İçkerya Cumhuriyeti'ni lağvedip, Kafkasya Emirliğini 87 yıl aradan sonra yeniden ilan ederek rehberlik ettiler.

Küresel Kuşatmaya Karşı Tek Gerçek Direnişi İslami Mücadele Verebilir

11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin başını çektiği siyonist-haçlı ittifakı -bu tanımlama Üsame bin Ladin'e aittir ve gerçeklerden uzak olmadığı da açıktır- Filipinler'den Sudan'a, Yemen'den Filistin'e kadar İslam coğrafyasının neredeyse her köşesinde saldırılarını yoğunlaştırırken, tüm bu coğrafyalardaki yerel ulusal direnişler de İslami bir kimliğe bürünmüşlerdir. Bunun en güzel örneklerini yukarıda kısaca mücadele sürecine değindiğimiz Çeçenistan ve el Aksa intifadası ile Filistin vermektedir.

Tiyatro eylemiyle Çeçen mücahidler pek çok açıdan İslami mücadelenin evrensel mesajını berraklaştırmışlardır. Bu mesaj sadece sömürgeci güçlerin Müslümanların topraklarından çekilip gitmesi değil, aynı zamanda Kudüs'ün kurtuluşuna kadar giden, yani Siyonist çetenin dağıtılması anlamına gelen bir mesajı da barındırıyor. Herhangi bir sömürgeci güçten destek almadan, ya da böyle bir gücün politikalarıyla çakışmadan, öz gücüyle ayakta kalmaya çalışan uzun soluklu bir mücadele hattını çizmektedir. Eylemcilerin, tıpkı Filistin'de olduğu gibi, şehadeti arzulayan tavırları, "Biz sizin hayatı sevdiğinizden daha çok şehid olmayı arzuluyoruz" sözleri, Filistinli Andelib'ten Çeçenistanlı Movsar'a uzanan kalın bir hat olduğunu gösteriyor. İslami mücadele, küresel kuşatmaya karşı dünyanın her yerinde aynı söylemle ve aynı kararlılıkla cevap veriyor.

Kafkasya'da Cihad Yeni Bir Aşamaya Girdi - 2007 ve sonrası

Çeçenistan, Dağıstan, Kabardin-Balkar Karaçay, Nogay ve İnguşetya’nın da içinde bulunduğu Kafkaslar’da Rusya’ya karşı direniş 400 yıllık tarihinin maddi başarı anlamında iyi bir döneminde değil kuşkusuz. Son 19 yıl içerisinde 250 bin kişi yaşamını yitirdi. On binlerce kişi mülteci durumuna düştü. Direniş önderlerinin çok önemli bir kısmı şehid oldu. Çeçenistan’da işbirlikçi bir yönetim ülkenin büyük çoğunluğuna hakim oldu. Mücahidlerin lojistik imkânları kesildi. Sadece düşmanla değil, açlıkla, yoklukla imtihan edildiler. İslam dünyası kendilerini yalnızlığın karanlık kucağına terk ettiler. İslamcı hareketlerin dahi gündemlerinden düştüler.

Fakat onlar, yüzlerce yıllık mücadele tarihi içerisinde önemli bir iş başardılar. Direnişlerini bir mektebe çevirdiler. İslam dünyasının küçücük bir ülkesinde, 80 yıl Sovyet rejiminin hâkimiyetinde kalmış küçücük bir coğrafyada “İslami direnişin her türlü milli-ulusal kirlilikten uzak; saf, temiz, tevhid ve adalet şiarını yükselten bir mektep olması gerektiğini” haykırdılar.

Kafkasya'da tüm cephelerin birleştirilmesini ve tıpkı İmam Şamil'in döneminde olduğu gibi Hazar'dan Karadeniz'e kadar birleşik bir İslami Kafkasya kurulması için Emirliğin ilan edilmesini sağlayan Çerkes Komutan Emir Seyfullah (Anzor Estemirov) şu şekilde haykırıyordu:

“Bizim Davamız Kuru Bir Toprak Kavgası Değil, İslam Şeriatını Hakim Kılma Kavgasıdır”

Emir Seyfullah, Çeçenistan direnişinin, milli-ulusal bir toprak savaşından, Bağımsız İslami Kafkasya idealine dönüştürülmesinde en çok etkili olan isimlerden birisiydi. Çeçenistan-İçkeriya Cumhuriyeti’nin “halk iradesine dayanan, demokratik parlamenter rejiminin lağvedilip” yerine İslam şeriatına dayalı Kafkas İslam Emirliği’nin ilan edilmesini Dokko Umarov’a telkin eden ve Emirlik ilanının taslağını oluşturan kişiydi. Bu sebeple, Emirliğin “Kadılık” görevini de yürütüyordu. O’nun çabalarının iki önemli veçhesi vardı: Birincisi, ulusal kurtuluş savaşından Şeriatı ikame etme savaşına geçilmesini sağlamak. İkincisi ise, İslami devlet talebini, Suud’daki ya da İslam dünyasındaki diğer şekilsel Şeriat yönetimlerinden farklı olarak, anti Emperyalist, anti Siyonist Küresel İslami direniş çizgisiyle desteklemek.

Türkiye’deki İslami çevrelerce de çokça tartışılan “emirlik ilanı” konusunda yaptığı uzun açıklamalarında bu iki hususun altını çizmiş, konuyu İslami kaynaklara gönderme yaparak; siyasi ve tarihi arka planını gündemleştirerek geniş bir perspektifle izah etmişti.

İslami Yönetimin İlanı

1992 yılında ilan edilen Çeçenistan-İçkeriya Cumhuriyeti’nin Anayasası egemenliğini halka dayandıran, fakat laik olmayan bir Cumhuriyetti. İslam Emirliği ilanıyla yürürlükten kaldırılan Anayasanın 2. maddesi şu şekildeydi: “Çeçen Cumhuriyeti halkı, devlet genelinde egemenliğin tek kaynağıdır. Halk, kendine ait olan egemenlik hakkını doğrudan ve kendisi tarafından oluşturulan yasama, yürütme ve yargı erkini temsil eden organlar tarafından, keza kendi yönetim organları aracılığıyla gerçekleştirir."

Çeçenistan’daki direnişçilerin büyük bir iç çekişme yaşadığı, milliyetçilerle dindar kimliklerini öne çıkartan kişilerin arasındaki husumetin giderek arttığı, davanın önemli liderlerinin suikastlarla şehid edildiği bir dönemde; Emir Seyfullah Cumhurbaşkanı Dokko Umarov’a bir mektup yazarak, “şeriat ilan etmesini, sürgündeki parlamentoyu fesh etmesini, ulusal sembollerin de içinde yer aldığı (milli bayrak, milli marş vs.) her türlü seküler anlayışın terk edilmesini talep eder.

Emir Seyfullah mektubunda şu ifadeleri yazar: “Allah'ın dininin esasları her insan tarafından kolayca anlaşılabilir. Kuran insanlara sadece okunması ve yazılması için gönderilmedi. Eğer biz Kur'an ve sünnetten apaçık delilleri görüyorsak, gerçeği gizlemeye çalışan, Allah'ın ayetlerini gizleyen, hevalarının faydası için onu yanlış yorumlayan, şerre çağıran âlimleri onaylamak zorunda değiliz. Elbette, biz sarf ettiği sözler hüccetlerle (delillerle) uyuşan âlimlere saygı duyarız, fakat bize akide'nin temel konularında (Usul'id Din'de) âlimleri taklide izin verilmemiştir. İtikadi meselelerde birisinin ifadesini kabul etmeden önce sahih bir delil'e ihtiyacımız vardır.”

Emir Seyfullah’ın bu mektupta usul’id din konusunda ortaya koyduğu yaklaşım, tam anlamıyla muharref geleneksel din anlayışından uzaklaşıldığının da kanıtıydı. Umarov’un cevabı ise kendisinin de aynı çizgide durduğunu bildirmektedir. Bu tavır alış, hem Allah’ın emri olduğu için kaçınılmaz olarak görülmüştür, hem de mücahidlerin arasındaki ihtilafı “doğru bir söz” etrafında çözmeyi hedeflemiştir.

Mücahidlerin önderlerinin bu noktadan sonra aralarında yaptığı tartışmalar da emirlik ilanının siyasi kazanımları ya da kayıpları üzerinden değil, usuli vechesi açıdan olmuştur. Çeçen direnişinin önemli komutanlarından Ebu Osman'ın naibi Emir Muhanned, Seyfullah’a bir mektup yazarak, savaşı kazanana kadar usuli konuları ertelemenin mümkün olup olmadığını sorar. Bosna Savaşına gönderme yapılan mektupta, çeşitli İslam âlimlerinin buna cevaz verdiği üzerinde durur. Ancak Emir Seyfullah’ın buna cevabı kat’i dir. İslam fıkhındaki azamet-ruhsat tartışmasına atıf yaparak verdiği cevap, hangi durumda olursa olsun, Müslümanların ancak İslami bir otoritenin tesisi için savaşabilecekleri yönündedir. Ne savaş sırasında ne de zafer sonrasında Müslümanların “İslami ilke ve taleplerini” gizleyemeyeceklerini açık bir dille bildirir.

Kayıplar ve Kazanımlar

Milli bir devlet olma talebini dillendirerek, ülkenin savaştan sonra da parlamenter bir rejimle devam etmesini talep eden kesimler için Anayasanın “İslami kurallara” dayanması çok da önemli değildi. Nitekim emirlik ilanına karşı çıktığı için Umarov tarafından azledilen direnişin Avrupa Temsilcisi Zakayev, ülkenin zaten İslami bir anayasası olduğunu savunarak, emirlik ilanının direnişi “küresel terörün” safına girmeye zorladığını iddia ediyordu. Aslına bakılırsa, Zakayev’in söyledikleri bir yönüyle doğruydu. Ancak Zakayev’in anlayamadığı bir gerçek vardı: Direniş, emirlik ilanıyla sadece “Şeriat’ın ikamesini öncelediğini söylemiyor; davalarının sadece Çeçenistan’la sınırlı tutulamayacak kadar geniş olduğunu, tüm Kafkasya’nın bağımsız İslami bir çatıda toplanması gerektiğini de duyuruyordu. Ayrıca, Rusya kadar ABD ve İsrail’in de Müslüman halkların düşmanı olduğunu ve saflarının diğer cephelerdeki İslami direnişçilerle aynı olduğunu vurguluyordu. Çeçen direnişi sadece kabuk değiştirmekle kalmıyor, içeriğini de İslamcı argümanlar ve İslamcı ideallerle şekillendiriyordu. Laikler, milliyetçiler bu çeperin dışında kalabilirdi. AB’nin ve ABD’nin desteğini tamamen yitirmekle kalmıyorlar, aynı zamanda kendilerini, Rusya’ya karşı savaştıkları için maddi anlamda destekleyen Körfezdeki Arap ülkelerini de karşılarına aldıkları için maddi anlamda büyük bir cenderenin içine sokuyorlardı.

Bunlar mücahidlerin görece kayıplarıydı. Ancak, cepheyi genişletmeleri, Kafkaslardaki diğer mücahid unsurların bir çatı altında toplanmasını sağlamıştı. İnguşlar, Dağıstanlılar, Nogay Tatarları ve Çerkesler de artık direnişin asli unsurları haline gelmişti. Savaş tüm Kafkasya’ya yayılırken Çeçen davası olmaktan çıkıyordu. Kabardey ve Balkarya ile birlikte İnguşetya’lı İslami cemaatler de Emirliğin otoritesini tanıdıklarını ilan ettiler.

Cihadı Etkisizleştirme Çabaları

Emir Seyfullah’ın üzerinde durduğu bir diğer nokta, direnişin küresel güçler tarafından meşruiyetinin zaten olmadığıydı. Aslan Mashadov’un öldürülmesinden sonra, Çeçen-İçkerya Cumhuriyeti’nin Batı tarafından tanınması meselesi kapanmıştı. Rusya bu noktadan sonra direnişin ideolojik beslenme kaynağını ortadan kaldırmaya yönelmişti. İşte Emirlik ilanıyla, direniş Rusya’nın elindeki bu imkânı almaya çalışıyordu. 11 Eylül süreciyle birlikte, ABD yönetimiyle tam uyumlu hareket etmeye başlayan başta Suudi yönetimi olma üzere Körfez ülkelerinin maddi desteği zaten kesilmişti. O dönemde veliaht olan Kral Abdullah’ın Moskova’ya giderek Putin’le anlaşmış olması ise, artık geri dönülemez bir süreci başlatıyordu. Rusya’nın Irak işgali karşısında Batı karşıtı bir noktada yer alması, Filistin meselesinde Hamas yetkililerini Moskova’ya davet etmesi de Rusya’nın yeni bir açılımıydı. Bu durum, Çeçen direnişinin İslam dünyasında yalnızlığa itilmesini sağlayan bir başka sonucu doğruyordu.

Rusya, sömürgecilik konusunda dünyanın en profesyonel ülkesi İngiltere’nin yolunu takip ediyordu. Çeçenistan’da desteklediği ve iktidara getirdiği eski Müftü Kadirov’un, O’nun öldürülmesinden sonra da oğlu Ramzan Kadirov’un ülkeyi camilerle donatmasını destekledi. Paraya boğduğu Kadirov’un ahlaksız görüntüleri internete düşse de, Türkiyeli mütedeyyin yazarların da desteğiyle “selefi cihadcılığa” karşı “sufi İslam’ın savunucusu, boynuna astığı 99’luk tespihiyle zikirlere katılan Müslüman bir devlet adamıydı Kadirov artık. Rusya, bundan sonra, -tıpkı birkaç gün önce Mardin’de daha önce adı sanı duyulmamış bir alay sarıklı hocaefendinin toplanıp, İmam İbn Teymiyye’nin cihad fetvasını iptal etme girişimine benzer şekilde- Suudi din adamlarının fetvalarıyla Kafkaslarda cihadın olamayacağı propagandasını yaptırıyordu.

Sonuç olarak Rusya, 11 Eylül sonrası oluşan süreci kendi lehine çevirmede başarılı oldu. Kafkasyalı mücahidlerin direnişlerinin operasyonel olarak küçülmesinden bahsetmiyorum; bu arızi bir durumdur ve aşılabilir. Asıl önemli olan Müslüman halkların ve daha da önemlisi İslamcı hareketlerin gündemlerinden, bu direnişin büyük ölçüde düşmesi olmuştur. İşin bu noktaya gelmesinde en az pay sahibi olanlar ise şüphesiz mücahidlerdir. Onları, aldıkları kararlar sebebiyle suçlayanların kendi içinde bulundukları durumu konuşmalıyız belki de. Fakat, onlardan talep ettikleri, “ulusal karakterli bir Çeçen davasında devam etmeleri” görüşünü konuşmak bugün için daha önemli.

İslamcılık ve Yeni Durum

Çeçenlere, milli bir kurtuluş savaşı dayatması yaparak, İslamcı öğretiyi referans almamayı öğütleyenlerin başvurduğu örnek Bosna savaşıdır. Peki Bosna’da Sırp ve Hırvat unsurlarla birlikte laik ve demokratik parlamenter bir rejimi Dayton’la kabul eden Boşnak Müslümanlar başarılı sayılabilirler mi? Bu başarıyı sadece nesnel ve dünyevi açıdan tahlil etmeye kalktığımızda karşımıza, 200 bin şehidin verildiği bir direniş sonrasında hala kapanmamış yaralar, bitmemiş bir savaş çıkmaktadır. Bosnalı Müslüman hanımlarla evlenerek, bu ülkede kalan mücahidlerin dahi sınırdışı edilmesi, bir kısmının ABD’ye teslim edilmesi ise cabası. Savaştan geriye kalan tek olumluluk, mücahidlerin –özellikle Arap yarımadasından gelenler- geride bıraktığı İslami düşünce ve pratik mirasıdır ki, bu durum, ülkedeki dindarlaşma sürecinin başat sebebidir.

Kafkas mücahidlerinin içinde bulunduğu durum, sadece onlarla sınırlı olsaydı; bu konuda daha lokal cevaplar üretmek mümkün olurdu. Fakat, 11 Eylül’le başlayan ve tüm İslam dünyasını derinden sarsan yeni konjonktür hesaba katılmaz ise Çeçen cihadının geldiği süreç de tam olarak anlaşılamaz. Bu yeni durumun ortaya koyduğu bir gerçek var ki; bunu Müslümanlar kendi iradeleriyle sağlamışlardır.

Kafkasya'da İslami Direniş Güçleniyor

Ortadoğu’yu derinden sarsan ayaklanmaların akabinde bu dalganın başta Özbekistan ve Tacikistan olmak üzere Asya’ya ve elbette Rus işgalinin 250 yıldır kesintili olarak sürdüğü Kuzey Kafkasya’ya gelmesini ümitle bekliyoruz. Bugün Kafkasya’nın tüm toprakları yapay sınırlarla bölünmüş, Rus Federasyonu’na bağlı küçük cumhuriyetçiklere ayrılmış durumda. Her birisinin başında da kendi kişisel servetleri milyarlarca doları bulan işbirlikçi liderler bulunuyor. Tıpkı Bin Ali, Kaddafi, Mübarek ve Esad gibi aileler diktası Kafkasya’ya da hakim. Yüzbinlerce şehidin verildiği Çeçenistan topraklarında Putin’in atadığı Ramzan Kadirov’un ne kadar sapkın bir adam olduğu tüm dünya medyasında günlerce yazıldı. Bir petrol denizinin üzerinde bulunan Kafkasya’nın bu küçük ülkesinin sözümona liderinin kendi doğumgünü için Hollywood artistlerini, ünlü keman virtüyözlerini getirtmesi; sadece kemancıya 500 bin dolar ödemesi günlerce konuşuldu. Hilary Swank ve Jean Claude Van-Damme gibi starların “seni seviyoruz Kadirov” demek için kaç dolar aldıkları ise açıklanmadı. Babası adına minarelerinde Rus bayrağı asılı camiler yaptıran, bu camilerin açılışına da Türkiye’nin kimi dindar yazarlarını götürüp propaganda yaptıran Kadirov’un askeri kışlalarının bodrumlarını sapkın askerleri için seks köleleriyle doldurduğu ise Batı basınının manşetlerinde yer alıyordu.

Kafkasya’da Diktatörler Bir Korku İmparatorluğu Kurdular

Çeçenistan’ın başına musallat edilen bu sapkın karakterli, görgüsüz adam Kafkasya’da tek başına mı peki? Elbette hayır. Dağıstan’a atanan bir başka Rus işbirlikçisi, kişisel serveti 8 milyar dolar olan Süleyman Kerimov ise kendi başında bulunduğu ve Rus liginde oynayan futbol kulubü için dünyaca ünlü futbolcuları transfer ederek medyanın ilgisine mazhar oldu. Eto, Roberto Carlos gibi futbolcuları milyonlarca dolar verip transfer eden Dağıstan diktatörünün ülkesinde kişi başına aylık gelir 150 doları dahi bulmuyor. Rusya, tüm yer altı zenginliklerini sömürdükten sonra geri kalan küçük bir miktarı da bu diktatörlerine gönderiyor. Kafkas halkları 150 yıl boyunca açlıkla, sefaletle, sürgün ve katliamla imtihan edildi. Fakat öyle görünüyor ki, en acı imtihanlarını şimdi veriyorlar. Yüzbinlerce Kafkasyalı dünyanın çeşitli coğrafyalarına dağılmış durumdalar. Kafkasya ise tam bir korku imparatorluğuna dönmüş durumda. Hiçbir insan hakları örgütü bölgede çalışma yapamıyor, hatta Ruslar dahi. Bölgedeki insan hakkı ihlallerine dikkat çeken örgütlerin çalışanları ve bağımsız Rus gazetecilerin öldürüldüğü bir korku filmini andırıyor güzel Kafkasya.

Kurtuluş Ümidimizi Kaybetmedik

Sömürgecilerin ümmetin arasında yapay sınırlar ihdas ettiği ve bizleri ulusal sembol ve kimliklere böldüğü, içinde bulunduğumuz bu son yüz yıl büyük ıstırablar, işbirlikçi rejimler, tağutların saltanatlarıyla geçti. Fakat, ümmet yaşadığı bu çileli yılları artık geride bırakacak bir ümit ışığı görüyor. Ulusal sınır ve sembolleri parçalayan, işbirlikçi rejimlerin tahtını sarsan İslamcı duruş, nasıl Emperyalizm küreselleşiyorsa, karşısında küresel bir direniş hattını oluşturuyor. Bu hat, gücünü direniş ruhunu kolektif bir hale getirmesinden ve direnişi birilerinin tayin ettiği ulusal sınıra hapsetmeyip ümmete teşmil etmesinden alıyor.

Son 30 yılımız, Afganistan’dan başlayıp Bosna’ya, oradan Çeçenistan’a uzanan işgaller ve bu işgallere karşı başlatılan direnişle geçti. Bu savaşlar sırasında ve sonunda, Batılı argümanlara zihinlerini kiraya veren, etnik milliyetçiliğin ve ulusal sınırların daralttığı bir zihne saplanıp kalanlar, ümmetin arasına yeni nifak tohumlarının atılmasına sebebiyet verdiler.

Bosna’da savaşın sonlanmamasının, sadece ara verilmesinin yegane sebebi İslami kimliğin ve Allah’ın rızasının her şeye ve herkese rağmen öne çıkartılmaması değil midir?  Bir zamanların Rusya’ya karşı mücahid önderi olarak tanıdığımız Tacik Burhaneddin Rabbani’nin, Rusya çekildikten sonra, Peştun Gulbeddin Himetyar ile iktidar mücadelesine girip Kabil’i işgal döneminde dahi olmadığı ölçüde  yerle bir etmesine şaşıran Müslümanlar, bu kişinin Taliban iktidarı sonrasında, ABD tankları eşliğinde Kabil’e dönmesini nasıl anlamlandırdılar acaba? O’nu Hikmetyar ile savaştıran da, ABD ile işbirliği yaptıran da aynı şeydi şüphesiz: Ümmetin damarlarında sinsice dolaşan etnik milliyetçilik, kavim asabiyeti ve makam sevgisi. Rıza-i İlahi için savaşanlar ise gerçek kurtuluş yolunun ancak temiz bir akide, ihlas ve takva ile mümkün olabileceğini gösterdiler.

Müslümanlar, bu cephelerde kanlarıyla bedel öderken, bir yandan da İslami Hareketin entelektüel mirasını derinleştirdiler. Yaşadığımız günlerden, yaptığımız hatalardan ders çıkartmaya çalışanlarımız, ümmetin kurtuluşunun ancak üzerimizdeki bu kirlerden arınmakla mümkün olabileceğini fiilleriyle söylemektedirler. Hem bu dünyada, hem de ahiretteki başarı ve kurtuluşun ancak böylesi bir arınma çabasıyla gerçekleşebileceği yaşanmış tecrübelerle sabittir.

Kafkasya Etnik Milliyetçilik Duvarlarını Yıkıyor

Bosna ve Afganistan’daki tecrübenin bir benzerini Çeçenistan’daki kardeşlerimiz de yaşadılar. Çeçenistan’ın SSCB’nin dağılmasından sonraki ilk lideri Cevher Dudayev’in bağımsızlık ilanından sonra, 1994 yılında, yeniden toparlanmaya başlayan Rusya tarafından işgal edilmesi İslam dünyasında ikinci bir Afganistan rüzgarı estirdi. Aynı düşmana karşı başka bir cephede savaşan Çeçen Müslümanların varlığı, Müslümanların olduğu kadar, başta ABD olmak üzere batılıların da ilgisini çekmişti. Batı başkentlerinde Çeçen dayanışma komiteleri peş peşe kuruldu. Türkiye Hükümeti de, Rusya karşısında batılıların desteğini “bir şekilde” alan böylesi bir direnişi açıkça olmasa da destekledi. Eski Başbakan Tansu Çiller’in örtülü ödenekten Çeçen mücahidlere para yolladığı dahi ifade edildi. Fakat Batı’nın desteği daima “teyakkuz halinde bir destek” olarak kaldı. Batı hiçbir zaman mücahidlere tam anlamıyla güvenmedi. Mücahidlerin namlularını kendisinde de doğrultabileceğinin idrakindeydi.

Dudayev’in ABD destekli bir Rus saldırısı sonucu şehid olmasını takiben Çeçenistan’da devlet başkanlığına getirilen tüm liderler, benzer şekilde şehid oldular. Fakat 1999 yılı, Şamil Basayev ve Ürdünlü komutan Hattab’ın çabalarıyla direnişin seyri açısından bir dönüm noktası oldu. Öyle ki, mücahidler, Ruslara karşı verilen bu mücadelenin hem usuli-dini çizgisinin hem de siyasi ve coğrafi alanının belirlenmesi noktasında büyük bir aşama kaydettiler. İkinci Çeçen Savaşı olarak bilinen bu süreçle birlikte mücahidler, kendilerini diğer Kafkas halklarıyla ayıran şeyin yapay sınırlar olduğunu yaşayarak gördüler. Kendilerine miras olarak kalan direniş hattının bir ucunda bulunan İmam Şamil Dağıstanlıydı. İmam Mansur Çeçendi. Tarih boyu Rus yayılmacılığına karşı Müslüman kimliğiyle karşı durmaya gayret edenlerin etnik kimlikleri öne çıkartılmamıştı. Onlar, tüm Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı için savaşırken, kendi aralarındaki kavmi-dilsel farklılıkları önemsememişlerdi. İmam Şamil’in Dağıstan’da başlattığı özgürlük mücadelesini bugünkü Çeçenistan topraklarında sürdürmesi, o günün insanı için son derece doğal bir şeydi.

Ümmetin arasına etnik-yapay sınırlar koyan sömürgeciler, Kafkas halklarının arasına da etnik milliyetçilik duvarları inşa etmişlerdi. Dağıstan gibi 40’dan fazla dilin konuşulduğu, Karaçay, Nogay gibi Türk soylu kavimlerin,  Kabardinler, Malkarlar, Adıgler, Megreller, Nohçiler (Çeçen) gibi Kafkas halklarının birarada yaşadığı bir coğrafyayı küçük parçalara ayıran Rus Çarlığı ve sonrasında SSCB karşısında mücahidler yüz yıl sonra ilk defa “bağımsız, birleşik İslami Kafkasya” idealini gündemleştirdiler.

Çeçenlerin son lideri Dokku Umarov (Ebu Osman)’un göreve gelmesiyle ise bu zihniyet devrimi kemale ermiş oldu. Bugün mücahidler kendilerine Kafkas mücahidleri demekteler. Kendilerini etnik kimlikleriyle değil, İslami kimlikleriyle tanımlıyorlar. Hazar’dan Karadeniz’e kadar tüm Kuzey Kafkasya’yı içine alacak bir İslam devleti kurmayı hedeflediklerini söylüyorlar. Aslına bakılırsa, bu ideal birilerinin iddia ettiği gibi türedi bir şey de değil: Bu topraklar üzerinde 1917 yılında kurulan Kuzey Kafkasya Devleti Rus saldırısında yenilinceye kadar üç yıl boyunca egemenliğini sürdürmüştü. Bu devlet, tüm Kuzey Kafkas halklarını içine alan geniş bir coğrafyayı kendine yurt olarak kabul etmişti. Bugün Kafkasya direnişi asli mecrasına ve sınırlarına dönüyor. Tertemiz bir akide, ihlas ve takvayı kuşanmış mücahidleri eliyle..

Samimi bir ortamda geçen seminer katılımcıların sorduğu sorulara verilen cevap ve yapılan açılımlarla son buldu. 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum