Fransa bile İslam'a "Fransız" kalmaz iken bakalım CHP ne yapacak!

30.01.2009 18:10

Fatma K. Barbarosoğlu

Başörtüsü tartışmalarında, katı laikliğin bireyi ezen baskıları ile mücadele edenler, esnekliğe dair "olumlu örnek" olarak, yıllarca Anglosakson sekularizmine yaslanmayı tercih etti. Katı Fransız laisizminin Türkiye'nin dokusuna uygun olmadığı üzerinden yürütüldü tartışmalar. ABD ve İngiltere'de yönetimlerin Müslüman halkın hakları için İslami ilkelerin kamusal alanda temsiline izin vermeleri, Müslümanlar lehine verilmiş mahkeme kararları sık sık Türkiye'nin katı laiklik anlayışını esnetebilecek örnekler olarak sunuldu.

Örnekler etkili oldu mu? Hayır. Biz laiklik anlayışımızı Fransa'dan aldık ille de bu konuya Fransız kalmayı tercih ederiz diyenlerle sağlıklı bir tartışma ortamı oluşturmak mümkün olmadı.

Bizim laikçiler ille de Fransız tarzı diye bastıra dursun, geçen hafta Sarkozy Fransız laikliğini esneten bir karar aldı. İslami finans konusunda eğitim verilmesine izin verdi.

İsrail'in Gazze katliamı sırasında Sarkozy'nin Ortadoğu'nun liderliğine soyunması, AB'den bir adım öne çıkması birlik üyeleri arasında rahatsızlık yaratmıştı. Burada bir parantez açarak geçen haftaya benim açımdan damgasını vuran Mahir Kaynak'ın hem Vatan gazetesinden Mine Şenocak'a hem de HaberTürk'te Fatih Altaylı'ya verdiği söyleşideki iki hususa atıfta bulunmak istiyorum. Birincisi Mahir Kaynak Ergenekon davasını değerlendirirken bu davada Genelkurmay ile hükümetin aynı paralellikte olduğunu vurguladı. Kaynak'a göre, tarih Türkiye'den yana bir rüzgar estiriyordu ve Ortadoğu'da halk ile iktidarın bütünleştiği tek ülke Türkiye idi. Bölgede aktör olmak isteyen her kuvvet öncelikle İslamiyet ile barışık olmak zorundaydı.

Sarkoz'nin kararını, Mahir Kaynak'ın tezini güçlendiren bir adım olarak okumanın yanlış olmayacağını düşünüyorum.

Mahir Kaynak'ın söyleşisindeki ikinci önemli husus Deniz Feneri davası ile Almanya'nın Milli Görüş'ü tasfiye ettiği.

Şu sıralar İlber Ortaylı'nın Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu adlı kitabını yeniden okuyorum. Almanya dünyanın birinci küreselleşmesinde coğrafyasının kaderini fazlasıyla sırtında taşıyarak; "dünya nimetlerinden" İngiltere ve Fransa kadar doya doya istifade edememiş, bütün kartlarını İran ve Osmanlı üzerinden oynamaya niyet etmişti.

Ya şimdi?

Devletlerin tercihlerinin hayır kurumları üzerinden anlamlandırılacağı yeni bir döneme giriyoruz. Bu arada yoksulların daha fazla kimsesiz kalmaması için yeni projeler üretmek gerekiyor. Yeni projelerin üretilebilmesi için kılı kırk yaran bir adalet ve kılı kırk yaran bir şeffaflık anlayışının olması şart.

II-

"Son Sosyalist Mitterrand" filmini seyrettiniz mi? Oldukça durağan filmde Mitterrand prostat kanseri ile boğuştuğu ömrünün son günlerinde, hayat hikayesini bir gazeteciye anlatıyor. Ne metresini görüyoruz filmde ne de Güneydoğu aşkıyla meşhur; bayan Mitterrand'ı. Bir iki yerde metresinden olan, kalemi kuvvetli iyi bir felsefe eğitimi almış olduğunu söylediği kızından bahsediyor hepsi o.

Bu filmi kim niye çekmiş? Belgesel deseniz belgesel değil. Sinematografik özelliği hiç yok. Mitterrand'ın II.Dünya Savaşı sırasında binlerce Yahudiyi Almanlara teslim etmediğine dair savunusunun havada kalmışlığı için çekilmiş film sanki. "Annem bize İsa'nın da bakire Meryem'in Yahudi olduğunu" anlatırdı biz böyle büyüdük nasıl Yahudi karşıtı olabilirim" dese de, filmin 25. karesi vicdanı ile hesaplaşan Mitterrand karesini sabitliyor. Yani tarih Yahudi dostu olmayanları kollarında tutmaz anlayışı yerleştiriliyor seyircinin zihnine. Ya Yahudilerin dostu olacaksın ya da yok olacaksın mesajı oldukça gizli ama oldukça etkin bir şekilde işleniyor.

"Son sosyalist Mitterrand ekonomik gelişmenin amaç değil daha çok kişinin hayat standartını yükseltmek maksadıyla sadece bir araç olduğu üzerinde duruyor, arkasından küreselleşme yanlılarının nasıl sevineceğini anlatıyor genç gazeteciye.

Genç gazeteciye kadınlarla ilgili öğütler verirken ya bir oyuncu ile ya da halktan biri ile evlenmesini öneriyor. Mankenlerden uzuk dur diyor, De Gaulle'ün soyundan gelen son büyük başkanlardan olduğuna inanan Mitterrand.

Yahudi asıllı ve kendinden on üç yaş küçük eski bir manken ile evlenerek genç görünmek isteyen erkekleri temsilen literatüre "sarkozy sendromu"nu armağan eden Sarkozy; İslam dünyasına dair, seleflerinden tamamen farklı politikalar üreteceğinin sinyalini veriyor her vesileyle… Mesela Suudi Arabistan ziyareti sırasında İslam'a övgüler yağdırması ülkesinde krize neden oldu. Başta Sosyalist Parti Başkanı olmak üzere muhalifler, Sarkozy'yi laikliğe aykırı hareket etmekle suçladı. Din ve devlet işleri ayrı olduğu için Cumhurbaşkanı'nın din üzerine konuşamayacağını savundu.

Netice olarak küresel dünyada var olmak isteyen herkes İslam ile mesafesini eritmeye çalışıyor.

Darısı CHP'nin başına. Fransa bile İslam'a Fransız kalamazken o "Fransız"lığı konusunda iman tazelemeye kalkarsa hem kendisi kaybedecek hem de Türkiye.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim