Frankfurt Kitap Fuarı

20.10.2007 14:28

İbrahim Sediyani

     Almanya'nın Hessen eyâletinin Frankfurt am Main ( Frankfurt a. M. ) kentinde 10 - 14 Ekim günleri arasında düzenlenen 59. Frankfurt Uluslararası Kitap Fuarı dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Avrupa’daki Türk basın – yayın kuruluşlarına, biri 8 Ekim Pazartesi ( 26 Ramazan ), biri de fuarın başladığı günün sonunda, 10 Ekim Çarşamba ( 28 Ramazan ) olmak üzere iki defa “akşam yemeği” verildi. ( yanlış okumadınız; “iftar yemeği” değil, “akşam yemeği”. )

     Her iki akşam yemeğinin de veriliş saati, 19:30.

     Mübarek Ramazan ayını idrak ediyoruz. Frankfurt için iftar vakti, 8 Ekim günü 18:59. İki gün sonra, 10 Ekim günü 18:55. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devletinin Avrupa’daki Türk medya mensuplarına ve gazetecilere verdiği “akşam yemeği”, saat 19:30’da başlıyor.

     Bunun anlamı şu: Yemeğe davetli olan bütün gazeteciler ve televizyoncular, iftar vakti girdiğinde arabalarının içinde olacaklar. Frankfurt için iftar vakti girdiğinde, onlar, Adolf Hitler’in II. Dünya Savaşı başlangıcında, sırf savaş uçakları ani iniş yapabilsin diye 5 şeritli yaptırdığı ve dünya üzerindeki yegane 5 şeritli ve geniş otoban olan Frankfurt otobanlarında trafikte olacaklar.

     Ve söylemeye lüzum yok, elbette ki oruçlarını arabada sigara içerek açacaklar, basın mensupları. Yemek onlar “onuruna” veriliyor ama ne gariptir ki, “onurları ayak altına” alınıyor.

     Ramazan ayı bu yıl Avrupa’da çok bereketli geçti. Hristiyan kıt’âda Ramazan âdeta “devletler düzeyinde idrak edildi” diyebiliriz. Yoğun bir Müslüman nüfûsun yaşadığı Avrupa ülkelerindeki devletler, Federal Almanya Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, İsviçre Konfederasyonu, Fransa Cumhuriyeti, Belçika Krallığı, Hollanda Krallığı, bir ay boyunca müslüman kuruluşlara ve çatı örgütlerine “iftar yemeği” vermek için biribirleriyle yarıştılar. Müslümanlara krallar, cumhurbaşkanları, başbakanlar ve bakanlar düzeyinde iftar yemekleri verildi. Hem de sofrasında hurma meyvesine kadar her çeşit inceliğin düşünüldüğü sofralar.

     Her akşam başka bir şehirde ve değişik bir sofrada iftar yaptığım bütün bir Ramazan ayı boyunca, sadece iki defa kendi evimde ve âîlemle birlikte iftar yemeği yiyebildim.

     Bırakın oruç tutmayı, müslüman bile olmayan Avrupa ülkelerindeki devlet kuruluşlarının ve yetkililerin gezi ve etkinlik programlarını bile iftar saatlerine göre ayarladıkları bir ortamda, Kitap Fuarı dolayısıyla burada bulunan TC Kültür ve Turizm Bakanlığı iki defa “akşam yemeği” veriyor. Üstelik yemek saati, iftardan yarım saat sonra.

     Biri 8 Ekim, biri de 10 Ekim gününün akşamı. İkincisinde, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da hazır bulunuyor. Zaten yemeği veren bizzat kendisi.

     Ramazan havasından eser yok. Sanki sıradan, herhangi bir günün akşamı. Davete yetişmek için apar topar trafiğe çıkan ve iftar vakti girdiğinde arabanın içinde içtikleri sigaralar dışında bütün gün ağızlarına hiçbir şey götürmemiş olan gazetecilerin kafalarını bir de sırasıyla yaptıkları konuşmalarla şişirmeler.

     Sofralarda ise içkiler, kırmızı ve beyaz şaraplar, helâl ve harama dikkat eden konukların çatallarını bile değdirmediği kırmızı etler.

     Sahi, Üstâd Bediuzzaman Sâîd Nursî, “Osmanlı Avrupa’ya gebe, Avrupa da Osmanlı’ya gebe” derken, bu duruma mı işaret etmişti acaba?

     TÜRKİYE GURBETÇİLERİ KİTAPLA KUCAKLAYACAK

     8 Ekim Pazartesi günü, fuardan iki gün önce, Theodor – Heuss – Allee 3 adresindeki 5 yıldızlı Maritim Hotel’de verilen ilk akşam yemeğinde Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Doç. Dr. Ahmet Arı, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü Yayımlar Bölümü Müdürü Ümit Yaşar Gözüm, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Çetin Tüzüner, Türkiye Yayıncılık Komitesi Proje Koordinatörü Zerrin Yılmaz, Basın Yayın Bilgi Başkanı Hayati Bayrak, Kültür ve Tanıtım Yetkilisi Tahsin Yılmaz, Frankfurt Muavin Konsolosu Güçlü Kalafat ve Kültür ve Turizm Bakanlığı heyeti ile Türk basın – yayın mensupları katıldı.

 

     Yemekten önce bir konuşma yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Doç. Dr. Ahmet Arı, Türkiye’nin bugüne kadarki fuarlara sürekli temsili olarak katıldığını, ancak bu yılki fuarda ilk kez resmi düzeyde ve çok yoğun bir katılım göstereceklerini belirterek başladığı konuşmasında, Türkiye’nin fuarda “Konuk Ülke” olmasına değindi. “Bizim konuk ülke olmamız, diğer herhangi bir ülkenin konuk ülke olmasından farklı bir olaydır. Çünkü Bizim burada 3, 5 milyon insanımız yaşıyor” şeklinde konuştu. Sözlerine “Bizim ‘konuk ülke’ olmamızın birçok amacı ve sebebi vardır” ifadesiyle devam eden Arı, bunu, “Bunlardan biri de, buradaki insanlarımızı, gurbetçilerimizi kitap yoluyla kucaklamaktır” şeklinde açıkladı.

 

     Bu yıl 59.’su düzenlenen Frankfurt Uluslararası Kitap Fuarı’na Türkiye, 50 yayıncı, 35 yazar, çevirmen ve sanatçıyla katılıyor. 2008 yılında yapılacak Kitap Fuarı’na “Onur Konuğu” olarak katılacak olan Türkiye, gelecek yıla hazırlıklı olmak amacıyla dünya milletlerine kültürünü ve edebiyatını tanıtmak istiyor ve bu yüzden, yayıncılık sektörünün değişik dallarında dünyadaki büyük aktörlerin katıldığı fuara iz bırakacak etkinliklerle iştirak ediyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nün koordinatörlüğünde, Türkiye Yayıncılar Birliği, Basın – Yayın Birliği (BAS – YAY BİR), Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Uluslararası PEN Türkiye Merkezi, Edebiyatçılar Derneği, Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM), Edebiyat ve İlim Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (EDİSAM),  Bilim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (BESAM), Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği, Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği (ÇEV – BİR), Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. (TÜYAP)’den oluşan Türkiye Yayıncılık Komitesi ile birlikte geniş açılımlı ortak programla Türkiye Ulusal Standı’nda buluşuluyor.

     59. Frankfurt Kitap Fuarı programı ve etkinlikleri, 2008 onur konukluğu projesinin bir ön provası olarak planlanıyor. Özellikle 2007 Türkiye Standı, mimar, sanatçı ve uzmanların görüşleri doğrultusunda tasarlandı ve 2008 yılında Leibzig ve Frankfurt’ta uygulanacak standın küçük ölçeklisi gibi. Ayrıca Türkiye’nin tanınmış yazarları, çevirmenleri, edebiyat eleştirmenleri, telif ajansları ve ilgili meslek kuruluşlarının yöneticilerinden oluşan 50 kişilik bir ekiple birlikte Türkiye’nin önde gelen 50 yayınevinin editör ve yöneticileri Türkiye Ulusal Standı’nda yer alarak tanıtım, telif ve işbirliği programlarını birebir yürüteceklerdir. Bunların yanı sıra, Türkiye’den yaklaşık 500 yayıncının eserleri Türkiye Ulusal Standı’nda sergilenecek.

     ERTUĞRUL GÜNAY FRANKFURT KİTAP FUARI’NDA

     Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay fuarı ziyaret ederek Türkiye standını yakından inceledi. 2008 yılında “konuk ülke” olacak olan ve bu yüzden bu yılki fuarı kendisi için ön çalışma kabul eden Türkiye’den gelen Kültür ve Turizm Bakanı ve beraberindeki heyet, “2007 Konuğu” olan Katalonya standını da ziyaret etti.

 

     Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye’nin böyle önemli ve evrensel bir ilim - kültür fuarında gelecek yıl “Konuk Ülke” olarak yer alacak olmasının kendileri için onur duyacakları bir olay olduğunu belirttiği konuşmasında, bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. “Türkiye, kültürü, müziği, edebiyatı, sanatı ve her türlü çalışması ve güzelliğiyle kendini dış dünyaya tanıtmalıdır” diyen Günay, bunda katkısı olan ve olacak olan herkese teşekkür etti. Günay ayrıca bu yılın “onur konuğu” olan Katalonya standını da ziyaret etti. İspanya’nın Akdeniz’e kıyısı olan bir bölgesi durumunda ve başkenti Barcelona olan Katalonya standında incelemelerde bulunan Ertuğrul Günay, bir sonraki yıl Türkiye’nin bu bayrağı Katalonya’dan devralacağını hatırlatarak, buna en güzel şekilde hazırlanması gerektiğini yineledi.

 

     ERTUĞRUL GÜNAY’IN AKŞAM YEMEĞİ

 

     Ertuğrul Günay’ın fuarın ilk günü akşamında 5 yıldızlı Mariott Hotel’de verdiği ve eşi Melek Gülten Günay’ın da bulunduğu akşam yemeğine ise çok sayıda davetli katıldı.

 

     Yemekte, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Doç. Dr. Ahmet Arı, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü Yayımlar Bölümü Müdürü Ümit Yaşar Gözüm, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Çetin Tüzüner, Türkiye Yayıncılık Komitesi Proje Koordinatörü Zerrin Yılmaz, Basın Yayın Bilgi Başkanı Hayati Bayrak, TC Frankfurt Başkonsolosu Salih Boğaç Güldere ve eşi Can Güldere, Diyanet İşleri Türk – İslam Birliği ( DİTİB ) Frankfurt Başkanı İrfan Dinç, Frankfurt Johann – Wolfgang Üniversitesi İstanbul Fakültesi Öğretim Üyesi Claudia Haan – Raabe, Frankfurt Kitap Fuarı İdarecileri Ruth Kumpmann, Helga Jansohn, Barbara Fischer, Kültür ve Turizm Bakanlığı Danışmanı İbrahim Sarıtaş, Türk – Alman Kulübü Başkanı Ezher Cezayirli, Sedef Fuar Yöneticisi Ahmet İbil, Türkiye'den gazeteciler Doğan Hızlan ve Altan Öymen ile Kanal 7, Samanyolu TV, Kanal D, ATV, Fox Türk, TGRT Haber, Milli Gazete, Zaman, Hürriyet, Milliyet, Sabah, Türkiye ve Hessen eyâletindeki yerel gazete ve radyolar hazır bulundular.

 

     KİTAP FUARI’NDA BASIN TOPLANTISI

 

     Ramazan’ın son günü olan 11 Ekim’de Frankfurt Kitap Fuarı’nda bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Doç. Dr. Ahmet Arı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü Yayımlar Bölümü Müdürü Ümit Yaşar Gözüm, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Çetin Tüzüner, Basın Yayın Bilgi Başkanı Hayati Bayrak, Frankfurt Kitap Fuarı Başkanı Jürgen Boos ve Fuar Basın Sözcüsü Thomas Minkus konuşmacı olarak katıldılar.

 

     Yaptığı konuşmada Günay, toplumların sadece sanayi ve teknoloji alanlarında değil, bilim, düşünce, kültür ve sanat alanlarında da önemli atılımlar yapması gerektiğini söyledi. Bakan Günay, Frankfurt Kitap Fuarında gelecek yılın "konuk ülkesi" Türkiye'yi tanıtmak amacıyla düzenlenen basın toplantısında, "konuk ülke" olmanın önemi bildiklerini belirterek şöyle dedi: "Kitap fuarları, bizim için, artık sadece bir kitap sergisi değildir. Bu fuarlar, aynı zamanda pazarlama etkinliklerin yanı sıra yayıncılığın tanıtıldığı ve teliflerin geliştirildiği bir alandır. Frankfurt Kitap Fuarına biz bu anlayışla katılıyoruz. Türkiye olarak hem kitap fuarının, hem de Almanya'nın dışına taşabilecek, bütün dünyada olumlu, güzel bir izlenim bırakabilecek bir çalışmanın heyecanı içerisindeyiz."

 

     Günay, üzerinde önemle durdukları alanlardan birinin yayıncılık olduğunu belirterek, hedeflerinin gelişen ülke ve dünya koşullarında sektörün ülke dışına açılmasını ve bu alanda öncü bir konum edinilmesini sağlamak olduğunu kaydetti. Bakanlık olarak görevlerinin, devleti sektörün diğer unsurlarına karşı rakip olmaktan çıkarıp yayıncılar, yazarlar, telif ajansları, çevirmenler ve meslek birlikleriyle birlikte uluslararası bir vizyonun oluşmasında öncü ve düzenleyici rol üstlenmesini sağlamak olduğunu söyleyen Günay şöyle konuştu:

"Yeni bin yılın eşiğinde tüm toplumlar, bu alanlardaki birikimlerini dışa açmaya ve kültür-sanat değeri ve ürünlerini evrensel kültürün ortak mirasına dönüştürmeye çalışmaktır. Umuyorum bu anlayış dünyanın birbirini daha yakından tanımasına ve böylece bugün çok ihtiyaç duyduğumuz barış ortamının gelişmesine katkı yapacaktır."

 

     Son yıllarda üzerinde önemle durdukları diğer bir konunun Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılımı (TEDA) Projesi olduğuna dikkati çeken Günay, "Bu projeyle Türkçenin yazı dili birikiminin başka dillere çevrilmesi ve ilgili ülkelerde okurlarla buluşması için yayıncı kuruluşlara karşılıksız maddi destek sağlıyoruz. Bugüne kadar 34 ayrı dile çevrilmesi amacıyla 223 kitap için 40 ülkede yayıncı kuruluşlara destek verilmiştir. Bunların şu anda 70'i basılmış durumdadır” şeklinde devam etti.

 

     Konuşmasının devamında Günay, “Türkiye'nin yazı dili birikiminin tüm dünyada daha fazla bilinirlilik kazanması için bir başka çalışma ise 'Her Ülkeye Türkiye Kitaplığı' projesidir. Bu proje kapsamında da bir yandan Türk yayıncıların değişik dillerde yayın yapmasını özendirmeye, öte yandan dünya genelinde önemli merkezlerde birer Türkiye kitaplığı oluşturulmaya çalışılacaktır" ifadelerini kullandı.

 

     Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Türk kültürünün dünya ölçeğinde yaygınlaşmasını amaçlayan bir girişimin de "Yunus Emre Enstitüleri" olduğunu belirterek şunları söyledi: "Anadolu Türk kültürünün evrensel ölçüde önemli, düşünceleri ve yaşamıyla bir hoşgörü anıtı sayılabilecek büyük temsilcisinin adıyla kurulacak yeni kültür merkezleri, dil, kültür ve sanatımızın dünyaya tanıtılmasında, ülke dışındaki üniversite ve sivil toplum kuruluşlarıyla ortak projeler sürdüreceğiz. Yunus Emre Enstitüleriyle birlikte Türk dilini, hem Türkçe yayınları dünyayla paylaşmaya çalışacağız. Dilimizi öğretmek, kültürü başka alanlara yaymak adına bu enstitüleri kurmayı amaçlıyoruz. Bu konuda temel çerçeve yasası çıktı. 2008'de kurumsal altyapı kurulacak. Bu enstitüleri kurmaya Almanya'dan başlayabiliriz."

 

     Anadolu'nun insanlık tarihi içinde, ticaretten sanata, savaştan barışa, bilimden siyasete birçok ilklerin vatanı olduğuna işaret eden Günay sözlerini şöyle sürdürdü: "Benim renk ahengi olarak nitelediğim özel coğrafya olan Anadolu, bir açık hava müzesidir. Biz bu vatanda insanlığın ortak mirası için önemli olan değerlerle birlikte yaşıyoruz. Bu değerleri korumanın yanı sıra dünyanın bilgisine ve görüşüne sunmayı da temel görev sayıyoruz. Türkiye'ye düzenlenen kültür turları, yüzde 300 oranında artmıştır. İnsanlarımızı etnik, dini yahut siyasi ayrım gözetmeksizin bir ve eşit sayıyor, çoğulculuğu üretkenliği dinamizmi besleyen bir zenginlik olarak görüyoruz. Bu fuarda Türkiye'nin bütün renklerinden oluşan düşünce zenginliği, entelektüel birikimi görülecektir. Farklılıklarımız, ebru sanatının değişik renklerinin ahenginden oluşan eserin kendisidir."

 

      Türkiye’deki düşünce özgürlüğüne ve yeni anayasa çalışmalarına da vurgu yapan Kültür Bakanı, "Türk Ceza Kanununda bugüne kadar birçok madde değiştirildi, ancak 301. madde kaldı. Bu konuda da yazımdan çok uygulamadan kaynaklanan sıkıntılarla karşılaşılıyor. Bu sorunu aşmak için Türkiye'de bir siyasi irade var. Türkiye, seçimden sonra ilk kez çok köklü bir biçimde yeni bir yeni anayasa yapmayı tartışıyor. Her ne kadar bu anayasa tartışmaları bazı çevreler tarafından karartılmaya, köreltilmeye çalışılırsa çalışılsın, esas itibarıyla Türkiye, askeri rejim tarafından 1982'de kabul edilmiş bulunan ve çok defa değiştirilmiş, ama mükemmele dönüşmemiş anayasa yerine, daha özgürlükçü, daha çağdaş, katılımcı bir anayasaya ulaşmaya çalışıyor. Bu çerçevede gelecek yıl buraya gelirken, Türkiye'de her tür yasakların, özellikle düşünce özgürlüğü alanında, ifade özgürlüğü alanında, bilim alanında yasaklamaların çıkarıldığı bir hukuk düzeniyle yüz yüze olacaktır" şeklinde konuştu.

 

     Frankfurt Kitap Fuarı Müdürü Jürgen Boos da fuarda 20 yılı aşkın süredir her yıl bir "konuk ülke" ağırladıklarını ifade ederek, Türkiye'nin de bu geleneği sürdüreceğini söyledi. Almanya'da 2, 5 milyon Türk kökenli insanın yaşadığını ve bunların pek çoğunun artık üçüncü kuşağı temsil ettiğini kaydeden Boos, Türk-Alman köklerini de benimseyen bir edebiyatın gelişmiş olmasının şaşırtıcı olmadığını ifade etti. Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Doç. Dr. Ahmet Arıda ise gelecek yıl yapılacak etkinlikleri bir sinevizyon gösterisiyle basın mensuplarına anlattı.

 

     FUARIN GÖZDESİ İSLÂM ÜLKELERİ

 

     Frankfurt Kitap Fuarı’nın en renkli katılımcıları ise İslam ülkeleri oldu. Dünyaya ilim ve medeniyeti, kültür ve gelişimi taşıyan, ancak ne hazindir ki son birkaç yüzyıldır makus talihlerini bir türlü yenemeyen ve Batı’daki gelişmeler karşısında ezik bir psikoloji içinde bulunan İslam coğrafyaları, Avrupa’nın merkezi olan Frankfurt kentinde “kitapla” boy gösterdiler. Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Irak, İran, Özbekistan, Mısır, Libya ve Kosova Özerk Bölgesi gibi İslam dünyasının Asya, Afrika ve Avrupalı temsilcileri Frankfurt metropolü üzerinden insanlık alemine, insanlığın evrensel değerlerini ve “Oku” emriyle başlayan bir medeniyetin yazılı eserlerini tanıttılar.

 

     İslam ülkelerinin bulunduğu standa gelince, daha içeri dalıp ürünleri incelemeden büyülendiğinizi söylersek, mübalağa etmiş sayılmayız. Zira standların görsel güzelliği, özellikle yeşile ve kırmızıya çokça vurgu yapan renkleri, - Batı ülkelerinin seyir halindeki gözleri yoran reklamsı ve imaj düşkünü görüntüsünün aksine -, İslam ülkelerinin standlarında kullanılan motifler ve rafların dekoratif yapısı, ziyaretçileri ruhen ve zihnen dinlendiriyor. Bu bakımdan, Batı Uygarlığı’na ait ülkelerin standlarını ziyaret ettiğinizde, önce zihnen yorgun bırakılıyor ve dağınık bir kafa yapısı içerisinde kitapları incelemek zorunda kalıyorsunuz. Ama İslam Medeniyeti’ne ait ülkelerin standlarını ziyaret ettiğinizde bunun tam tersini yaşıyorsunuz. İnsanın iç alemine huzur ve sükunet kazandıran dekorasyonu karşısında zihniniz önce dinlendiriliyor ve kitapları sakin bir kafa yapısıyla tetkik etme imkanına kavuşuyorsunuz.

 

     Bu çelişik durum, katılımcıların orada bulunmasındaki temel ereği ile de yakın ilintilidir. Şöyle ki: Fuar daha başlamadan, organizasyon hakkında şiddetli ve radikal eleştirilerde bulunan ve Frankfurt Kitap Fuarı’nın artık bilim ve kültür amacından uzaklaşıp tamamen reklam ve “kâr” endeksli bir etkinlik haline geldiğini savunan çok sayıda entelektüel ve bilim adamının da altını çizdiği gibi, Batı Medeniyeti’ne ait coğrafyalar gerçekten de “homo economicus” bir egoyla boy gösterirken, İslam Medeniyeti’ne ait coğrafyaların fuarda boy göstermelerindeki asıl saik, derin tarihi köklerine, varsıl kültür birikimine ve semiz bir epistemolojiye dayanan medeniyetlerini ve bu medeniyete ait edebî, san’atsal, akademik ve irfanî eserleri, velhasıl bu köklü ve zengin medeniyetin tüm bileşenlerini “dışarıya” karşı en güzel şekilde tanıtmak ve anlatmak kaygısıdır.

 

     Adeta bir zaman tünelinden geçip 1500 yıllık İslam tarihinde küçük bir gezinti yapmak istedik ve Frankfurt Kitap Fuarı’na gidip İslam ülkeleri standını coğrafya coğrafya ziyaret ettik. Bunu yaparken kronolojik sıralamayı doğru takip etmek için de sıralamadaki disiplini bilinçli takip etmek elzemdi.

 

     Suudi Arabistan standını gezerken, Hicaz’ın kuraklık sarısı toprağında bitip tüm yerküresini sulayan yeşil medeniyetin eşsiz güzelliğinden pare pare esintiler gözlemlemek mümkün. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere işlemeli kitap ve resimler, sizi Asr-ı Saadet’e geri götürür. Bu, İslam tarihinin ilk dönemleridir.

 

     Resulullah’ın yaşadığı ve yaşattığı Asrı- Saadet ve dört halife devri olan Hülafa-i Raşidin döneminden sonra Emewiler dönemi başlar. Bunu gözlemlemek için de Suriye standına uğruyoruz. Yani Arabistan’dan sonra uğramanız gereken yer, Suriye standı olmalıdır. Burada Şam (Dimeşk) ve Halep merkezli Emewi Uygarlığı’nın bütün izleri görmek mümkün.

 

     Emewiler’den sonra Abbasiler dönemi başlar. Abbasi Medeniyeti ile tanışmak için de uğramamız gereken stand, elbette ki – bugün elim bir mazlumiyet içinde bulunan – Irak’tır. Bağdad, Basra ve Kerbele merkezli Abbasi Medeniyeti’nden izler sürebildiğiniz Irak standında, İslam öncesi Mezopotamya Uygarlığı’nın kilometre taşlarına da dokunabilirsiniz.

 

     Abbasi Medeniyeti’nin büyüleyici güzelliğine kapılıp da “şanlı sultan” Selahaddin Eyyubi’nin kurduğu Eyyubi Medeniyeti’ni unutmamak için Irak standını terk edip hemen Mısır standına geçiyoruz. Nil Nehri’nin hayat verdiği Mısır’a ait standda, hem Eyyubi Medeniyeti’ne, hem de Mısır’ın isminin “siyah insanlar ülkesi” anlamında “Kemet” olduğu İslam öncesi eski firavunlar dönemine ait medeniyetin izlerini gözlemleyebiliyoruz.

 

     İslam Medeniyeti’ni salt Arap dünyasına hapsetmemek ve onun cihanşümul dokusuna halel getirmemek için, Arap coğrafyalarından adımımızı dışarıya atıyoruz. Ve kendimizi hemen İran’da buluyoruz. Binlerce yıllık köklü bir medeniyete sahip olan İran coğrafyasına ait standda karşılaştığımız en büyük sürpriz, doğumunun 800. yılını kutladığımız için 2007 yılına O’nun adını verdiğimiz Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Farsça olarak kendi el yazısıyla yazdığı orijinal “Mesnevî”yi bulmak oldu. Bu büyük insanın muhteşem şiirlerini yeniden okuduk ve okuyunca da, 1639 yılından bu yana, yani tam 368 yıldır hiç savaşmamış olan İran ile Türkiye’nin Mevlana için neden sürekli “savaştıklarını” bir kez daha anlama imkânı buluyoruz. İran standında Mevlana’nın eseri “Mesnevî” dışında Firdevs-i Tusî tarafından kaleme alınan ve İran edebiyatının başyapıtı kabul edilen “Şahname”yi okumak da mümkün.

 

     Eski Dünya Kıtaları’nın üçüne de hükmeden ve Akdeniz’i neredeyse bir “iç deniz” haline getiren Osmanlı Medeniyeti’nin “garp cephesindeki” izlerini sürebilmek için de Kosova standına uğruyoruz. Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinde barış içinde yaşayan Balkan coğrafyasının Batı elinde şimdi karşı karşıya kaldığı durumu anlayabilmek için ise ekstra bir araştırma yapmamıza gerek yok. Bunun için tarih okumaya da lüzum görmüyoruz. Dün Endülüs’te yaşananları bugün Bosna – Hersek’te, dün Cebel-i Tarık’ta yaşananları da bugün Kosova ve Çeçenistan’da canlı olarak yaşadık çünkü.

 

     Sadece bir medeniyete odaklandığınız zaman, onu diğerleriyle sağlıklı bir şekilde kıyaslama imkanınız olmaz. İkisini birden tanımak gerekiyor. Hatta birini tanıyınca, ötekinin sadece isminin “medeniyet” olduğunu bile anlayabiliyorsunuz.

 

     Öyleyse, Hindistan Kurtuluş Mücadelesi’nin önderi Mahatma Gandhi’nin adını yad etmenin tam zamanıdır. Hintçe’de “mahatma” sözcüğü “büyük insan” anlamına gelir ve bu kelime “ön isim” olarak kendisine sonradan verilmiştir. Batılı bir gazeteci “Büyük İnsan” Gandhi’ye şu soruyu sorar:

 

     “Batı Medeniyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?”

 

     Gandhi, kendisine özgü şu anlamlı cevabı verir:

 

     “İyi fikir.”

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim