1. YAZARLAR

  2. Fatma Gülbahar Mağat

  3. Fiskos Masaları Ve...
Fatma Gülbahar Mağat

Fatma Gülbahar Mağat

Yazarın Tüm Yazıları >

Fiskos Masaları Ve...

A+A-

Vesvese, Mustafa İslamoğlu’nun tanımıyla “Nefsin ya da şeytanın fiskosu, şeytanın fıs-fıs-fıs diye üflemesinden” yola çıkılarak türetilmiş bir kelimedir. Ali Bulaç ise, “fısıltı, gizli ses. Gönülden geçen ve tekrar edilen gizli söz, fiskos, Kuruntu, vehim. Şeytanın ve şeytan yolunda olanların zayıf kalplere ilka ettikleri şeyler, yanıltmalar; kalplerde doğurdukları kuşkular, huzursuzluk verici düşünceler, buhran duyguları” olarak tanımlamış.

Günlük hayatımızın her anında, ‘şeytan ve vesvese’ ikilisini bir arada kullanır, aynı değerlendirir, öyle konuşur ve öyle inanırız Aslında aralarında incecik bir çizgi vardır. Nefis iki ucu keskin bıçak gibidir. Ayağımızın altında, bizi kaydırmak için tetikte bekler adeta.

“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim…”

“(Şeytan) Vaad ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va’detmez.” (4:119,120)

Şeytanın vesvesesi ve şeytanlığı, Hz Adem’in yaratılmasıyla başlamıştır… Peki ne olmuştu da azgınlığı, Allah’ın kendisini lanetlemesine yol açacak boyutlara ulaşmıştı?

“Ve meleklere: “Ademe secde edin” dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.” (“: 34)

“Allah dedi: “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “ Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (7: 12)

Şeytanı Allah’a karşı azdıran, büyüklenmesini, kibirlenmesini sağlayan şey nefsiydi. Nefis öyle bir olgudur ki, kim olduğunu unutturup, aşağılanmaya, küçülmeye kadar sürükler sahibini.

Nefis, ‘bir şeyin özü, kendisi, ruh, cins, kalp. Şehvet, arzu ve gazabın başlangıç yeri, vicdan. İnsana emredici güç’ olarak tanımlandığı gibi, İslamî literatürde, ‘dine uymayan isteklerin kaynağı’ olarak da tanımlanır. Yani merkez üs kişinin kendisi, kendi yüreğidir. İçinde kin, nefret, hırs, öfke, şehvet, tamah, riya, bencillik gibi hastalıkları barındırır. Pek çok zihinde, pek çok biçimde şekillenir: Ruh, can, benlik, kalp, yürek, irade, öz, iç vs gibi.

İnsanoğlunun zaaflarını içinde barındıran nefs, şeytanın kullanmaktan zevk aldığı en büyük silahlardandır. Bu silahı şeytanın eline vermemek kişinin imanının güçlülüğüne, irade gücüne, Allah’a karşı olan sevgisinin yüceliğine ve kendisini, kim olduğunu, yaradılış gayesini bilmesine bağlıdır.

“…. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir. (Yusuf/53)

Hz. Adem’le başlayan insan-şeytan savaşı/mücadelesi/çekememezliği, Rabbimin takdir ettiği zamana kadar devam edecektir. İnsanı azdırma noktasında, şeytan mühlet verilenlerden olmuştu çünkü.

"- İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver" (Araf 14)

“Sen mühlet verilenlerdensin.” (A’râf: 15)

Şeytanın gözü dönmüş, ahdetmişti. Kendisinden daha aşağı olduğuna inandığı insan yüzünden cennetten kovulmuş, aşağılanmıştı. Ne pahasına olursa olsun insanı doğru yoldan saptıracak, bunun için var gücüyle çalışacaktı. Zaaflarına yenik düşen, yasaklara meyleden insan ise ya şeytanın oyunlarına meyledip günahkarlardan olacak, ya da yaptığı/yapmak üzere olduğu hatadan dönüp mağfiret dileyerek bağışlananlardan olacak.

Allah mükemmel, günah işlemeyen kullar istemiyor elbette. Ancak şeytan gibileri de arzu etmiyor. O, çok hassas olan o ince sınırın korunmasını, kullarının kendisini bilmesini istiyor. Hz. Adem ile şeytanı ayıran şey, birinin günahsız, diğerinin günahkar olması değildi.

‘…Adem Rabbine asi oldu ve şaşırıp kaldı’ (20/121).

Şeytan da öyle. Ancak  Hz. Adem hatasını itiraf etti ve affedildi. Şeytan ise, hatasında ısrar etti ve ‘iblis’ oldu. Hassas nokta işte burası. Günahı savunmak, günahı işlemekle kıyaslanamaz bile. Günah işlemek, kişiyi günahkar kılar. Günahı savunmak ise, kişiyi ahlaksız ve onursuz eder. Daha da ilerisi kafirliğe kadar götürür.

Günahlarda ısrarcı olmamak, haddi bilmek ve "Esfele safilin" derecesine düşmemek için, şeytanı ve yöntemlerini de bilmek gerekir. İnsanları nasıl kandırmakta, bunu kendisinden değilmiş gibi kişilere kabullendirebilmekte ve insanlar ‘şeytanlaşırken’, o nasıl yeni işler peşine düşmektedir?

“Öyle ise beni azdırdığın için andolsun ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolun üzerinde tuzak kuracağım.” (A’râf: 16)

“Andolsun ki ben de yeryüzünde (her kötülüğü) onlara süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.” (Hicr: 39)

“Sonra elbette onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım.” (A’râf: 17)

“Önlerinden”; dünya hayatına rağbetlerini artırarak,

“Arkalarından”; ahiret hayatı hakkında şüpheye düşürerek,

“Sağlarından”; iyiliklerini kullanarak,

“Sollarından”; kötülükler tarafından saldıracağım.

Yolundan çevirip saptırmak, şaşırtıp imanlarını soymak için ne yapabilirsem yapacağım.

“Yemin ederim ki, kullarından belirli bir pay edineceğim.” (Nisâ: 118)

Onların zamanlarından, iş ve güçlerinden, istidatlarından, mal ve evlâtlarından bir kısmını kendim için ayıracağım. Yollarına tuzaklar kurup, büyük bir kısmını benim yolumda çalıştıracağım.

“Onları saptıracağım.” (Nisâ: 119)

Bâtılı hak, eğriyi doğru, kötüyü iyi, çirkini güzel göstererek, vesvese ve iğvâlarımla (baştan çıkarma, azdırma) onları hidayet yolundan mutlaka çevireceğim.

“Onları boş kuruntularla oyalayacağım.” (Nisâ: 119)

Kalplerine hırs ve tamah, uzun ömürler yaşamak, amelsiz olarak cennete girmek, sebeplere tevessül etmeksizin maksada ulaşmak gibi olmayacak bir takım kuruntuları ilkâ edeceğim. Onları, kıyameti, hesabı, cenneti ve cehennemi düşünmek hissinden mahrum bırakacağım diyerek belirtmiştir hedefini.

Şeytanın alenen ve Kur-an’la sabit bu sözlerini bilen, okuyan ve akleden insanların, Allah’ın sözüne kulak vererek Sıratı Müstakîm de yürümeleri gerekmez mi? Ne demişti Allah:

"Ey Adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: -Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;" (Yasin:60)

Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa: 119)

Lakin bugün öyle günler yaşıyor, öyle insanlar görüyoruz ki, şeytanla işbirlikçilik yapmanın ötesinde, şeytanın vazifesini üstlenmiş durumdadırlar. Günah ve yasak olan her şey mübah sayılmakta, dinin emirlerinden olan vecibeler (içki içmemek, zinadan uzak durmak, örtünmek vs) ise zorla inkar edilmekte/ettirmeye çalışılmakta ve bunun uğrunda adeta bayrak yarıştırılmaktadır.

İnsanlardan şeytanlar diyoruz çünkü, Kur-an'da "şeytan" sadece soyut ve görünmez varlıklar olarak değil, aynı zamanda kimi insanlar için de "şeytan" nitelemesi kullanılır. Şeytan kimi zaman bir düşünce, kimi zaman bir sistem, kimi zaman bir ideoloji, kimi zaman bir insan, kimi zaman da bir devlet olarak karşımıza çıkar. Şeytan; şehvet, şöhret, tutku, para, evlat, güzellik, eş, sevgi ve hatta kimi zaman insanın ibadetini dahi kendi emelleri uğruna kullanmaya, onlarla Allah’ı aldatmaya çalışır. (35.5)

Ancak insan üzerinde bir gücü yoktur. Rabbimiz “Senin benim kullarım üzerinde etkili bir otoriten (sultân) yoktur” diyor. (Hicr/40-42)

“Peki, şeytan ve tüm şeytansılar bu gücü nereden alıyor? Vesvese verdiği insanın kendisinden. Yani mağdurdan. İradenizde oluşacak her zaaf, şeytanın ve nefsin gücüne dönüşür. Siz adeta iradenizden şeytana ve nefse transfer yaparsınız, o da sizden aldığını size karşı kullanır.” (M. İslamoğlu)

‘Euzubillahimineşşeytanirracîm'. İşte kurtuluş reçetemiz. Tek çaremiz. Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak, O’na güvenmek ve O’nun ipine sarılarak rahmet ve merhamet deryasında boğulmak, sevgiliye kavuşmak… Şeytanlardan uzaklaşmadan Allah'a yaklaşılmaz. Kötülüğe karşı buğz etmeden iyilikle muhabbet edilmez. Zulmü reddetmeden adaleti istenmez.

Peki biz nerede duruyoruz? Aynadan kendimizi inceleme fırsatı yaratıyor muyuz? Çocuklarıma, eşimize, sevdiğimiz şeylere olan muhabbetimiz bizi haktan ve Allah’ın adaletinden uzaklaştırıyor mu? Mal yığma sevdasında mıyız? Yanı başımızda veya dünyanın bir ucunda zulme uğrayan Müslüman kardeşlerimiz için taa derinden üzülüyor, en samimi dualarımızla yanlarında olabiliyor muyuz? Bir düşkünün elinden tutup Allah için yardım ederken nasıl bir psikoloji içine giriyoruz? Kendimizle gurur duyup nefsimizi şımartıyor ve azdırıyor, yaptığımız iyilikten dolayı Allah’ı minnet altında bırakmaya çalışıyor yahut da ‘ben sadece yapılması gerekeni yaptım, bu zaten üzerime bir vazifeydi’ mi diyoruz?

Yaptığımız ibadetleri ne amaçla yapıyoruz? İbadetlerimiz, gerektiğinde yaptığımız mücadelemiz birileri ‘aferin/helal olsun/işte örnek müslüman’ desinler diye nefsi birer adım mı, yoksa ‘Rabbi katında mekanını güzelleştirmek’ için kavga veren bir sevdanın yapı taşları mı? Orucumuzla, namazımızla, haccımızla, zekatımızla, örtümüzle yüreğimizin neler söylediğini hissedebiliyor muyuz? Hayırlı bir iş diyerek ufaktan verilen tavizleri ne kadar önemsiyoruz? Kur-anî Müslüman kimliğini taşıyor muyuz şahsımızda? Bir patron, bir işçi, bir komşu, bir arkadaş, bir kardeş, bir eş olarak gerçekten biliyor muyuz sorumluluğumuzu, gözetebiliyor muyuz Rabbin rızasını? Verebiliyor muyuz ‘İman ettik, yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz’ sözümüzün hakkını?

Nefsimiz, şeytan/şeytanlar ve biz, sahi neredeyiz?

Müminleri inim inim inleten, haramları helal kılmanın kavgasını veren, zorla yasaklar koymaya çalışan, Allah’ın hükümlerine ‘çağdışı, medeniyet karşıtı, kaos doğurucu vs’ nitelemeleri yapan, soyunmayı medeniyet, içmeyi özgürlükçülük, zinayı gelişmişlik, ‘İllallah’ demeyi gericilik sayanlardan ne kadar beriyiz? Ferdi günahlara ‘ayıp, olmamalı, millet ne der, Rabbim hesap sormaz mı’ çekingenliği içindeyken, devlet eliyle uygulanmaya çalışılan yasaklara ne kadar direnebiliyor, Allah ne der’ diye kendimizi sorgulayabiliyoruz?

Bismillehirrahmanirrahim, hayatımızın anahtarı, giriş ve çıkış kapımız, yaşamımızın melekesi, haritadaki rotamız olmalı değil midir?

“İsrail ve ona hamilik yapan ABD, güce tapan yapılarıyla şeytanın devlet olarak tezahür ettiği bir yapı görünümündedir ve 'taşlanmışlardır'. Mazlum Filistin'in gözü yaşlı çocuklarının İsrail'i ve ona ait savaş makinalarını taşlaması, fiili bir "euzü-besmele"dir.

Birbuçuk milyar müslüman birgünlük euzü-besmele'sini Filistinli çocuklar gibi fiili olarak çekseydi, İsrail taşlardan oluşmuş dağların altında kalırdı.” (M.İslamoğlu)

Tarih boyu varolan ve günümüzde de kendini gizlemeyen şeytanları ve yaptıklarını unutmamak, onlara karşı her daim tetikte olmak, yıldırma, bezdirme ve yıpratma politikalarına aldırmadan dimdik ayakta olmak, her Müslümanın vazifedir. Herkesin taşlayacak bir şeytanı mutlaka vardır. Unutmamak gerekir ki, ummadık taş baş yararmış.

Bizler “şeytanınız bol olsun” muhabbetlerinin değil, canı Canan’a adayanların muhabbetlerinin adamı olmalıyız. Fiskos masalarının (şeytani fikirlerin, eylemlerin vs) dolup taşması, yeise düşmeye değil, yeni ümitlerin filizlenmesine neden olmalıdır.

Selam ve dua ile.

YAZIYA YORUM KAT