Fundamentalist laiklik

14.06.2008 10:55

Yasin Aktay

Maruz olduğumuz laiklik anlayışındaki garabeti ifade etmek için en uçuk kavramsal terkipler bile az gelebilir. En olmayacak kavramlar bu durumu ifade etmek için bir araya gelebilir. Ancak birbirine ters gibi görünen fundamentalizm ile laikliğin yan yana gelişleri bugüne ait bir konu değildir. Aşırılıklar tam zıtlarına dönüşmeye eğilimlidir.

Ünlü sosyolog Max Weber Avrupa'da laikliğin gelişiminde bir tür fundamentalizm olan Protestan hareketinin rolünü göstermiştir. Fundamentalist iddia ve ideallerin gerçekleşme ihtimali azaldıkça tersine dönüp gerçeklikle uzlaşması mukadder olmuştur. Gerçeklikle uzlaşmak için teorik bir tadilata gerek de olmuyor. İtikatta fundamentalist ama amelde sekülerist olursunuz. İtikat ve amelin uzlaşmaz çelişkisi içinde yaşamak her zaman olmasa da çoğu kez fundamentalizm ile laikliğin yan yana yaşamasına imkân veriyor. Ama bu yanyanalık formülün de ifade ettiği gibi bir tür şizofreni ile de malul oluyor.

Bu sıradan çelişkiyi birine tamamen dönüşmeden çözmenin yolu güçlü bir siyaset melekesinden geçebilir. Ancak itikat belli bir siyasal aklın çalışmasına müsait değilse, yani gerçekten de kelimenin tam anlamıyla fundamentalist bir itikadınız varsa, yani metin ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi dengeli bir biçimde kuran bir yorum anlayışınız yoksa bu şizofreninin cenderesine yakalanmaktan kurtulamazsınız. Bir hicret, içtihat, seyr ve yol dini olan İslam'ın bir dönem yaşanmış bir tecrübeyi eninde sonunda tekrarlanacak bir tür siyon(izm) olarak idealleştirmemesi aslında onu tarih boyunca fundamentalizme karşı da korumuştur.

Bir papası yok Müslümanların. İlk bakışta bir dezavantaj olarak görünen bu durum Müslümanların belli bir yorumu mutlaklaştırarak birbirlerine dayatmalarının önünü de baştan itibaren kapatıyor. O yüzden Müslümanların fundamentalizm diye bir problemlerinin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Başkalarının fundamentalizm diye rahatsızlıklarını alenen ifade ettikleri İslami oluşumlar ise özünde fundamentalist değil, alabildiğine (metinden) özgür yorumlardır. Kesin inançlı, öfkeli, yer yer totaliter olmaları onların fundamentalist sanılmalarına yol açıyor, ama fundamentalizm bundan çok daha farklı bir şeydir.

Fundamentalizm referans bir metnin belli bir yorumunun bir kez ve bütün zamanlar için mutlak sayılması ve bütün dünyanın bu mutlak yorum uğruna düzenlenmesi çabası anlamına geliyor ki, İslam dünyasında bugün için rastlanmayan belki tek şeydir bu. Var olan İslami hareketlerin önemli bir kısmı her zaman kendi çapında nereye kadar açık olduğu bile kestirilemeyen bir içtihat sürecine tabidir.

Buna rağmen bugün Müslümanların modern dünya ile uyumsuz görüntülerinin tasası içinde fundamentalizm ile laiklik arasındaki sorunları düşünmek İslam'la ilgili akademik dünyanın en önemli ilgilerindendir. 19. yüzyıldan beri sorulan “İslam modern dünyaya, demokrasiye, laikliğe vs. uyum gösterir mi?” sorusu hâlâ şu veya bu şekilde sorulmaya devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Frankfurt Üniversitesi'nde başkanlığını Prof. Dr. Ömer Özsoy'un yaptığı İslam kürsüsünün düzenlediği “İslam'ın tarihsel mirası: Günümüzde Kur'an ilimleri” başlıklı sempozyumda bu sorularla “Fundamentalizm ve Sekülerizm Arasında Kur'an Hermenötiği” başlıklı bir tebliğle tekrar yüzleşmeye çalıştık. Nasr Hamid ebu Zeyd, Christian Trol, Raoul Motika, İlahmi Güler, Burhanettin Tatar ve daha birçok ismin katıldığı toplantıda böyle bir başlık altındaki bir konuşmanın içeriğini genellikle akademik dünyanın hazır ilgi ve soruları belirler. İslam'ın modern dünyaya uyumunu engelleyen belli geleneksel yorumları vs.

Oysa bu toplantı esnasında Türkiye'yi modernleştirme adına misyon yüklenmiş laikliğin bir dinsel inanca dönüşmüş olması sorunu yaşanıyor. Kendi sabit doğrularına dair hiçbir esneme kabul etmeyen fundamentalist bir çerçevenin içine hukuku eğip büküp yerleştirmeye çalışıyor. Anayasa mahkemesinin ret kararı o yüzden özellikle Türkiye'de fundamentalist bir İslam yorumundan ziyade fundamentalist bir laiklik anlayışından muzdarip olduğumuzu akıllara kazıdı. Toplantının başka ayrıntılarına fırsat bulursak sonra değiniriz, ancak şimdi sözü tam böyle zamanlarda açılan şaire bıraksak yeridir.

Değerli şair Cahit Koytak, hukukun silahlaştırılması, araçlaştırılması ve katledilmesi yoluyla bütün akıl ve vicdan ölçülerini altüst eden darbe sürecinin adını Dede Korkut gibi yetişip koymuş. Kalbi nerede atıyorsa şiiri de orada yükseliyor şairin. Onu bu kadar yaman söyleten ortam aslında hayra alamet bir ortam değildir. Ama bu ortam varsa Dede Korkut'un müdahil şiiri bir teselli ışığı gibi parlar. Üstadın bana yolladığı iki şiirden birini sizinle paylaşıyorum:

YOKSULAR İÇİN BİLMEM KAÇINCI TEZ

Fuhuş, saçını başını düzeltmeye / kendine masum tavırlar seçmeye, / hatta süslenip püslenmeye bile / mahal görmeden, / güpegündüz, cascavlak ve kırıta kırıta, / zorbalıksa, çizmelerini gıcırdata gıcırdata / kışlanın kapısından kıvrılarak, kol kola, / siyaset meydanını arşınlayıp / adliye sarayına dalınca, / artık şairlere söylenecek söz kalmaz, / şu sarhoş sözünden, / meczup sözünden başka:

“Tarih, yoksullara dağları deldirmek, / kendisine yeni yollar, yataklar açmak / ve böylece, kalender şairlere de / 'elden düşme' mitoslar bahşetmek istediğinde, / herkesin işini / kolaylaştırmak için, / yalnızca kiralık katilleri, kiralık / maktülleri, para-militerleri / ve darbeci generalleri değil, / gün gelir - yoksullar, şairler / ve sarhoşlar geçmesin diye / geçitlere yasa kitaplarını yığıp / düz yolları tıkamaya kalkışan - / aptallarla, hödüklerle birlikte / akıllı, icazetli fakihleri de kullanır.”

Yeni Şafak Gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim