Filistin’in Kolonizasyonu, Filistinliler’in Mülksüzleştirilmesi

01.08.2008 01:00

Asım Öz

Geçtiğimiz günlerde İsrail devletinin kuruluşunun altmışıncı yılının sene-i devriyesi büyük efendilerin de katılımıyla büyük bir debdebe içerisinde kutlandı. İsrail’in kuruluşunun yani 1948 tarihinin Filistin’in sömürgeleştirilmesi ve Siyonist projenin hayata geçirilmesi açısından önemli bir değeri olmakla birlikte bu tarih Filistin’in sömürgeleştirilmesinin başlangıcı değildir. Bu tarih Filistin’in sömürgeleştirilmesinin ikinci kırılma noktasını oluşturur.

Filistin’in sömürgeleştirilmesi tarihinin üç bölümü vardır: Birincisi Filistin’in İngiliz mandası olduğu dönemdir. İkinci dönem 1948 sonrasını karakterize eden ve Filistin topraklarının İsrail’e geçmesi, Filistinlilerin topraklarından edilerek mülksüzleştirilmesidir. 1948’den 1967’ye kadar ele geçirilen topraklar nüfus olarak Yahudileştirilmeye çalışılmıştır.  Filistin’in sömürgeleştirilmesi tarihinin üçüncü aşaması ise 1967 tarihidir. Bu tarihten sonra İsrail mümkün olduğunca fazla toprağın İsrail’in denetimine alınması için çalışmıştır. İsrail bu tarihten itibaren kendi yönetiminde olan Filistin topraklarındaki faaliyetlerini tanımlamak için liberal işgal tarifini benimsemiştir. Bu liberal işgal nosyonunun arakasında iki önemli unsurun varlığı söz konusudur: İsrail bir yandan dünyaya karşı liberal bir yüz, vahşi ve sömürgeci olmayan bir yüzsüzlük yüzü sergilemekte, öte yandan da baskıcı politikalarla ve Filistin halkından alabildiğine az sayıda kurban alarak bir işgal politikası uygulamaktadır. Bu liberal yüz(süzlük) işgal altındaki insanlar bağımsızlık ve özgürlük arzularını kitlesel biçimde açığa vurduklarında devre dışı kalmakta işgalin baskıcı ve kanlı yüzü daha çok kurban almaktadır. Özellikle 2000 yılından itibaren İsrail açık bir saldırganlık siyasetini işletmektedir.

Elbette bu yaklaşım Siyonist projenin bedenlenmesi anlamında yani ulus devlet olması bakımından 1948 tarihinin ayrı bir önemi olduğunu görmezden gelmek değildir. Zaten bu yönüyle Filistinlilerin göçmen halk konumuna getirilmesini sağlamasından dolayı bu tarihe Filistinliler özel bir anlam yüklemiş bu felakete Nakba yani felaket adını vermişlerdir.

Özetleyerek aktarmaya çalıştığım bu yaklaşım İsrail'de Siyonizm karşıtı solun önemli isimlerinden, Alternatif Enformasyon Merkezi'nin kurucusu, devrimci Marksist Michel Warschawski’ye ait. Warschawski 1949 doğumlu yani İsrail’in bedenlenmesinden sonra dünyaya gelmiş. Bir hahamın oğlu olarak İsrail’de değil Strasbourg’da dünyaya gelmiş. Michel Warschawski 16 yaşındayken Kudüs’e yerleşmiş. 1990’lardaki sönüşüne kadar Devrimci Komünist Lig’in önderlerinden olan Michel Warschawski, 1989’da Filistinlilere yardım ve yataklık etmekten otuz ay hapis cezasına çarptırılmış.

Michel Warschawski’yi ilk olarak hızla yıkıma doğru sürüklenen İsrail toplumunun bunalımını gözlerimizin önüne serdiği dehşetengiz gerçekliğin anlatımı olarak da okunabilecek olan ve yazarının “ hudutsuz şiddetten kaynaklanan öfke gözyaşları” olarak andığı 'İsrail Toplumunun Krizi' (Çeviren: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2006)adlı kitabıyla tanıdım. Daha sonra kendisiyle Mesele dergisinin 18. sayısında İsrail Barış Hareketi üzerine yapılan söyleşi ile biraz daha tanıma imkanı bulduğum Michel Warschawski’nin düşüncelerini bu iki metninden hareketle özetlemeye çalışacağım.

Michel Warschawski 1948’den bu yana İsrail’in temel hedeflerinde herhangi bir değişme yaşanmadığını bu hedeflerinde sömürgecilikle anlaşılabileceğini ifade ediyor. Ayrıca bu sömürgecilik pratiklerini Siyonist düşüncenin teorileştirildiği ve kendine bir yer yurt aramaya başladığı 1800’lü yılların sonlarından itibaren başlatıyor: “İsrail’in kuruluş süreci bir kolonizasyon süreciydi. Yani hedef mümkün olan en çok Filistin toprağını sömürgeleştirmekti. Bu kolonizasyon süreci günümüzde de devam etmekte. Yani söz konusu olan hala devam etmekte olan bir süreç. Üstelik sadece altmış yıllık da değil. Siyonist hareketin kuruluşundan başlayan neredeyse yüz on yıllık bir süreç bu.” (Aykut Kılıç-Foti Benlisoy, Michel Warschawski ile Söyleşi “İsrail Barış Hareketi Yenilgiden Çıkabilmiş DeğilMesele s:18, sf. 23)

İsrail’in kuruluşu ve sonrasında gerçekleştirdiği eylemler nedeni ile kendine özgül karakteristikleri olduğunun altını çizen Michel Warschawski  İsrail’in spesifik özelliklere sahip olduğunu düşündüğü Güney Afrika’nın eski apartheid rejimine benzetilmesini doğru bulmamakta kavramları kullanırken çok dikkatli olunması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bu dikkatin Güney Afrika ile ilgili sorunları bir yana Siyonizmin kolonyal yurtsuzlaştırma ve yerinden etme siyasetlerini kıyasladığı örnekler son derece önemli: “Siyonizmin,  yerli halkı mülksüzleştirmesi anlamında bir sömürgeci boyutu olduğu çok açık. Siyonizmin bu anlamda Amerika Birleşik Devletleri’nin(ABD) Ve Avusturya’nın kuruluş süreçleriyle mukayese edilebilir. Buralarda yerli halk mülksüzleştirilip yerinden edilmiş hatta kitlesel kıyıma maruz bırakılmıştı. Ancak diğer yandan,  ABD ve Avustralya’nın kuruluşu kitlesel kıyımlara, hatta soykırımlara dayanıyorsa eğer, Filistin örneği bir kez daha ayrı bir özellik taşır. Bu örnekte yerli halk soykırıma tabi tutulmaktansa kitle halinde yurdundan çıkarılmıştır.” (a.g.e. sf. 24) İsrail Savunma Bakanı Yardımcısı Motan Vilnai’nin Gazze için İbranice’de soykırım anlamına gelen “shoah” kelimesini kullanarak Gazze halkını tehdit etmesi ve İsrail’in Gazze’ye dönük stratejisi hakkında da şunları ifade ediyor Michel Warschawski: “İsrail’in Gazze halkını kitlesel olarak sürme yönünde bir tercih kullanacağını sanmıyorum. İsrail liderleri de bunun tamamen ütopik bir şey olduğunun ve gerçekleştirilemeyeceğinin farkındalar. İsrail işgal mekanizmasının Gazze’de yaratmaya çalıştığı tamamen kontrol altında olan bir Filistin Bantustan’ı oluşturmak ve bu alanı Filistin’in diğer bölgelerinden ayırmak, tecrit etmek. Bu da Ariel Sharon’un adıyla anılan planın, yani Filistin varlığının İsrail kontrolünde kantonlaştırılması girişiminin uygulanması olarak değerlendirilebilir” (a.g.e. sf. 24)

Filistin meselesine ilişkin olarak Solda sürdürülen tek devletli mi, çift devletli mi çözüm önerileri tartışmalarına yoğunlaşan tartışmaların çok anlamlı olmadığını düşünen (a.g.e. sf. 24) mücadelelerinin hedefinin ne olduğuna karar verecek olanın bizzat Filistinliler olduğunu ve bu aşamada mücadelenin öncelikli kısa vadeli hedefinin Batı Şeria ve Gazze’yi kapsayacak bir Filistin Devletinin inşası olduğunu  ve bu noktada bizi ilgilendirmesi gereken esas meselenin “Filistinlilerin kendi belirledikleri hedeflere ulaşmalarına nasıl yardımcı olabileceğimizdir. Benim bu konuda yani olası çözüm önerileri hakkında kişisel olarak ne düşündüğüm tamamen ilgisizdir” (a.g.e. sf. 24)

İsrail’in yürüttüğünü iddia ettiği barış görüşmelerine asla güvenilemeyeceğini bu çalışmaların İsrail propaganda makinesinin manipülasyonları olmanın ötesine geçemeyeceğini ifade etmesi de İsrail’i ve sömürgeciliğini anlamak bakımından oldukça önemli. Bu haberlerin Türkçe basında genel olarak veriliş halini düşündüğümüzde mevcut kirlilik içinde oldukça önemli bir farka işaret ettiğini düşünüyorum.

Bir kısım yazarlarının eserleri Türkçe’ye çevrilen İsrail solu ve Barış hareketi hakkında da oldukça karamsar Michel Warschawski Ehud Barak sonrasında yani 2000 yılından itibaren İsrail barış hareketinin ciddi bir yenilgi içine girdiğini ve Camp David sonrasında ortaya atılan “Filistinlilere çok cömert tekliflerde bulunduk ama onlar kabul etmediler” (a.g.e. sf. 24) devasa yalanının barış hareketini tümüyle güçsüzleştirdiğini ve bu güne kadar da hareketin bu yenilgi havasından çıkmadığını bundan dolayı da İsrail kamuoyunun bütününe etki etmekten oldukça uzak olduğunu belirtmesi oldukça önemli. İsrail Toplumunun Bunalımı’nda İsrail’in zalimce siyasetlerini İsrail halkının büyük çoğunluğunun desteklemekte olduğunun özellikle altını çizer. (ss.2) İsrail’in işgale karşı her türlü direnişi her tür araçla ezme girişimi çocuklar, yaşlılar ve barış aktivistlerinin öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. İsrail’in Camp David’deki “son derece cömert teklifi”ni geri çevirmeye cesaret ettikleri için Filistinlilere sıkı bir ders verilmesi gerektiği düşünülmüş bunun sonucunda da İsrail baskısının özünde cezalandırıcı bir karakter taşıdığı ortaya çıkmıştır. İsrail toplumundaki kolektif ve bireysel davranış normlarının değişmesi kamusal ve bireysel hayatları derinden etkilemiş barış hareketi de bu etkilenmeden payına düşeni almıştır. Önceki yıllarda yani seksenler ve doksanlardaki gibi geniş kitleleri seferber edebilen barış hareketinin yerinde yeller esmeye başlamıştır. İsrail Barış hareketinin kimi zaman abartılarak duygusal bir biçimde sunulduğu Türkçe’de içerden yapılmış bu değerlendirmeler mevcut gerçekliği açıklamada ve anlamada oldukça işlevsel.

Michel Warschawski yaklaşmakta olan ABD başkanlık seçimlerini demokratların adayı Obama’nın kazanması durumunda muhafazakar politikalardan dönüşler olabileceğini ama bu günkünden tamamen farklı radikal bir siyasetin ortaya çıkmasının imkan dahilinde olmadığını da ifade ediyor.

Barbarlığın dik uçurumlarından yuvarlanmakta olan İsrail toplumunda akılların dayattığı kötümserliğe karşı adımlarını iradenin iyimserliğine bakarak atmaya çalışan Michel Warschawski her şeye rağmen kararlı direniş biçimlerinin tünelin sonundaki ışıktan bahsetmeyi mümkün kıldığına inanmaktadır.

Yazıyı yazarın adaletsizliğe karşı mücadelenin son mantığı olarak gördüğü direniş tanımıyla bağlayalım:”Direniş, insan vakarının öfkeli haykırışı, kaba kuvvete boyun eğmeyi reddetmektir”

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim