1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Filistin’de muamele mi, mücadele mi? Anayasa’da laiklik dayatılacak mı?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Filistin’de muamele mi, mücadele mi? Anayasa’da laiklik dayatılacak mı?

A+A-

secakirgil@yahoo.com

(Üstad Burhaneddin Rabbanî’nin öldürülmesi vesilesiyle, onu ve mücadelesini ve Afganistan mücadelesininin tanık olduğum bazı noktalarını anlatmaya çalışırken, gündemde olan bazı konulara kısa kısa değinmeye çalıştıysam da, bu yeterli olmadığından,; Rabbanî ile ilgili üçüncü yazıya,  bir-iki gün sonra inşaallah dönmek ümidiyle, bugünlerdeki bazı hususlara öncelik verelim:)

*

’Filistin, bütün Filistinlilerindir ve bölünemez!.’

1- ’Bütün Filistin, bütün Filistinlilerindir,  Filistin toprakları bölünemez ve 1967 Savaşı öncesi sınırların kabulü, işgalin, gasbın ve bölünmenin kabulüdür  ve 1948’de bir işgal, gasb ve cinayetlerle ortaya çıkmış olan siyonist tümörün (İsrail rejiminin) meşrû’  görülmesi demektir.. -Sonradan göç yoluyla Filistin’e dünyanın çeşitli yerlerinden getirilen yahudiler hariç- Orada eskiden beri yaşamakta olan bütün müslümanlar, hristiyanlar ,yahudiler  ve vs, orada hep birlikte yaşamak hakkını haizdirler..’

Bu cümleler, gerçekte uzuun bir konuşma metninin içinden bir özetleme olup, Tahran’da 30 Eylûl- 1 Ekim günleri Filistin konusunda tertib olunan bir uluslararası konferansda İslam İnqılabı Rehberi Seyyid Ali Khameneî’nin yaptığı konuşmadan alınmadır..

Haziran-1967’da meydana gelen  ve Mısır, Suriye ve Ürdün ordularının İsrail rejiminin silahlı güçleri karşısında ağır bir yenilgiye uğradığı ’6 Gün Savaşı’  öncesi sınırlara dönülmesi halinde, İsrail rejimiyle bir barışı bugün çoğu Filistinlilerin, bölge ülkelerinin ve rejimlerinin kabul edebileceklerini açıkladıkları bilinen bir durum..

Arafat’ın ’El’Feth’i, 1989 yılına kadar, Filistin toprakları üzerinde bir işgal ve gasbla kurulmuş olan İsrail rejiminin -o topraklardan- bütünüyle yok edilmesini kendi ana nizamnâmesinin ilk maddesinde en önemli hedef olarak belirlemişti.. Ama, Arafat,1989 yılında, bu maddeyi kaldırtmış ve böylece İsrail’in varlığını; işgale, gasba, cinayetlere, kan dökücülüğe dayanarak kurulmuş olan bu yapıyı kabullenmiş; devamında da, Madrid müzakereleri ve Oslo Andlaşması ve daha sonra da, Arafat’a Nobel Barış Ödülü gelmişti..  Ne var ki, -özellikle de- Oslo Andlaşması’nı imzalayan İsrail rejimi başbakanı İzak Rabin’in Yigal Emir isimli bir fanatik yahudi tarafından ve ’siyonist yahudilerin hedeflerine ihanet ettiğinden, Tevrat’ın emrini yerine getirmek’  gerekçesiyle öldürülmesini takiben, o andlaşmalarda verilen sözlerin hepsi daha sonra, bir kenara atıldı, İsrail rejimince..

Gerçi zaman zaman, İsrail rejimi de yalpaladı ve 1967 Savaşı öncesi sınırlara çekilebileceğini duyuldu.. Ariel Sharoon ve Ehud Olmert’in başbakanlıkları zamanında bu yolda beyanlar oldu ise de, daha sonra bunlardan dönüldü ve şimdi iktidarda bulunan Netanyahu ise, içdengeleri koruyabilmek adına, Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman gibi çılgın siyonist düşünce ve hayalleri olduğu görülen kişi tarafından rehin alınmayı kabullenmiş bulunuyor.. Ve, 1967 Savaşı öncesi sınırlara dönülemez diyor..

İşte bu noktada, İİC Rehberi Khameneî ise, bu sınırlara dönülmesini de kabullenmiyor..

İdeal olan, mantıkî olan da bu.. Hayatının büyük kısmını inqılabçı bir tavır içinde şekillendirmiş olmanın mantığına da uygun, bu bakış açısı.. Ve hatırlayalım ki, 1956, 1967, 1973 savaşlarının herbirisi de, İsrail rejiminin kendisini devlet olarak ilan ettiği 1948’deki savaşının sonuçlarını kabullenmemek adına yapılmıştı..

Filistinin tamamında yüzde 65 oy almakla birlikte ancak Gazzede hükûmet edebilen ’El- Hareket-i Muqaveme-t’ul İslamiyye’ (İslamî Direniş Hareketi) (kısa ismiyle) HAMAS da ’El-Feth’le, 1967 Şavası sınırları öncesini kabullenerek barış yapılabileceği fikrine karşı çıktığı için de ihtilafa düşmüştü..

Ama, daha sonra, HAMAS bile, resmen olmasa da, bazı seçkin temsilcilerinin beyanlarıyla, 1967 Savaşı öncesi sınırlara dönülmesinin kabul edilebileceğini zımnen belirtmişti..

Şimdi ise, İİC Rehberi’nin bu sözleri HAMAS’ı yeniden aslî fikrinde sebatlı olmaya çağırıyor..

HAMAS’ın önde gelen isimlerinden Khâlid Meş’al de, esasen, bu açıklamanın kendilerinin takib ettiği mücadele çizgisini teyid ettiğini belirtiyordu..

Ancaak, bu ideal olanı gerçekleştirmek isterken, reel durumun da gözönünde bulundurulduğunda, bu konuya nasıl bakılabilecektir? Çünkü, İran İslam İnqılabı tahakkuk ettiği 1979’dan bu yana İİC’nin İsrail’e karşı takındığı tutum ortada.. Ve o zaman, İsrail rejimi, henüz 32-32 yaşında idi. Bugün ise, İİC, 32 yaşına gelmiş bulunuyor ve İsrail rejimi ise, 64 yaşına.. Ve bu iki güç odağının zıdlaşması sürüyor.. Bu da, mücadelenin çok uzun soluklu olacağı gerçeğini unutmamayı ve kısa süreli zafer beklentileri içinde olmamayı ihtar ediyor..

Öte yandan,  bazıları da konuya, Bosna Trajedisi günlerinde o korkunç jenosid’e, sırf müslüman oldukları için, insanların yüzbinler halinde öldürülmesine dünyanın yıllarca seyirci kalmasından sonra;  o soykırım faciasına kısmen son veren Dayton Andlaşması’nı ağlayarak imzalamak zorunda kalan (merhûm) Ali İzzet Begoviç’in, ’Ben Bosna’nın bu kadarını kurtarabildim, gelecek nesiller de daha fazlasını kurtarsınlar..’ şeklindeki sözlerinden yansıyan mantıkla yaklaşıyorlar..

Bu noktada, herhalde, gerekli olan, ideal olanı asla unutmayan bir fikrî ve fiilî mücadele proğramlaması yapmaktır..

Bu arada, Filistin Devleti’nin BM. Genel Kurulu’nda, uluslararası hukuk açısından kabul edilmesi ve Filistin Devleti’nin resmen ilan  edilmesi yönündeki çabaların İsrail ve USA emperyalizminin çabalarıyla engellenmesi ve bu oylamanın 2013 yılına ertelenmesi ihtimali giderek güç kazanıyor.. (Çünkü, USA Başkanı Obama, Kasım-2012’de yapılacak olan Başkanlık seçimi öncesinde, Amerikan iç siyasetinde de oldukça etkili olduğu bilinen yahudi lobisinin desteğinden mahrum kalmamak dikkati içinde bulunuyor..)

Bu arada, Filistin Devleti’nin BM. Genel Kurulu oylamasıyla ilan edilmesi yönündeki çabalara HAMAS’ın, ’Filistin Devleti’nin, uluslararası muamelelerle değil, mücadeleyle elde edileceği; bir muameleyle elde edilenin başka bir muameleyle elden çıkabileceği’ görüşüyle karşı çıkması sürüyor..

*

’Osmanlı modeli’, yanlışları yanında doğru ve güzel bir mîras da taşıyor..

2- Günümüzün en etkili marksist filozoflardan birisi olarak bilinen Slovenya’lı sosyolog, Slavoj Zizek’le yapılan bir röportaj, 1 Ekim günü, Radikal’de yayımlandı..

Kaya Genç’in yaptığı bu röportaj, üzerinde durulmayı hak ediyor..

Bu röportajda değinilen konulara kısaca bir gözatmakta fayda var.. Çünkü,  Avrupa’nın özellikli kavmiyetler-uluslar çatışmasını önlemek için, Osmanlı modelini öneriyor..

Osmanlı örneği son zamanlarda çokça hatırlanıyor..

Burada, hatırlanan saltanat değil elbette..  Osmanlı’nın pekçok kavmî, mezhebî veya dinî toplulukları, onların dinlerini ve dillerini zorlamaksızın, birlikte yaşama imkanına kavuşturmasının sırrı anlaşılmaya çalışılıyor..

Bu, muhakkak ki, İslam inanç ve kültüründen kaynaklanan bir örneklik halidir.. 

-İsrail'le Türkiye arasındaki son krizden haberdar mısınız?

Gazze ve gemiler meselesinde Türkiye'nin konumuna büyük bir sempatiyle yaklaşıyorum ancak İsrail'i şeytanlaştırma taraftarı olmadığımı da söylemeliyim. Çok daha masum görünüşlü olaylara odaklanmak taraftarıyım. Diyelim ki Gazze'de Hamas var, İsraillilere atılan füzeler var, bunları kabul ettik, fakat Batı Şeria'da yıllar boyunca hiç terörist saldırı olmadı ve bakalım İsrailliler burada ne yapıyor? Kendi gazetelerinde okudum, Batı Şeria'da ne zaman zeytin hasadı olsa buradaki yerleşimciler Filistinlilerin tarlalarını yakıyor, sularına zehir katıyor, camileri ateşe veriyorlar. Yaşananlar o kadar açık ki kabul etmemek ikiyüzlülük olur. Bu korkunç bir sömürgeleştirmedir.

-İsrail'deki siyaseti eleştirdiğiniz için ’yahudi karşıtlığı’yla suçlandınız.

Günümüzde tuhaf bir figür ortaya çıkmakta, bunun en iyi örneği Norveç'teki Anders Behring Breivik adlı o delidir. Breivik bir yandan siyonist'ti, kesinlikle İsrail devletini savunuyordu. Ama bir yandan da yahudi karşıtıydı. Breivik vakası, Yahudi karşıtı bir siyonistin paradoksudur. Müslümanlara karşı güçlü bir İsrail devletini savunmak... Bu, Amerikalı neo-muhafazakârların yaptığı şey değil mi? (...) İnsanlar bana "İslamcılar Avrupa için tehlikedir" dediklerinde işte bu yüzden öfkeleniyorum. Eğer Avrupa mirasında olumlu şeyler varsa, bugün bunların en büyük düşmanı İslamcılar değil, Avrupa'yı savunduğunu söyleyenlerdir.

-Christopher Hitchens geçenlerde solun ikiye bölündüğünü, bir bölümünün anti-emperyalist diğerinin anti-totaliter olduğunu yazdı. Siz de kitabınıza 1989'un 20. yılıyla başlamışsınız, solu bu şekilde tanımlamayı doğru buluyor musunuz?

Hayır kesinlikle. Fransa'da Bernard-Henri Levy'nin öne sürdüğü bir ayrım bu. Anti-emperyalizmin bugün totaliterlik, yahudi karşıtlığı ve benzeri şeylerin maskelenmiş hali olduğunu söylüyorlar. Hatta Bernard-Henri Levy, günümüzde anti-kapitalizmin yahudi karşıtlığının maske takmış hali olduğunu söylüyor. Yani kapitalizmi eleştiriyorsanız eğer, yahudi karşıtısınız. Hayır, aman Tanrım, bu fikirle nasıl uzlaşabilirim, ekonomik emperyalizm ve neo-kolonyalizm hâlâ hayatta ve işliyor, değişen tek şey bugün daha çoklu merkezli bir dünyaya girmemiz... Ayrıca yalnızca Amerikan ve Batı Avrupalı değil, aynı zamanda öteki ülkelerin neo-kolonyalizmini ve emperyalizmini de sorgulamalıyız. Örneğin Çin'in Burma'da, Zimbabve'de, Hindistan'ın Kaşmir'de yaptıkları. Bunların emperyalist birer neo-kolonyalizm girişimi olduğu çok açık. (...) Hindistan'ın Kaşmir'deki işgaline karşı olan isyancıların silahlarını bıraktığını biliyor muydunuz? Artık silahlı değil, barışçı bir mücadele yapacaklar. Ama ne oluyor?Hindistan hâlâ onları yargılıyor, peşlerine düşüyor, onları terörist olarak görüyor.

'AVRUPA, OSMANLI İMPARATORLUĞU ŞEKLİNİ ALMALI'

-Benzer bir tartışma Kürtlerle ilgili olarak burada da yapılıyor.

Buradaki mesele, kültürel ve siyasi otonomiyi hangi ölçüde sağlayabileceğinizle ilgili. Bence Osmanlı 19. yüzyılda ve öncesinde yerel özerkliklere izin vererek doğru şeyi yaptı; ben bugünün perspektifinden bakıldığında 19. yüzyılın çokuluslu imparatorluklarından ikisine, Avusturya -Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarına sempati besliyorum. Çünkü demokratik ve çok kültürlü olmak anlamında başarılıydılar. Yıkılmaları için içsel bir gereklilik yoktu. Yıkıldılar çünkü daha büyük ülkeler harekete geçti. Rusya, Doğu Avrupa'daki çıkarları için Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'yla, Akdeniz için de Osmanlı'yla karşı karşıya geldi. Bu iki imparatorluğu otomatik bir biçimde yozlaşmış olarak görmememiz gerekir. İmparatorluklar ilk dünya savaşıyla çöktü ve Türkiye ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çökmesinin bedeli de İkinci Dünya Savaşı oldu. Avusturya Macaristan İmparatorluğu yıkılmasa, İkinci Dünya Savaşı da olmazdı.

Türkiye'de eleştirilecek şeyler var, ama hatırlıyorum da çocukken, eski Yugoslavya'da ilkokula giderken bize Sırpların Türk işgalcilere karşı direnen kahraman bir ulus olduğu öğretildi. Ben de konuyla ilgili okumaya başladım, Türk işgalinin okulda öğrendiğimiz gibi korkunç olmadığını öğrendim. Çok daha açık ve hoşgörülü bir yönetim vardı. Bugün çok kültürlü formüllere sahip bu tür ülkeler haline gelmeye doğru gidiyoruz. Paradoksal biçimde Avrupa'nın modelleri bunlar, belki de Avrupa'nın tamamı bugün bir Osmanlı veya Avusturya imparatorluğu şeklini almalı!

-Bu görüşleriniz yüzünden Sırp milliyetçileri size kızmıyor mu?

Sırbistan'da Kosova'yı desteklediğim için nefret ediyorlardı. Şimdi de Kosova'da yapılanları biraz eleştirmeye başladım; bağımsızlığı desteklemiştim ancak devletin yöntemi, Birleşmiş Milletler ve Avrupa işgali altında oluşu çılgınca ve bence sorunlar çözülmedi. Kosova'nın yeniden Arnavutluk'a katılması doğal olmaz mıydı? Tam olarak aynı ulusa sahip iki ülkeden bahsediyoruz. Peki neden iki ayrı devlet var? Bunların hepsi jeopolitik oyunlar ve hesaplar yüzünden. (...)’

Yeni Şafak’dan Yusuf Kaplan da 2 Ekim günü, Zizek’in şu sözlerine de dikkati çekiyordu:

"İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18 ve 19. yy'da İstanbul'a gelen Avrupalı gezginler, buradaki dinî hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi. İslam'ın ve özellikle de Osmanlı'nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. [...] Türkiye, nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa'ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve Jön Türkler Batı'yı taklit edip modern bir ulus-devlet olmayı istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. [...] Batı toplumlarının daha hoşgörülü olduğu görüşü [...] büyük bir yalandan ibaret."

Evet, üzerinde durulmayı gerektirecek derecede ilginç görüşleri var, Zizekin..

*

Laiklik ve o utanç verici yemin, yeni anayasada da dayatılacak mı?

3- Türkiye Meclisi, yeni çalışma yılına girdi, 1 Ekim günü.. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Meclis’i açışında yaptığı ve daha çok da, yeni bir anayasa yapılması konusuna değindiği konuşması, genel çizgileriyle güzeldi.. Gül yeni anayasanın çok uzun ve yorumlara açık olmaması, hak ve özgürlüklerin ve devletin yetkilerinin genel çerçevesinin belirlenip, bunların yorum ve uygulanmalarını kanun yapıcıya bırakılması yönündeki  tavsiyeleri yerindeydi.. 

C. Başkanı Abdullah Gül, ’yeni anayasanın hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımaması  gerektiğini’  belirterek, “Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin  mührü olmalıdır” diyor ve ’Her şeyden önce, 200 yılı aşkın bir  Anayasa süreci tecrübemiz mevcud. 1808 yılında Sened-i İttifak'la başlayan,  Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kaanun-u Esasî, Birinci ve İkinci Meşrutiyet ile devam eden, 1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarına uzanan deneyimlerimiz;  milletimize köklü bir hâfıza ile müsbet ya da menfi tecrübeler sunmaktadır.’ hatırlatmasında bulunuyor ve ’1921 ve 1924 anayasalarımızdan  sonra yapılan tüm anayasalar, maalesef, demokrasimizin, dolayısıyla millî  iradenin askıya alındığı, ara dönemlerin ürünüdür..’ tesbitini yapıyordu.. (Hatırlayalım ki, 1924- Teşkilat-ı Esasiye Kanunu / Anayasası, 1950’ye kadar M. Kemal ve İ. İnönü dönemlerindeki Şeflik- diktatörlük uygulamalarıyla tatbike konulmadı, 1950-60 arasındaki uygulama ise, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’yle noktalandı..) 

“Her  türlü özgürlük, çerçevesi belli olmayan, her anlama çekilebilecek sınırlamalara  tabi olmuştur. Bugün yapılması gereken ise, tam tersidir..’ diyen Gül’ün, konuşmasında, ’Yeni anayasanın esnek ve özgürlükçü bir karaktere sahip  olması ve anayasalar üzerinden milletin farklı siyasî  çizgilerini zapturapt altına alma, devlet ve millet arasında bir gerginlik  oluşturma anlayışından uzak durulması gerektiğini’  ifade ediyor;  yeni Anayasanın nasıl olması gerektiğini anlatırken, “Fazla detaya girmeyen, temel ilkeleri güçlü bir şekilde belirleyen,  ancak, detayları kanunlara bırakan, esnek ve ilerlemeye izin veren bir nitelikte  tanzim edilmelidir. Bu süreçte, en önemli ölçümüz, evrensel standartlar  olmalıdır.. (...)

Temel hak ve hürriyetleri, herkes için, her yönüyle eşit vatandaşlık  temelinde güçlendiren ve teminat altına alan bir anayasa olmalıdır. Toplumun her  kesiminin bu ülkede 'kendisi olarak'  yaşama hakkı, anayasal güvenceler altında  itina ile muhafaza edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu, özgürlükçü bir anlayışla,  milletimizin her bir ferdine, siyasî görüşü, meşrebi ve kökeni ne olursa olsun  güvenen bir vizyonla hareket etmektir..’ diyordu

Ancaaak.. Bu kadar özgürlükçü bir anayasadan söz eden Abdullah Gül’ün, sonra da, ’Bütün bu 200 yıllık çabalarımızın kazanımlarını pekiştiren, hepimizin üzerinde mutabık olduğu demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan  Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden tâviz vermeyen bir Anayasa olmalıdır.’ demesi, konuşmanın belki de en çelişkili yanıydı.. Çünkü, müslüman halkımız, hele de ’laiklik’ adına kendisine 80 küsur yıldır nasıl bir ’deligömleği’ giydirildiğini unutmamışken, ve bunları bizzat Abdullah Gül ve yakın çevresi de gaayet iyi bilirken, şimdi bu ilkeden tâviz verilmeyeceğini söylemesi, milletin iradesini şimdiden ipotek altına alma çabasının bir tezahürü olarak görülüp, kaale alınmamalıdır..

Gül, konumasında, ’Bir yandan, devletin bekası konusunda her türlü tedbiri alırken, diğer  yandan, devletin, milletin hizmetinde olduğunu unutmayan bir anayasa olmalıdır.  Bu bağlamda, vesayeti örtülü bir şekilde başka organlar aracılığıyla sağlamak  yerine, çağdaş demokrasilerde olduğu gibi açık bir şekilde halka tevdi eden bir  anlayışı hakim kılmalıdır.

Sadece 'hesap soran' değil, aynı zamanda 'hesap veren bir devlet'  anlayışını yansıtmalıdır. Bu itibarla, çağdaş demokrasilerin şeffaflık ve hesap  verilebilirlik gibi en önemli vasıflarını, ruhunda ve lafzında içeren bir anayasa  olmalıdır.

 Demokrasinin tüm kurum ve gelenekleriyle ilerlemesine izin verecek, fren  ve denge sistemlerini içinde barındırmalıdır. Bu meyanda, güçler ayrılığı, yargı  erkinin bağımsızlığı, basın ve ifade özgürlüğü ilkelerine özellikle dikkat çekmek  istiyorum.’ derken, bütün bu istekleri üzerine’asla tâviz verilmemesini istediği laiklik’ adına, laik güç odaklarının yorumlarıyla istenildiği zaman, yeni şallar örtüleceğini de unutmamalıdır..

Abdullah Gül, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve  doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür,  milletimizin mührü olmalıdır.’ derken, ’asla tâviz verilmemesini istediği laikliğin’, milletin mührü olduğunu zımnen kabul etmiş olur ki, bunu kabul etmiyeceğini biliyoruz.. Çünkü, ’hukukun, siyasî üstünlük  mücadelesinin bir aracı da olmadığını’  ve ’hukuk yoluyla siyasî üstünlük  sağlamanın, topluma şekil vermenin ve insanları belli bir kalıba sokmanın mümkün olmadığının defalarca görüldüğünü’  dile getiren de kendisi.. O zaman da, onun laiklik vurgusu yaptığı sözlerindeki çelişkiye işaret bizim hakk ve vazifemizdir..

*

Gül’ün konuşmasından sonra ise, Meclis’e katıılıp katılmayacakları aylardır bir bulmacaya dönüşen BDP’li m.vekillerinin Meclis’e gelmeleri ve yemin etmeleriyle, sistem formalite olarak çalışmaya başlamıştı..

Ancaak, sadece BDP m.vekillerinin değil, başka bir çok m.vekilinin de, mevcud anayasa gereği yapmak zorunda kaldıkları yemin konusunda birkaç cümle söyleyelim.

Halkın temsilcilerine dayatılan bu yeminle, halk sanki, kendilerine vekil değil de, resmî ideolojinin bir ’laik-kutsal âyini’ne kendileri adına katılacak kimseleri seçmiş duruma düşürülüyor ve m.vekilleri gelip,  ’Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı kalacakları’na dair yeminler ediyorlardı..

Mertebesine erişilemezmiş gibi kutsanan bir ölü siyasetçinin kendisince veya takibçilerince dayatılmış olan bir takım ’ilke ve inkilab’lara bağlı kalınacağına dair böyle bir dayatma metnini bugünün insanlarına, özgür irade ve inanaçlarına göre diyerek okutturmak, modern dünyada eşine rastlanmıyan, utanç verici bir ilkelliktir.. Keza, bu yemin metninin ’Büyük Türk Milleti’nin huzurunda..’  diye okutulması da ayrı bir rezalettir.. Çünkü, bu yemin metni, türk etnisitesinden olmayıp, kürd veya başka etnisitelerden, kavimlerden olanları aşağılamaya yönelik olduğu gibi, türk etnisitesinden olanların da ortak iradesi değildir; ve ellerindeki silahı,  onun aslî sahibi olan millete çevirmiş olan bir avuçluk bir kemalist-laik güruhun dayatmasıdır..

Evet, halkımız ve temsilcileri olarak seçilenler bu utancı bir kez daha yaşadılar..  70 küsur yıl önce ölmüş bir eski siyasetçinin adına kendisince veya takibçilerince ortaya atılmış bir takım görüş veya davranışların bir ’din kuralı’ imiş gibi ve milyonlara zorla dayatılması rezaletine artık bir son verilmelidir..

*

Cengiz Dağcı’ya gecikmiş bir vefâ..

4- Kırım’da 1919 yılında dünyaya gelen Cengiz Dağcı, 22 Eylûl 2011 günü 92 yaşında dünyamızdan ayrıldı.. Cengiz Dağcı, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet Rusya ordusundayken, 1941’de almanlara esir düştü.. Savaş sonunda esaretten kurtulunca İngiltere’ye yerleşti..

Cengiz Dağcı, Türkiye'ye hiç gelmediği halde eserlerini tatar türkçesiyle değil, Anadolu türkçesi ile yazmıştır..

O, müslüman tatar- türklerinin komünist dönem altındaki hayatı, oldukça hüzünlü bir uslûbla anlatmıştır.. Özellikle Kırım müslümanlarının hangi büyük facialardan geçerek bugüne kadar ulaşabildiğini öğrenmek isteyenler için, onun eserleri, edebî bir kaynak mahiyetindedir..

’Korkunç Yıllar, Onlar da İnsandı, Yurdunu Kaybeden Adam, O Topraklar Bizimdi, Yoldaşlar, Ölüm ve Korku Günleri’ gibi romanlarıyla dikkati çekti..

O, vatanından ayrıldıktan sonra, Kırım'a da hiç gidemedi..

Türkiye’de Kırım ve Tatar kökenliler başta olmak üzere, edebiyat meraklısı müslümanlar da olduğu halde, onlar Cengiz Dağcı ile maalesef ilgilen(e)mediler.. Bu ilgisizlikten sonra, ondan, İslamî bir takım izler beklemek de çok haklı olamazdı herhalde..

Bu ilgisizliğin sebebi de, müslümanların ekonomik açıdan çok alt sosyal katmanlarda bulunması ve imkânlarının son derece sınırlı olması ve müslümanların dış ülkelerdeki müslümanlarla irtibat kurmaktan da -siyasî baskılarla- korkmaları şeklinde izah edilebilir.

Halkımıza, sadece Batı’lılarla ilgi kurması teşviki yapılıyordu; o da bir aşağılık duygusuyla..

Bu yüzden, Anadolu müslümanları Cengiz Dağcı ile sağlıklı bir irtibat kuramadılar yazık ki.. O, Türkiye’de daha çok laik- sol çevrelerin manyetik alanındaki edebiyat çevresinden ilgi gördü.. Halbuki, onun anlattıkları, Karadeniz’ın kuzeyinde ve asırlarca yalnız kalmış müslümanların acıklı hikayeleriydi, genel hatlarıyla...

Bugün ise..  Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Cengiz Dağcı’nın cenazesini Londra’dan Kırım’a getirtip, Akmescid şehrinde 3 Ekim 2011 günü kılınan cenaze töreninde de bizzat bulunmak suretiyle geçmişteki ilgisizlik kısmen telafi edilmiş bulunuyor.

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum