1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Filistin’in kurtuluş yolu da, müslümanlara musallat olan rejimlerin başk
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Filistin’in kurtuluş yolu da, müslümanlara musallat olan rejimlerin başk

A+A-

Önceki yazım üzerine, ‘O  kadar akılcı, temkinli davranmak gerekiyor mu?’ kabilinden eleştiriler de aldım.. Biraz ayakları havada olmalı değil miydik.. Duygularımızı feryadlar halinde dile getirmek ve ‘Kahrolsun!’ diye haykırmak, deşarj olmak varken, sloganlarımızı frenlemenin ve kendimizi sorgulamanın vakti mi?.

Evet, bazı konularda, ‘Bu zamana kadar hep tedbir diye tökezledik, bir de tedbirsizlikden tökezliyelim..’ diyen de ben iken..

Yalnız unutmayalım ki.. Filistin’de yaşananlar, siyonist İsrail rejiminin, işbu ‘silahlı haydutlar çetesi’nin işledikleri cinayetlerin ne ilkidir, ne de sonu olacaktır.. Ve sadece sloganla önlenebilecek de değildir, bu cinayetler.. 

Düşmandan çiçek beklenemileceği de bir ayrı konu.. Ama, özellikle bu rejim, bütünüyle gasb, zorbalık ve kaatillik üzerine kurulmuştur ve baştan başa cinayetler kitabıdır, 60 yıllık tarihi..  Bu yolda, işlediği bu cinayetlerin hangi birisini sayalım..

1918 Kasımı’nda, I. Dünya Savaşı’nda ağır şekilde yenilmemiz üzerine, vatanımızın bir köşeşi olan  Filistin’i Osmanlı’dan alıp işgal eden İngiliz emperyalizminin Hariciye Nâzırı Balfour’un, işgal ettikleri bu topraklara gelmeleri için, dünyadaki bütün siyonist yahudilerine yaptığı çağrı, akıl alacak şey değildi.. Çünkü, bir işgalci devlet, o yerin hukukî statüsünü hele de başkalarına peşkeş çekemezdi.. Belki, hukukî statü, barış andlaşmasıyla taraflar arasında yeni bir statüye kavuşturulabilirdi, ama, işgal hali sürerken, işgal edilen yerlerin demografik/ nüfus yapısı değiştirilemezdi; uluslararası hukuk gereğince.. Ama, Kasım -1918 başında yayınlanan Balfour Beyannâmesi’yle, ‘başkasının toprağı, bir başkası tarafından,  başkalarına..’ sunuluyordu..

Halbuki, binlerce yıl vatansız yaşayan yahudilerin bir ‘sion’a, bir vatan’a kavuşturulması fikri olan ‘sionizm’, ciddî olarak ilk kez, o tarihten sadece 20 sene öncelerde, 1897’de, İsviçre-Basel’de Theodore Hertzl öncülüğünde toplanan ilk ‘Siyonizm Kongresi’nde gündeme getirilmişti.. Ki, bu kongreye yahudi kuruluşlarının büyük bir kısmı ilgi duymamış ve hattâ, Hertzl’in 1896’da yazdığı ‘Der Judenstaat’ (The Jewish State) isimli kitabı sadece 600 adet basıldığı halde, bunların tamamını bile satamamıştı.. Ve amma, ortaya attığı fikir, 20 sene sonra, ilk meyvesini veriyordu. 50 yıl sonra 1948’de ise, çalınmış, gasbedilmiş topraklarda, II. Dünya Savaşı'nın gaalibi olan emperyalist güç odaklarının elbirliğiyle yaptıkları bir şeytanî düzenleme sonunda, dünya sahnesine İsrail adıyla bir ‘devlet’ olarak ilk kez olarak çıkıyordu.. Ve Osmanlı’dan kalan topraklarda müslüman halklar henüz, yeni bir bağımsız devlet yapılanması merhalesine geçememişti.. Emperyalislerin işgali, o iki Dünya Savaşı arasında da sürüyordu..

Ve İsrail rejiminin ilk kurucularının herbirisi de, ilk gençlik yıllarında ‘interpol’  tarafından ‘Wanteed’ ilanlarıyla bütün dünyada ‘tehlikeli ve kanlı teröristler olarak aranan kimselerdi.. (Bir Osmanlı vatandaşı yahudi olan) David Ben Gurion’dan Moşe Sharett, Moşe Dayan, Weizzman ve Golda Meir’e, Menahem Begin’den İzak Shamir, İzak Rabin ve  Ariel Sharoona kadar.. Ve ‘uluslararası terörist’ olarak nitelenen o isimler daha sonra, ’devlet adamı’ statüsüne kazanmış,  diplomatik dokunulmazlık veya saygınlıklardan faydalanan kimseler durumuna yükselmiş kimseler oluvermişlerdi..

Ancak, son yılların siyonist liderleridir ki, siyonist İsrail rejiminin kurulmasından sonra dünyaya gelen nesillerden.. Ama, onlar da öncekilerden geride değiller, kan içicilikte.. Ve iki bin yıldan fazla devletsiz kalan bir yahudi toplumunun adına, devlet adıyla oluşturulan bu kanlı mekanizmasının işletilmesinin asıl akıl hocaları ise, açıktır ki, dünyanın emperyalist güç odaklarıydı ve hâlen de öyle..

Onların bu kayıtsız-şartsız destekleriyle kazanıldı, 60 yıldır nice savaşlar ve korkunç cinayetler tezgahlandı..

Dünyanın başka bir yeri sözkonusu olsa, hemen, ‘Bu modern çağda bu barbarlık kabul edilemez..’ diye derhal dünyayı ateşe verecek derece tepkiler vererek, dünyayı yeniden düzenlemeye kalkışan emperyalist güç odaklarının, siyonist İsrail rejimi sözkonusu olunca, işlenen bütün bu korkunç cinayetleri, ‘İsrail’in savunma hakkı’ olarak anlayışla karşılaması, konunun anlaşılması açısından önemlidir..

Hele de, karşı taraf müslüman olunca.. Müslüman halkların ezilmesi gerekir.. Çünkü, dünyanın emperyalist odaklarını, şeytanî çarklarını tehdid eden bir güç odağıdır, İslam ve müslümanlar..

Bunun içindir ki, müslümanların kanının oluk oluk akması karşısında, suskun kalmanın da ötesinde, bir vampir gibi zevk almakta emperyalist odaklar.. Bunu sadece şu son 50-60 yıl içinde bile, Filistin’de, Hind -Pakistan savaşlarında, Keşmir’de; Cezayir’de, Afganistan’da gördük; Lübnan’da, İran-Irak Savaşı’nda, Çeçenistan’da, Bosna’da, Karabağ’da, Kosova’da hep gördük, görmekteyiz.. Yemen, Kürdistan, Sudan gibi  coğrafyalardaki içindeki iç çatışmalar da aynı ölçülerle emperyalistlerin ilgi alanı oldu ve destek gördü..

 

*Gündem ve tepkilerimizi yazık ki bizden çok başkaları belirliyor..

 

Ve bütün bu kanlı facialar karşısındaki tavırlarımız yazık ki, genelde ya bizi çevreleyen ülkelerin ve rejimlerin ilgi alanına göre şekillendi; ya da, emperyalist odakların bizim gündemimize yerleştirmesine göre..

Nitekim, komünist emperyalizme karşı mücadele verirken kapitalist emperyalizmin olabildiğince yaldızlayarak desteklediği Afganistan’da, Afganistan şartlarına uygun sayılabilecek bir yerli yönetim oluşturulurken,  Amerikan emperyalizminin hoşuna gitmeyen bir noktaya gelindiğinde, Afganistan ezilip geçildi ve Afganistan bizim de gündemimizden düşüverdi.. Çeçenistan’ı da unuttuk.. Çünkü, Batı dünyası, o zamana kadar özgürlük savaşı diye nitelediği Çeçenistan mücadelesini, 11 Eylûl 2001 Saldırıları’ndan sonra Rusya’yı da yanına çekebilmek için, terörist bir hareket olarak niteleyivermişti..

İran- Irak Savaşı’ da zaten ilgi alanımızda değildi, 1 milyondan fazla müslümanın hayatına mal olduğu halde..  Diğer uzak coğrafyalardakiler de pek ilgilendirmedi bizi.. Yakın çevremizde olanları ise, en fazla, ‘vah-vahh’larla geçiştirdik.. Hattâ, 40 yıl öncelerdeki müslüman kitlelerimiz bile, o dönemin ‘İslamî’  sayılan bazı yayın organlarının da çarpık yönlendirmesiyle,  Filistin Mes’elesi’ne, ‘solcu -komünist problemi’  diye ve müslümanları ilgilendirmeyen bir konu gibi bakıyordu.. Halbuki, komünist güçler müslüman kitlelerin bu ilgisizliğini fırsat bilerek devreye girmişlerdi.. Bunu bile uzun zaman anlayamamıştık.. (1974’de Başbakan Ecevit’in Erbakan’la ortaklığı bozduğunu açıkladığı basın toplantısında, sorularımla NATO’ya eleştiriler getirdiğimde, Ecevit NATO’ya sahib çıkmış ve o zaman yazdığım -ve müslüman bir cemaate aid olan- bir gazetenin sorumluları, NATO’ya karşı çıkmanın komünistlerini söylemi olduğunu hatırlatmaya kalkışmışlardı.. Ki, o zamanlar NATO’ya karşı çıkanların komünist olduğunu yazıp çizen ‘müslüman’  tipler, medyada hâlen de kalem oynatıyorlar.. )

Bugün de müslümanların mes’elelerine daha çok, ya bize gösterilen şekliyle, ya da duygu dolu tepkilerle yaklaşıyoruz..

Filistin Mes’elesi’ne, daha doğrusu, trajedisine yaklaşmamız ancak son 10-15 yıldır biraz biraz  tabiî zeminine doğru oturmaya başladı.. Ama, onda bile, Yâsir Arafat’ın, bir yorgun savaşçı’ durumunda, teslimiyetçi bir çizgiye gelmesi karşısında çoğumuz bocaladık.. Halbuki, ‘El’Feth’ ve Arafat, taa baştan laik temeller üzerinde idiler.. Arafat’tan sonra El’Feth’in başına geçen ve Filistin özerk yönetiminin devlet başkanlığı unvanını üstlenen Mahmûd Abbas ise, Arafat’tan da daha katı bir laik idi ve daha bir teslimiyetçi..

Ve 2005 başında yapılan seçimde, HAMAS (İslamî Mukavemet Hareketi), Filistin Özerk bölgelerinde yüzde 65, ‘El’Feth’  ise, sadece yüzde 30 oy alabiliyordu.. Çünkü, ‘El’Feth’ örgütü,  40 senedir, mücadelenin öncülüğünü üstlenmiş görünmesine rağmen, Filistin halkının nazarında, bir Mafia’ya, bir menfaat şebekesine dönüşmüştü..

Ve Amerikan emperyalizmi, bütün Batı dünyası ile İsrail rejimi ile dünyadaki bütün laik güçler, o seçim neticesini kabul edemiyorlardı.. Çünkü, ‘demokrasi’lerine uygun yapılan bir seçim, onların hedeflerine, emellerine uygun bir sonuç vermemişti.. (Hatırlayalım ki, TC. Gen. Kurmayı’nın o  günlerdeki başkanı, Org. Büyükanıt bile, HAMAS’ın terörist bir örgüt olduğunu söyleyebiliyordu, tıpkı Amerikalı yetkililer ve siyonist İsrail rejimi gibi..) 

Bugün Gazze’de ulaşılan nokta, işte o seçimin sonuçlarının emperyalist dünya tarafından tasfiye edilmesi çabasıdır.. 

Ve bugün, adeta 200 yıl öncesinin imkanlarıyla hayatta kalmaya çalışan Gazze yanıyor, yakılıyor, yıkılıyor, yüzlerce- binlerce insan hayatını kaybediyor.. Kadınlar, çocuklar, savunmasız siviller, siyonist İsrail rejiminin bombaları altında eriyor..

 

*Yazık ki, Gazze için çırpınan tek lider, Tayyîb Erdoğan..

 

Dünya seyrediyor.. Halkı müslüman ülkelerin çoğunun başındaki rejimler susuyor.. Bir İran İslam Cumhuriyeti liderleri sözlü beyanlarla nefretlerini dile getiriyorlar ama, bölgede, Suriye dışında hemen hiçbir arab rejimiyle konuşma imkanına sahib değiller..

O zaman geride kalıyor, bir Tayyîb Erdoğan.. Bir o çırpınıyor, çözüm yolları bulmaya çalışıyor.. HAMAS Başbakanı İsmail Haniyye de, bu işi çözebilecek tek siyasî lider olarak onu gördüğünü söylüyor..

Siyonist İsrail rejimi yetkilileri ise, Erdoğan’ı duygusallık ve taraf tutmakla suçluyorlar.. Buna mukabil Erdoğan da,  6 Ocak günü yaptığı konuşmada şöyle diyordu:‘Benim duygusallığım varsa Gazze’deki kardeşlerime yöneliktir.

Ben buradan Ehud Barak’a, Livni’ye sesleniyorum. Tarih sizi insanlık tarihine kara leke düşürdünüz diye yargılayacak.

Biz dedeleriniz ecdadınız kovulduğunuz zaman sizi bu topraklarda sizi misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz.

'Gazze’de devam eden saldırılar insanlık tarihine bir leke olacaktır' dedim.  Tarihte derin acılar yaşamış olanların bunları yapmış olması affedilir bir şey değil. (...) Tam iki yıldır Gazze abluka altında tutuluyor. Gazze halkı tam iki yıldır dünyanın en büyük açık hava hapishanesinde, adeta bir toplama kampında kaderlerine terk edilmiş durumda.

Pazar yerlerine, hastanelere, okullara, camilere, evlere fırlatılan bombaların bir izahı var mı? Suyu, elektriği, ilacı esirgenen insanların üzerlerine bomba yağdırarak neyi çözebilirsiniz?’

Bu sözleri söyleyen bir Erdoğan’a tabiatiyle, emperyalist güçler de  bu davranışının bedelini ödetmek isteyeceklerdir.. Ama, böyle iken..

İstanbul- Çağlayan’da, SP’nin davetiyle gerçekleşen ve yüzbinlerce kişinin katıldığı ve Filistin’e destek niyetiyle tertib olunan mitingde, basitin basiti bir parti taassubuyla,  Tayyîb Erdoğan, ‘yuhh’latılıyordu.. Bereket ki, Nûman Bey, bunu engellemiş.. Kendisine yakışan da oydu..

Yuhlayanlara gelince.. Neymiş, efendim, o değil de ‘Ahh, filanca başbakan olsaymış, İsrail durdurulur’ muş..

Bunları söyleyenler, Ortadoğu’dan da, dünyanın gerçeklerinden de habersiz kimseler..

Bu gibilere, geçen yazımdaki bir paragrafı tekrar ediyorum:

 ‘...Türkiye 200 yıldır, kendisini zorla Batı dünyasına girmeye zorlayan bir devlete siyasetinin oyuncağıdır.. Bunu, bu sistemi temelinden değiştirmedikçe, başka şekle sokmak, imkansızdır. Ve bu durum ülkenin derin stratejisinin sonucudur.. Bu gerçek böylesine ortada iken, ...Tayyîb Erdoğan da, istese bile, yapamaz.. Çünkü senin ülkenin ordusu, NATO'ya bağlanmıştır.. NATO Amerika'nın zırhıdır.. Amerika da İsrail'in zırhı.. O zaman, bu acaib denklemin nereden çözülebileceğini düşünmek, kan tepeye fırlayarak hareket etmekten daha faydalıdır.

Evet, bir ordu ki, emrinde olduğu kabul edilen ülkenin ve halkın menfaatlerini, İsrail'i koruyup kollamayı aslî vazife eddinen NATO'nun çerçevesinde düşünmektedir, ne yapılabilir?

Ayrıca, siyonist İsrail rejimi, Amerika demektir ve AB de Amerika’yı karşısına alacak bir siyaset güdemez.. Çünkü, AB, ekonomik bir dev olsa bile, siyaseten bir cücedir ve askerî açıdan ise bir böcek gibidir.. NATO’ya bağlı olan ülkelerden hiçbirisinin de, İsrail’le karşı karşıya gelmesi mümkün değildir.. Çünkü, NATO andlaşmasına göre, üye ülkelerin orduları NATO’nun bilgisi dışında bir harekâta katılamaz..  Ve bu açıdan, bugün Ortadoğu için çırpınan tek siyasî lider durumunda olan Tayyîb Erdoğan’ın çabalarını küçümsememekle birlikte, bu konuda bundan fazla bir şey beklenmesi de hayalcilik olur.. Çünkü NATO üyeliği devam ettiği, askerî bir müdahale mümkün değildir.. İsrail rejimi de bu durumu bildiğinden bu kadar canavarlaşabiliyor, esasen..  (Cumh. gazetesinden İ. Selçuk, tedbir alınmadığı takdirde ’Laik ordu gidecek, İslamî eğilimli bir ordu gelecek..’ derken bu korkuları da dile getiriyordu, herhalde.. )

Dahası, unutulmalıdır ki, Filistin Mes’elesi’nin, Kudüs Mes’elesi’nin hal yolu, halkı müslüman ülkelerin başkentlerindeki iktidarların, rejimlerin, hükûmetlerin, müslüman halkların iradesine boyun eğecek şekilde düzenlenmesinden geçmektedir..

 

*Böyleyken.. Yapılan gösteriler yersiz midir?.

 

Elbette hayır! 

Bir okuyucu, msn’de, ‘hiçbir şey yapamamanın ızdırabıyla kahroluyoruz..’ diyordu.. Ona,  gösterilerde verilen psikolojik desteğin de küçümsenmemesini ve HAMAS liderlerinden Ebu Merzuq’un, ‘İsrail bizimle savaşmak zorunda kaldığına göre, biz kazançtayız.’  deyişini hatırlattım.. Yanlış da değildi, bu söz.. Çünkü, 40 yıl öncelerde, Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı aynı anda üç devlete ve orduya karşı savaşan bu silahlı haydutlar rejimi, bugün bir teşkilatla başa çıkmaya çalışıyor..

Lakin, bu gösteriler bizi deşarj edip, rahatlatmamalıdır..

Bu gösteriler en azından, ‘zamâne nemrudları’na karşı, ‘Biz İbrahim’in yanındayız..’ mesajı veriyor..

 

*Temennilerle gerçekler arasında...

 

Bir diger yönü konunun... Geçen hafta, Refsencanî, Cuma hutbesinde, ‘Hamas’, İsrail tanklarını yokedecek sürpriz silahlara sahibdir..’ diyordu..

Refsencanî, İİC liderleri içinde, belki de en dakik tahlilleri ânında yapabilen ve genelde doğru karar verebilen, sloganlara pek yer vermiyen birisidir.. Onun böyle bir sözünün, temenni derecesinde olamıyacağını, bir takım bilgilere dayandığını/ dayanması gerektiğini düşünüyorum ve bu sözünün de gelinen merhalede doğrulanamayacağı ihtimali güçlendikçe, bunun nasıl izah edileceğini merak ediyorum..

Aynı şekilde, 5 Ocak 09 tarihli Kayhan gazetesinde ise, Ortadoğu ülkelerinin siyasetleri ve stratejileri konusunda uzman sayılan Dr. Mes’ud Esedullahî ile yapılan bir röportaj vardı ve bu röportaj, ‘İsrail’in Gazze’nin meskun bölgelerine girecek cür’eti yoktur..’ başlığıyla verilmişti.. Kayhan’ın yazdığına göre, bu uzman, siyonist İsrail rejimi Sav. Bak. Ehud Barak ile Eşkenazi gibi isimlerin Gazze’ye saldırılmasına karşı olduklarını da iddia ediyordu..  Belki siyonist rejim içinde, ‘şahinler’ ve ‘güvercinler’ diye bir ayırım yapılabilir, ama, bu son saldırıda da da, önceki saldırılarda olduğu gibi, bir ikilik asla sözkonusu değildi..

Anlaşılıyor ki, kamuoyları temennilerle de yönlendirilmeye çalışılıyor..

*

Asıl unutmamamız gereken husus, Âşûrâ İnkılabı’nın yıldönümü günlerinde olduğumuz bu zaman diliminde, zulm ve küfür oldukça, ‘Bütün günlerin Âşûrâ, bütün yeryüzünün Kerbelâ’ olduğu gerçeğidir.. (Kull-ı yevm’ın Âşûrâ, Kull-i Arz’ın Kerbubelâ..)

Evet, bu, uzuuun solukluluk isteyen ve bütün tarih devirlerini kuşatan bir çetin mücadeledir ve ‘mazlum kanlarının zâlim kılıçlarına galebe çalacağı’ndan asla tereddüde düşülmediği takdirde, dünyevî ölçülerle de zafer müyesser olabilir.. Kaldı ki, müslümanlar zaferle değil, seferle mükelleftirler.. 

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum