Frengî, SIAL 2006 ve Paris’te Aşk

13.12.2006 12:02

İbrahim Sediyani

     Domatese Farsça’da "frengî" denir. Kürtçe’de de öyledir. Mutfağımızın vazgeçilmezleri arasında yer alan kırmızı renkli bu sebze İran’a ilk kez Fransa’dan girdiği için "Fransız malı" anlamında "frengî" denmiştir ve sonradan değişmeyip o şekilde kalmıştır. ( Tıpkı çok sevdiğimiz turuncu renkli portakal meyvesinin Anadolu’ya ilk kez Portekiz’den gelmesinden ötürü bu meyveye ülkenin "Portugal" olan isminden esinlenerek Türkçe’de "portakal" dediğimiz gibi. )

     Domatese "gucê frengî" diyen İranlılar, çilek için de "tût frengî" derler.

     Yıllık bir bitki olan domatesin ( solanum lycopersicum ) anavatanı, Latin Amerika ülkesi olan Peru’dur. İlk bulunan türleri kırmızı değil, sarı renkteydi. Kızılderililer’in bulduğu domates, Kızılderili kıt’asının işgalinden ( 1492 ) sonra Avrupa’ya gemilerle taşındı. Önceleri zehirli olduğuna inanıldığı için yenilmeyen domatesi insanlar ancak 19. yy’da yemeye cesaret edebildiler. Zehirli olmadığı anlaşıldıktan sonra mutfaklarda bolca kullanılmaya domates, 1893 yılında bir mahkeme kararıyla "sebze" statüsü kazandı.

     Peru ve Bolivya’da keşfedilip Meksika’da yetiştirilen ve "insanlık tarihinin en uğursuz tarihi olan" 1492 yılından sonra Avrupa’ya taşınan domates, 20.yy’da Fransa’dan İran’a girdi. Fransa’dan geldiği için de İranlılar ona "frengî" adını verdiler.

     Domates İran’a Fransa’dan girdiği ve Fransa da bir "gâvur memleketi" olduğu için İran’daki mollalar ve ayetullâhlar domatesin "haram" olduğuna dair fetva verdiler. Sırf batıdan ( günindi ) geldiği için yenilmesinin aynen domuz eti ve içki gibi mutlak surette "haram" olduğuna hükmettiler. ( Tıpkı ülkemize televizyonun ilk günlerde "gâvur icadı" denilip "haram" olduğuna dair fetva verilmesi gibi. )

     Hikâye odur ki, o zamanlar İran’da bir mollanın çok uğursuz ve hayırsız bir oğlu varmış. Babası dîn âlîmi olmasına rağmen, kendisi soytarının ve vurdumduymazın tekiymiş. İçki içermiş, kumar oynarmış, zina yaparmış, her türlü haramı işlermiş. Babası elinde kalmış, ne yapsa da söz geçiremiyor ve artık ne yaparsa yapsın – söz dinletemiyeceğini bildiği için – sessiz kalıyormuş.

     Bir gün bu molla, oğlunu domates yerken görmüş. Küplere binmiş tabiî ki. ( Eh, ne de olsa en aktüel haram, en çok titiz olunan haramdır. )

     Bu olay molla için bardağı taşıran son damla olmuş. Büyük bir öfke içinde şöyle seslenmiş oğluna: "Oğlum! Bugüne dek ne dediysem tersini yaptın. İşlemediğin günâh, yapmadığın rezalet kalmadı. Oğlumsun, canımdan bir parçasın dedim, ses çıkarmadım. İçki içtin, göz yumdum. Kumar oynadın, görmezlikten geldim. Zina yaptın, sesimi çıkarmadım. Ama frengî yemek? Yoo, yoo! Kusura bakma ama, artık bu kadarına da tahammül edemem. Frengî yemene de göz yumacağımı sanıyorsan, boşuna kürek sallarsın. Buna kesinlikle katlanamam işte."

***

      22 – 26 Ekim 2006 tarihleri arasında Fransa’nın başkenti Paris’te gerçekleştirilecek olan ve kısa adı SIAL olan "Salon International de L’Alimentation" ( Uluslararası Gıda Fuarı )’na katılmak üzere 21 Ekim ( 28 Ramazan ) Cumartesi günü, Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya ( Nordrhein – Westfalen ) eyaletinin Kolonya ( Köln ) şehrinden arabayla yola çıkmak üzereyiz.

     Dünyada sadece dört yerde, Fransa’nın başkenti Paris, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şanghay şehri, Kanada’nın Montreal şehri ve Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te düzenlenen ve "dünyanın en büyük yiyecek ve içecek fuarı" olan SIAL, iki yılda bir düzenleniyor ve Paris’teki fuar, bu seferki periyodun ilk fuarı olarak önem kazanıyor.

     Dört kişilik bir ekibiz ve tek arabayla yola çıkacağız. Furkan ve Tarkan kardeşlerim "TUWA Media Marketing" adlı reklâm ajansı, Yasin kardeşim "Samanyolu Televizyonu" ( STV ) , ben ise "Zaman" gazetesi adına fuara katılıyorum.

     Köln kentinde ikindi namazlarını kıldıktan sonra bir döner dükkânında sekiz adet dürüm sardırıp paketliyoruz ve yola veriyoruz. İftar vakti yolda ve Belçika topraklarında olacağımızdan, yemek bulamayabiliriz. Tedbirli gitmek istiyoruz.

     Yola verdikten çok değil, 70 km sonra Almanya bitiyor ve Belçika topraklarına giriyoruz. Belçika’da ilk karşımıza çıkan yerleşim birimi, Liége ( Luik, Lüttich ) ilinin Verviers ilçesinin Eynatten köyü.

     Uzun yolculukları verimli zaman geçirmek için ideal bulduğumdan, arabanın içinde kitap okuyorum. Elimde, Haksöz sitesi köşe yazarı Faruk Mağat’ın Karakutu Yayınları arasında çıkan "Öteden Gelen: Rüyaların Kızıl Düşmanı" isimli romanı var. Sevgili kardeşim Faruk Mağat’ın bir ay kadar önce İstanbul’da bana hediye ettiği bu roman, hakikaten akıcı bir üslûb ve sürükleyici bir anlatımla kaleme alınmış. Herkese tavsiye edebileceğim bu kitap, "cin" olan bir erkekle "insan" olan bir kızın aşkını anlatıyor. ( Bu durumu ben de sizler gibi ilk başta çok garipsedim, ama sonra "Urfalı sevmişse doğrudur güzelim" deyip normal karşıladım. )

     Flamanca ( Felemengce ) adı "België", Fransızca adı "Belgique" olan Belçika, iki resmî dili olan bir ülke.

     Başkent Brüksel’i saymazsak 9 vilâyetten oluşan Belçika’nın Limburg ( Limbourg ), Anvers ( Antwerpen ), Doğu Flandre ( Oost – Vlaanderen ) ve Batı Flandre ( West – Vlaanderen ) illerinde komple Flamanca, Lüksemburg ( Luxembourg ), Namur ve Hainaut illerinde de komple Fransızca konuşulur. Brabant ilinin kuzeyinde Flamanca, güneyinde ise Fransızca kullanılır. Ülkenin doğusundaki Liége ( Luik, Lüttich ) ilinde Flamanca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç dil birden egemendir. Başkent Brüksel ( Brussel, Bruxelles ) ise Flamanca ve Fransızca’nın birlikte kullanıldığı bir merkezdir.

     Belçika içinde arabayla seyahat ederken, birdenbire tabela ve trafik işaretlerindeki lisanın değiştiğine şâhîd olabilirsiniz. Bu, bir il sınırından çıkıp başka bir il sınırına girdiğiniz anlamına gelir. Belçika’nın kuzeyinde yaşayan insanlar ile güneyinde yaşayan insanlar biribirlerinin dillerini anlamazlar, arada tercüman olmadan konuşamazlar.

     Belçika’nın kuzeyi ve güneyi iki ayrı ülke gibidir. Daha doğrusu, Belçika’nın kuzeyi Hollanda’nın, güneyi ise Fransa’nın bir devamı gibidir.

     Ülkenin iki ayrı resmî dili vardır ve herkes kendi dilini konuşur. Buna rağmen ne ülkede terör var, ne de memleket bölünüyor. Üstelik her iki tarafta da – özellikle Flaman kuzeyde aşırı derecede – ayrılıkçı akım ve hareketler olduğu halde. Yine bununla birlikte, ülkenin güneydoğu vilâyeti olan Lüksemburg yarısı kendisinden ayrılmış ve "Lüksemburg" adıyla bağımsız bir ülke olmasına rağmen.

     Üç dilin birden "resmî dil" olduğu ve Flamanca adı "Luik", Fransızca adı "Liége" ve Almanca adı "Lüttich" olan vilâyetin Villers – le – Bouillet köyüne vardığımızda iftar vakti girmişti. Arabayı bir parka çektik ve dürümlerimizi âfiyetle yiyerek iftarımızı açtık. İftardan sonra da ceketlerimizi çıkararak çimenlerin üzerine serdik ve akşam namazını edâ ettik. Reklâm ajansı adına bizimle yolculuk eden Furkan ve Tarkan’ın namaz hususundaki titizlikleri ve bir yerden şeker veya çikolata alırken, içinde haram katkı maddeleri olup olmadığını kontrol etmek için ambalajın üzerindeki yazıları baştan sona okuyacak kadar samimiyetleri, bu iki kardeşimle çok çabuk kaynaşmama yol açmıştı.

     İftardan sonra yolculuğa devam ederken artık akşamdı ve arabanın lambalarını açmıştık. Ama aslında bunu yapmamıza hiç gerek yoktu. Zira Belçika, geceleri de tıpkı gündüzleri gibi apaydınlıktır.

     Belçika yollarında arabanızın lambalarını hiç açmadan geceleri yolculuk yapabilirsiniz. Ülkenin baştan sona bütün yolları aydınlatılmıştır. En ücra köylere kadar böyledir. Tâ dağın başında bir ev varsa, o eve giden patika yolun iki tarafı bile baştan sona elektrik lambalarıyla aydınlatılmıştır. Eğer gece vakti Avrupa’nın uzaydan uydu resmini çekerseniz, Belçika siyâh değil, sarı çıkar. Her karış toprağı elektrikle aydınlatılmıştır.

     Şimdi diyeceksiniz ki, Belçika çok mu zengin? Hayır, kesinlikle! Dört komşusu ( Hollanda, Almanya, Lüksemburg, Fransa ) vardır ve Belçika dördünden de fâkirdir.

     Öyleyse nerden geliyor bu bolluk?

     Şurdan: II. Dünya Savaşı ( 1939 – 45 )’nı Belçika’yı işgal eden Nazi Almanyası kaybettikten sonra, Almanya, tüm komşularıyla ayrı ayrı antlaşmalar imzalamak zorunda kaldı. Belçika ile yapılan antlaşmayla ( 1945 ), Almanya, 70 yıl boyunca Belçika’nın tüm elektrik masraflarını ödeyeceğini kabul etti. Yani Belçika’nın 2015 yılına kadar tükettiği tüm elektriğin parası Alman Devleti’nin cebinden çıkıyor. Eh, adamlar bulmuşlar beleş elektriği, memleketin her metrekaresini aydınlatıyorlar. Parasını da hiç sevmedikleri Almanlar ödeyince, hoyratça tüketmek Belçikalılar’a ayrı bir keyif veriyor üstelik.

     Ancak bu "bolluk", 9 sene sonra yok olacak. Beleş elektrik, 2015 yılında son buluyor. Belçika devleti şimdiden 2015 sonrası için tasarruf planları yapmaya başladı bile. 2003 başında parlamentoda onaylanan bir yasayla, 2015’ten itibaren nükleer reaktörlerin peyderpeyh kapatılacağı kararlaştırıldı. Aynı yasa ile yeni bir nükleer reaktörün yapımına başlanmayacağı da dile getirildi. Ancak, enerji arzı emniyetinin tehlikeye girmesi durumunda nükleer enerji seçeneği açık bırakıldı.

     Saatler sonra Belçika’yı ancak bitirebiliyoruz ve Fransa topraklarına giriyoruz. Fransa’da ilk karşımıza çıkan yerleşim birimi, Nord – Pas – de – Calais ilinin Nord ilçesinin Crespin köyü.

     Belçika’dan çıkıp Fransa’ya girince, aydınlık bıçak gibi kesiliyor. Birdenbire karanlığa gömülüyorsunuz. Yol üzerinde sıkça bulunan elektrik direkleri birdenbire yok oluyor. Gündüzden çıkıp geceye giriyorsunuz. Hem de bıçak gibi, birdenbire. Belçika – Fransa sınırı ışıklardan çok rahat anlaşılıyor; sınırın bir tarafında aydınlık ve gündüz, bir tarafında ise karanlık ve gece.

     Geceyarısı 23:30 sularında Fransa’nın başkenti Paris’e varıyoruz…

***

     Almanya’nın Köln kentinde bir döner dükkânının önünde başlayan ve içine Belçika’yı da alan yolculuğumuz, Fransa’nın başkenti Paris’te, Zaman gazetesinin "20. Paris" semtinde bulunan bürosunun önünde son buldu.

     Saatler geceyarısını bulmasına rağmen, Zaman Gazetesi Fransa Temsilcisi Osman kardeşimiz bürodaydı ve zaten bizleri bekliyordu. Gazetenin Paris bürosunu gezdikten sonra, Osman kardeşimiz bize kahvaltı hazırladı.

     Osman kardeş Paris’e 150 km mesafede ikamet ediyor. Geceleri gazetede yatıp kalkıyor. Sadece haftasonları eve gidiyor. Bütün "zamanını Zaman’a" harcıyor. Dostların anlatmalarına bakılırsa, hânımı, "ben Osman’ın ikinci karısıyım, O’nun birinci karısı Zaman" diyormuş.

     Geceyarısı 02:00 sularında gazeteden ayrılıyor ve Paris’te daha önceden bize ayrılan otele gidiyoruz. Dördümüz için iki oda ayrılmış. Reklâmcılar bir odada kalıyorlar, ben ve STV kameramanı Yasin Pehlivan ise bir odada kalıyoruz.

     Üç yıldızlı "Etap Hotel"deyiz…

***

     "Paris" denince sizin aklınıza ilk olarak ne gelir?

     Eyfel Kulesi…

     Başka?

     Göçmen isyanları, sokak direnişleri ve polis barikatları…

     Başka?

     Aşk…

     Başka?

     1998 Dünya Kupası finalinde Fransa’nın Cezayir asıllı futbolcusu Zeyneddîn Zidanî’nin Brezilya’ya attığı iki tane muhteşem kafa golü…

     Başka?

     Tarihte bolca bulunan "Paris Antlaşmaları"… 1259’da Fransa Krallığı ile İngiltere Krallığı arasında, 1763’te yine aynı taraflar arasında, 1796’da Fransa Krallığı ile Sardunya Krallığı arasında, 1814 ve 1815’te Fransa Cumhuriyeti ile müttefik devletler arasında, 1856’da içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun da olduğu 7 devlet arasında, 1898’de Fransa’nın arabuluculuğuyla ABD – İspanya arasında ve 1947’de II. Dünya Savaşı galipleri ile mihver müttefikleri arasında imzalanan antlaşmalar…

     Başka?

     Temmuz 1789 – Ekim 1795 arasında varlığını sürdüren Paris Komünü…

     Başka?

     Sorbónne Üniversitesi…

     Başka?

     Disneyland…

     Evet, bunların hepsi de Paris’tir ama hiçbiri "benim Paris’im" değildir.

     "Paris" denince benim aklıma ilk gelen, İmâm Humeynî ( rh. a. )’dir.

     "Benim Paris’im" İmâm Humeynî, Ali Şerâitî, Alexis Carrel, Frantz Fanon, Léopold Sedar Senghor ve Roger Garaudy’dir…

     Burası Paris’tir, kardeşlerim, Paris! İmâm Humeynî’nin şereflendirdiği şehirdir burası! "Tarihin en büyük halk hareketi olan" İran İslâm Devrimi’nin yönlendirildiği şehirdir bu şehir!...

     Hatırlarsınız, 1978’in sonlarıydı. İran’da kitleler "Allâh-û Ekber" nidâlarıyla ayaklanmış, âzîz önderleri ise Paris’te sürgündeydi. Allâh ve adalet düşmanı hâbis Şâhlık rejimi ha yıkıldı, ha yıkılacak!

     İmâm Humeynî, İran’a bir emirname gönderiri: "Askerlik yapmak için şu anda mecburi olarak Şâh’ın ordusunda bulunan er veya üst düzey bütün askerlere sesleniyorum! Bu mesajım size ulaşır ulaşmaz, Allâh vePeygamberi’ni seven herkes ordudan firar edecek!"

     Bütün askerler ordudan kaçıyor, firar ediyor. Sadece bir avuç komutan ve general kalıyor.

     Buna çok sinirlenen Şâh, komutanlarına emir verir: "Yarından itibaren sokaklara çıkacaksınız ve ülkenin her tarafında, saçları traşlı, kafası kel bütün erkekleri kurşuna dizeceksiniz!"

     Ancak onlar daha bunu uygulamaya koymadan, İmâm Humeynî Paris’ten ikinci emrini gönderir halkına: "Bütün İran genelinde, Allâh ve Peygamberi’ni seven 7’den 70’e bütün erkekler saçlarını kesip traş etsinler!"

      Ertesi gün sokaklara çıkıp "saçları traşlı erkek", yani "asker" arayan Şâh’ın adamları neye uğradıklarını şaşırıyorlar. Çünkü küçük çocuklardan yaşlı dedelere kadar bütün erkeklerin kafası kel. Hepsinin saçları traşlı.

     Kimin asker olduğunu bilemiyorlar tabiî ki…

     Burası Paris, hevalno, burası Paris! Ağacanlar, baycanlar, burası "kavganın şehri" Paris!

     "Paris" ismini Fransızlar "Pari" olarak okurlar, sondaki "s" harfini söylemezler. Seine Nehri üzerinde bulunan şehrin lakabı "ville de lumière" olup Fransızca "ışık şehri" demektir. Paris, adını Galya halklarından olan Parisîler’den almaktadır. Romalılar buraya "Civitas Parisiorum" ( Parisîler’in Şehri ) demişlerdir.

     "Parisî" olarak anılan bu halkın adı ise, Pierre Hubac ve Şeyh Ente Diop’a göre Mısır tanrıçası "İsis"in adından gelmektedir; çünkü Paris bölgesinde İsis’e adanmış birçok tapınak – ya da Eski Mısır dilinde söylemek gerekirse "per - İsis" bulunmaktaydı.

      Başka bir görüş ise Paris’in adını dalgalar altında kalıp denize batan efsanevî "Ys" şehriyle birlikte anar. Maurice Druon, "Paris de César à Saint Louis" ( Sezar’dan Saint Louis’e Paris ) adlı kitabında, "Paris" ismindeki "par" sözcüğünün Galce’de gemi anlamına geldiğini, "is" sözcüğünün ise "Ys" kentini anlattığını iddiâ etmektedir. Şekli gemiye benzeyen, su üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Zaten Paris şehrinin ambleminde halen dahi gemi figürü kullanılır.

     Paris’in semtleri ayrı ayrı isimler taşımaz. Paris’in 20 adet semti vardır ve isimleri "1. Paris, 2. Paris, 3. Paris, 4. Paris…" şeklindedir. En "berbat" yeri ve "şehrin gettosu" durumundaki semt, gazete büromuzun ve otelimizin bulunduğu, ikamet ettiğimiz "20. Paris" semtidir.

     Paris’in merkezi olan ve ünlü Eyfel Kulesi’nin bulunduğu bölge, "6. Paris" semtidir. Burası şehrin en zengin ve en lüks semtidir.

      "6. Paris" deyince aklıma geldi. Makalenin başında anlattığım "frengî" hadisesinden daha gülünç bir olayı anlatmak istiyorum size:
Osmanlı İmparatorluğu’nda "belediyecilik" olayının kökenleri 1848 yılına kadar uzanır. Osmanlı İmparatorluğu Devleti 1848 yılında ilk kez bir "ebnîye nizamnamesi" çıkarır. Bu, yalnızca başkent İstanbul’da geçerli bir nizamnamedir. Avrupa’daki kentsel gelişmelerden esinlenerek hazırlanan nizamname, ahşap bina yapımını yasaklıyor, bütün yapıların kâgir olmasını zorunlu kılıyordu. Şehirlerde belediye teşkilatının kurulması ilk defa İstanbul’da gerçekleşmiş ve 16 Ağustos 1854’te "İstanbul Şehremâneti" kurulmuştur. Bunun akabinde de "İntizâm-ı Şehir Komisyonu" teşkil edilmiştir.

     Öneriler doğrultusunda İstanbul, Aralık 1857’de 14 ayrı semte ayrılmıştır. Bu semtlere "Kadıköy, Üsküdar, Eminönü, Fatih" gibi isimler verildiğini sanmayın sakın.

     Peki ne isimler verilmiştir? Söyleyelim: "1. İstanbul, 2. İstanbul, 3. İstanbul, 4. İstanbul…" Böylece 14 tane İstanbul! Fransızlar’ın 20 tane Paris’ine karşılık bizim de 14 tane İstanbul’umuz olmuştu.

     Sakın ha tümden gülmeyin, sadece gülümseyin. Enerjinizi biraz sonraya saklayın, çünkü "asıl komedi" bundan sonra.

     İstanbul’un 14 belediyesi içinde ilk kurulan, İstanbul’un merkezi olan ve bankaların bulunduğu Galata – Beyoğlu civarıdır. Bu belediye, değil İstanbul’un, tüm ülkenin kurulan ilk belediyesidir. Buna rağmen, bu semte hangi ad verilmişti, biliyor musunuz? Sıkı durun: "6. İstanbul". Düşünün, ilk kurulan belediye olmasına rağmen, ismi "6. İstanbul".

     Niye mi? Hayda, bunda anlamayacak ne var?

     Paris’in merkezî semti "6. Paris" olduğu için, burası da "6. İstanbul". Paris’teki 6. Paris’in "6. Paris" olması normal, çünkü Paris’te kurulan gerçekten de altıncı belediye. Fakat İstanbul’daki "6. İstanbul", kurulan ilk belediye.

     Körü körüne taklitçiliğin böylesi karşısında kargalar bile güler.

     Evet, dedik ki "burası Paris"! Nam-ı diğer, "city of the love"…

     Siz Paris’in Avrupa’nın ortasında olduğuna bakmayın.Bu şehrin Avrupalılık ile bir ilgisi yok. Çıkıp dolaşın Paris sokaklarında, her tarafta siyâh insanlar görürsünüz. Siyâhların yaşadığı bir şehir burası. Bu şehirde kendinizi Nairobi’de, N’djemina’da, Bujumbura’da sanırsınız.

     Çok ilginç bir anekdot daha: "Paris’in nüfûsu şu kadardır" diye kesin bir rakam söyleyemezsiniz. Çünkü şehrin nüfûsu gündüz başka, gece başkadır. Paris’in nüfûsu geceleri 8 milyon, gündüzleri ise 20 milyondur.

***

     Dört gün sürecek olan "Salon International de L’Alimantation" ( SIAL ) adlı uluslararası gıda fuarı, 22 Ekim 2006 Pazar günü başladı. Sabah uyanır uyanmaz, otelden direkt fuara gidiyoruz.

     SIAL 2006, Paris’in Levallois – Perret Cedex bölgesinde, Park Yolu ( Rue du Parc ) üzerinde gerçekleştiriliyor.

     Fuar, tıklım tıklım. Dünyanın envaî çeşit yiyecek ve içeceklerinin sergilendiği fuara dünyanın dört bir yanından yoğun bir ilgi var.

     Dünyanın en büyük yiyecek ve içecek fuarı olan SIAL, dünyada sadece dört yerde ve iki yılda bir düzenleniyor: Fransa’nın başkenti Paris, Kanada’nın Montreal şehri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şanghay şehri ve Arjantin’in başkenti Buenos Aires.

     Fuara iştirak edecek olan firmaların yüzde 30’u uluslararası sınai birliklerden ve yüzde 70’i ise orta ölçekli işletmelerden oluşuyor.

     Tüm Fransa ve Avrupa’nın kalbinin atacağı Paris’teki SIAL Fuarı’na dünyanın beş kıtasından 5 bin 256 firmanın yanı sıra medya ve siyaset dünyasının çok yoğun ilgisi bekleniyor. Fuara 24 bakan, 63 büyükelçi, 8 eyalet ve bölge başbakanının yanı sıra 108 resmî delege katılacak. Fuarı 1400 gazetecinin takip edeceği tahmin ediliyor. "Dünya beslenme merkezi" sloganıyla gerçekleştirilen fuara geçtiğimiz dönem 183 ülkeden 136 bin ziyaretçi katılacak. Ziyaretçilerin 66 binini Fransa’dan, 70 binini ise yurt dışından gelenler oluşturacak.

     6 ayrı salondan müteşekkîl SIAL Fuarı’nın üçüncü salonunda yer alan Türkiye standında Anadolu mutfağı, gıdaları, yiyecek ve içecekleri yer alıyor. Fuara 85 firma ile katılan Türkler, gıda sektöründe oldukça iddiâlı.

     Bizler bütün günümüzü, Türk firmalarının bulunduğu üçüncü salonda geçiriyoruz. Ben Zaman gazetesi için fotoğraf çekip haber yazacağım, Yasin Samanyolu TV için kamera çekimleri yapacak, Furkan ve Tarkan ise bu iki kurum için fuardaki firmalardan reklâm bulmaya çalışacak.

     Benim her ne kadar fotoğraf çekmek ve haber yazmak olmak üzere iki görevim varsa da, orada sırtıma üçüncü bir görev daha binmek zorunda kaldı. Samanyolu Televizyonu ( STV ) fuara muhabir göndermemiş, sadece kameraman göndermiş olduğu için, elime mikrofon alıp STV’nin haberlerini de ben sunacağım.

      Önce biraz tereddüt ettim, yapıp yapamayacağımı bilmiyordum çünkü. Bir TV için kamera karşısında hiç haber sunmamıştım. "Kalem", "fotoğraf makinası" ve "kamera", üçüyle de yıllardır haşir – neşir bir insanım, ama "mikrofon", çok yabancı olduğum bir alet.

     Çalışma planımız şu şekildeydi: Her uğradığımız standda selâm ve hal – hatır diyaloğu yaptıktan sonra, önce STV için çekim yapacağız. Ben elime mikrofon alıp muhatabıma sorular soracağım, Yasin de kamerayla bizi çekecek. Çekim bittikten sonra ben resim çekeceğim ve notlarımı tutacağım. Böylece televizyonun da, gazetenin de işi bitecek. Ondan sonra Furkan ve Tarkan onlarla reklâm anlaşması için masaya oturacak.

     Sırasıyla Efefırat, Çay – Kur, Baktat, Hamidiye, Sera ve Gazi firmalarına uğruyoruz.

     Fuara Almanya’dan katılan Ferpa Gıda – Efefırat firması yetkilileri, Avrupa pazarına yeni girdiklerini, fuara katılma amaçlarının ise tamamen isimlerini duyurmak ve "biz de buradayız" diyebilmek olduğunu belirttiler.

     Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü ( Çay – Kur ) Pazarlama Daire Başkanı Rahmi Şenkaya ise şunları söyledi:" 2006 yılı, Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü için iyi bir yıl oldu. Son beş yıla oranla daha çok yaş yaprak mübayesi yapılmıştır. 627 bin ton yaş yaprak mübayesi yapılmıştır. 314 bin ton kuru çay üretilmiştir. Devlet kurumu olarak pazarın yüzde 60’ını elimizde tutuyoruz. 2007 hedefimizde yeşil çayı yurt dışına pazarlamak var. Siyah çayda ise Avrupa’da önemli bir yerimiz var. Çay – Kur olarak SIAL ‘e ilk kez katılıyoruz. Faydasını göreceğine inanıyoruz."

     Baktat Şirketler Grubu Avrupa Sorumlusu Mustafa Baklan, "Türk ürünlerinin Avrupa’da marka olması bizi sevindiriyor. 40 yıldır Türk ürünleri Avrupa’daki Türkler’in ihtiyaçlarını karşılıyordu, ama artık bu ürünleri Avrupalılar’a da satıyoruz," şeklinde konuşuyor.

     Hamidiye Spring Water Co. ( Hamidiye Kaynak Suları ) Pazarlama Satış Müdürü Mehmet Ali Özal, "2006, yurt dışı için oldukça verimli geçti. 12 ülkeye su ihraç eder hale geldik. İlk defa SIAL’e katılıyoruz. Amacımız Fransa’ya da ihraç etmek,"diyor.

     Korhan Pazarlama Sera Grubu Genel Müdürü Korhan Köserecep ise şunları söylüyor: "SIAL Fuarı’na yaklaşık 18 senedir sürekli katılıyoruz. Verimli geçiyor. "

     Fuarda sergilenen ürünler insanı gerçekten büyülüyor. Hiç adını duymadığınız ürünler görüyor, hiç tatmadığınız lezzetlere şahîd oluyordunuz. ( Paris’teki SIAL 2006 Fuarı hakkında daha geniş bilgi için Zaman gazetesinin 21 Ekim günkü sayısında yayınlanan "SIAL 2006 22 Ekim’de Paris’te Başlıyor" ve 25 Ekim günkü sayısında çıkan "SIAL’in Gözdesi Türk Firmaları" adlı yazılarımıza bakılabilinir. )

     Bütün çekimlerimizi ve ropörtajlarımızı bitirdikten sonra müthiş rahatlıyoruz. Epey de yorgunuz. Biraz fuarı gezmek, görevimiz dışında olan öbür ülkelerin standlarını görmek istiyoruz. Ban özellikle Mısır, İran ve Lübnan standlarını geziyorum. Bol bol resim çekiyoruz bu arada.

     Fuarı gezdikten sonra bir üst katta bulunan Basın Odası’na geçiyoruz.

     Basın Odası, oldukça yoğun bir çalışmaya tanıklık ediyor. Dünyanın en ünlü TV, gazete ve dergileri orda. Odadaki masaların üzerinde sıra sıra dizilmiş bilgisayarlar var. 1400 gazetecinin takip ettiği bu fuara dünya medyasının büyük ilgisi var.

     SIAL’in ikinci fuarı 28 – 30 Mart 2007’de Kanada’nın Montreal şehrinde, üçüncü fuarı 10 – 12 Mayıs 2007’de Çin’in Şanghay şehrinde, dördüncü ve son fuarı ise 28 – 30 Ağustos 2007’de Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te yapılacak.

     Öğle ve ikindi namazlarını Basın Odası’nda birleştirerek kılıyoruz. İşimiz bittikten sonra otelimize geri dönüyoruz. Otelde akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra, Paris – Est ( Doğu Paris ) Tren Garı’na gidiyoruz.

     Furkan ve Tarkan reklâm görüşmeleri için üç gün daha buradalar. Ama ben ve "tam teçhizatlı kameraman arkadaşım" Yasin bu gece Almanya’ya geri dönüyoruz.

     Saat 21: 45’te başlayan tren yolculuğumuz, tam dokuz buçuk saat sürecek. Trende uyuyoruz.

***

     23 Ekim Pazar sabahı, gazetenin Almanya’nın Hessen eyaletinin Darmstadt ilinin Offenbach am Main ilçesinde bulunan binasındayız. Binanın en alt katındaki mescîde hutbe okunuyor. Bayram namazını kaçırmamışız.

     9, 5 saatlik Paris tren yolculuğu biter bitmez abdest alıp kendimizi cemaatin içine atıyoruz. Bugün, Ramazan Bayramı’nın ilk günü. Bayram namazından sonra âîlelerimiz de gazete binasına geliyor. Âîlece bayramlaşma var gazetede.

***

     "Doya doya" yaşadığımız, "dolu dolu" yazdığımız ve "kana kana" okuduğumuz SEYAHATNAME’miz tüm hızıyla devam ediyor. Gezdikçe tanıyor, tanıdıkça yazıyor, yazdıkça daha çok gezmek, gezdikçe de daha çok yazmak istiyoruz.

     Pakistan, Mısır, Kürdistan, İstanbul ve Paris’ten sonra, gelecek yazımızda Mekke ve Medine’deyiz. Hicaz topraklarına gidecek, Hacc yolculuğuna çıkacağız sizinle.

     Bu arada, frengî ( domates ) ile ilgili en ilginç anekdotu, kasıtlı olarak, yazının en sonuna sakladım: Avrupa’ya ilk girdiğinde zehirli olduğuna inanıldığı için yenilmeyen domates, Paris’te erkeklerin, sevdikleri kıza hediye olarak verdikleri bir çiçekti. Domatesin rengi kırmızı ve şekli de kalbe benzediği için, "aşk çiçeği"ydi. Tıpkı gül gibi. Domates "sebze" değil, "çiçek" olarak görülüyordu.

     Paris’te erkekler kızlara sevgilerini ve aşklarını ifade edebilmek için domates hediye ederlerdi. Domates aşk demekti, sevgi demekti, tutku, bağlılık ve muhabbet demekti.

     Yazılarımda belli bir konuya bağlı kalmadığımı ve aynı makale içinde daldan dala atladığımı biliyorum. Yazdığım yazılar bazen "menemen"e, bazen de "salata"ya benzediği halde okuduğunuzun ve sevdiğinizin farkındayım.

     Çünkü bunu yaparken, içine bol miktarda "domates" katıyorum.

     Je t’aime Haksöz.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim