1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ‘Felâh bulan da helâk olan da bilerek olsun...’
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Felâh bulan da helâk olan da bilerek olsun...’

A+A-

secakirgil@yahoo.com

‘Felâh bulan (kurtulan) da helâk (mahv) olan da bilerek olsun...’ (Enfal-42 meâlinden)

 

*1- Muhsin Yazıcıoğlu için rahmetler dileyerek..

Muhsin Yazıcıoğlu yıllarca bulunduğu bir ideolojik hareketin içinden, İslamî hassasiyetlere ağırlık vermesi gerektiğini düşünerek ayrılmıştı.. Geldiği yerdeki ideolojik duruma göre, daha olumlu bir noktaya yöneldiği için, çoğu kimselerin ölçülü bir sempatisini kazanmıştı.. Kurduğu ve başına geçtiği hareketin adı ‘Büyük Birlik’ adını taşısa da, o isimdeki idealini siyasî platformda gerçekleştirememişti.. Ama, bir helikopter kazasında noktalanan trajik sonu ile, sosyal planda, o büyük birliği en azından duygu zemininde geniş çapta gerçekleştirdi.. çünkü, siyasî hayatın hemen bütün as oyuncuları, bu küçük siyasî partinin liderinin şahsiyetine duydukları saygı ve sevgiyi, hiç değilse, onun kaybı karşısında gösterdiiler..  

Yazıcıoğlu, eski ideolojik hatalarını dile getirmesine rağmen, onların etkisinden tamamen kurtulamadığı ve mensub olduğu kavmin ve sahiblendiği rejimin korunması adına en katı kavmiyetçi söylemlerle, zaman zaman hırçın beyanlarda bulunabiliyordu.. Kuzey Irak’daki bir etnik grubun lideri  için, ‘O iti yakalayıp geririr ve Habur Sınır Kapısı’nda idâm ederim..’ gibi hırçın sözler ediyor ve sonra da, aynı inancın insanları olarak, tıpatıp benzer değerleri paylaştığını gördüğü kitlelerin, Güneydoğu’da kitlelerin kendisine niçin soğuk davrandığını anlamakta zorlanıyordu.. Ama, geldiği yer itibariyle yine de epeyce olumlu bir noktadaydı..

Onun, İslam inancına göre düzenlenmiş bir aile hayatı profilini zâten her zaman sergiliyordu.. Ve bu hali, geçmişteki konumundan geldiği nokta itibariyle, yine de anlayışla karşılanabiliyordu..

Onun ülkücülük yıllarındaki konumu  ile benim dünyaya bakışım arasında çok derin bir uçurum olduğunu, 1978’lerde yayınladığımız dergilere nasıl baktıklarını ve aramızda bir yakınlık bulunmadığını ve kendi aralarında ne gibi duygular beslediklerini, o zamanlar Muhsin Bey’le birlikte olan Burhan Kavuncu kardeşimin çok sonralarda aktardığı bazı anekdotlardan da biliyordum

Onun, 28 Şubat zorbalıkları döneminde, Erbakan- Çiller Hükûmeti’ne, partisinin 7 milletvekillik gücüyle ve hükûmette herhangi bir bakanlık koltuğu filan istemeden nasıl destek verdiği hatırlardadır.. 

2001 yılında kendisiyle Remscheid’da (ilk kez) karşılaşmış, konuşmuştuk.. O destekleri sözkonusu olunca,  Anadolu’da mütedeyyin insanlar, ‘Yahu, sırf müslüman olduğu için bunca baskılar altında kalan bir insana niye sahib çıkmadınız?’ derlerse, ne deriz?’ diye düşündük ve destek verdik..’ demişti..

Bu sözler, bana, hiçbir politik hesab ve manevraya dayanmıyan, çok içten sözler olarak gelmişti..

Bu dayanışmanın neticesinde, çoğu çevreler, Nisan-1999 seçimlerinde Fazîlet Partisi’nin ona  kucak açacağını bekliyordu.. Ama, o sırada, Yazıcıoğlu’nun 20 m. vekilliği istediği ileri sürülmüş ve Muhsin Bey Meclis dışında kalmıştı...

Söz o konuya da geldiğinde, o konuda ‘Bırakınız şu kadar m. vekili isterim’ gibi bir söz söylemeyi; bu konuda bizimle en küçük bir irtibat bile sağlanmadı.’ diye, bir ilginç ‘vefâ’ örneğiyle karşılaştığını yeminle ve iç çekerek söylemişti..

Bu birkaç anekdotu, onun şahsiyetinin ve TC siyasî hayatında, hattâ sağlıklı sanılan nice hareketlerin bile mahiyetinin anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünerek aktardım..

(Bu satırları yazdığım saatlerde, Perşembe günü saat 16.00 sularında, yani helikopterin kayboluşu üzerinden 24 saat geçmiş iken; 3 bin metre yüksekliğindeki dağlarda, 1 metreden fazla kar bulunan dağlarda, sıfır altında 15 derecede ve yoğun siste ulaşılamamasına rağmen; artık, acı gerçeğini kabul edilmesi gerektiğini düşünerek), Muhsin Yazıcıoğlu’na Allah’ın rahmetini, mağfiretini niyaz ediyor; ailesine, yakınlarına sevenlerine sabr-ı cemîl ve başsağlığı diliyorum..

*

 

 

*2- ‘Acıttı mı?’ denilmek istense de dememek ve her zulme karşı çıkmak..

 

Ergenekon Soruşturması’nın ikinci iddianâmesi yayınlandı.. Birinci iddianâme 2400 sahifelik idi.. Bu iddianâme de 1900 küsur sahife.. Bu iddianâmede de, birincisinde olduğu gibi, pek çok yazışma ve telefon konuşmalarındaki en iğrenç küfürleşmeler yer almış,.. Birçoğu noktalanmışsa da, dikkatten kaçmış olmalı, bazıları olduğu gibi yazılmıştı, ne yazık ki.. Ama, İslamî edeb ve ahlâk formasyonundan uzak yetişmiş kişilerin ne kadar tahsilli olurlarsa olsunlar, ne kadar basitleşebildiklerini gösteren ilginç bir tablo bu..

Bu noktada, ‘tahsil cehaleti giderir,  eşşeklik bâqi kalır..’ diyen eski zaman adamlarına hak vermemek ve de, özel hayatında efendiliğinden sözedilen bir Baykal’ın bile, teknik dinlemelerden şikayet ederken, ‘ağız tadıyla küfredemiyoruz..’ diye yakınması üzerinde derinlemesine düşünmemek olur mu?

Ama, bu iddianâme üzerine, asıl üzerinde durulması gereken husus, bu iddianâmede, suçlamaların genel çerçevesiyle ilgisi şüpheli gözüken bazı beyanların yer almış olması ve bazı isimlerin üzerine, kamuoyunda, kocaman soru işaretlerinin konulmasına zemin hazırlanmış olması kabul edilemez..

Nitekim, Uğur Dündar isimli televizyon proğramcısı,  kendisinin ve eşinin üzerinde yapılan biri takım spekülatif beyanların da, iddianamede yer almasına ateş püskürdü, feryad etti.. Başbakan ve Adalet Bakanı’na hitab ederek yardım istedi, ekranlardan.. Ve ağlarcasına bir kızgınlıkla; o iddiaların isbatlanması halinde, hattâ intihar bile edebileceğinden söz etti..

Onun acısına ve en azından kendi haysiyeti sözkonusu olunca, böylesine bir hassasiyet ve tepki göstermesine saygı duyulmalıdır.. Zulüm, her kimden gelirse gelsin, müslüman insan, zâlim ve zulmü himaye edemez ve mazlum (zulüm gören) hattâ çok aykırı birisi de olsa,  ona ‘Oh oldu..’ diyemez.. 

Mazlumlardan yana olunması gereken bu insanî tavırdan, eğer mazlum çerçevesine giriyorsa,  elbette Uğur Dündar da faydalanmalıdır..

Amma.. Umulur ki, 30 yılı aşkın zamandır yaptığı tv. proğramlarında, kendisini ‘müddei-umûm (savcı)’  veya  hâkim rolünde görüp nice mazlum insanların üzerine hışımla yürümesini ve insanların haysiyetleriyle, şerefiyle oynamasının ve yaptığı yargısız infazların ne kadar korkunç bir zulüm olduğunu, en azından şimdi kendisinin maruz kaldığı o yaptıklarına göre çok mâsum sayılabilecek birkaç cümle üzerine, ekranlardan feryad etmesiyle kıyaslar da, uyanır.. Ki, U. Dündar,  yıllarca, ‘Yüce Yargı’ diye yüceltirdi, yargı mekanizmasını.. Ama, şimdi, iğnenin ucu kendisine değince, feryad etmekte.. Bu durumun, kendisinin ‘yüce yargı’ diye yücelttiği kurumu anlamasına hizmet etmesi temenni olunur.

Umulur ki, hiç değilse, şimdi, bunun muhasebesini yapar.. Üstelik, nice mazlumlar var ki, onların belki milyonda bir bile, seslerini, itirazlarını, feryad duygularını ekranlardan bütün bir topluma ulaştırmak imkanına Uğur Dündar gibi de sahib değiller..

İlgi çekici olan bir diğer konu ise, bu ikinci iddianâmenin ortaya çıkmasıyla, ordunun yüksek komuta kademesinde, bir söz ve fikir birliği olmadığının bir daha ortaya çıkmasıdır.. Hattâ, Balbay’ın bilgisayarında ele geçirilen ve Şener Eruygur’un, TSK komuta kademeleri arasında birlik görüntüsünü korumak için, (Hilmi Özkök’ü kasdederek), ‘Gerekirse, ölüyü aramızda alır, dik tutar ve kendimizle birlikte yürüyormuş gibi yaparak, birliktelik görüntüsü veririz..’ şeklindeki sözleri ve benzer daha nice yazışma örnekleri ile telefon konuşmaları da bu taktiği gösteriyor.. Dahası, Genelkurmay Başkanı ve bazı komutanları bertaraf ederek, yerine yeni komutanların getirilmesinin planlandığı ve darbe yapılmak  istendiği de, açıkça ortaya çıkıyor.. Ki, Hilmi Özkök’ün istifaya zorlanması, Büyükanıt’ın zehirlenmek istenmesi ve Aytaç Yalman veya Eruygur’un Genelkurmaya Başkanlığı’na getirilmesi, sadece AK Parti’nin değil, CHP’de Baykal’ın ve MHP’de de Bahçeli’nin safdışı edilmesi planlarının yapıldığı, bu konuda çok geniş, etkin ve yaygın bir kadrolaşmanın gerçekleştirildiği, bu son iddianâmede, daha bir açık görülüyor.. Ki, Hilmi Özkök, bunca yıl susmuşken, artık, ‘Savcılık isterse, tanık veya sanık olarak ifade vermeye hazır olduğunu’ açıklamıştır.. Bu önemli bir gelişmedir..

Bu arada, 1997’lerin Genelkurmay Başkanı İ. H. Karadayı’ya aid olduğu söylenen ve geçen hafta, sözlü ve yazılı medyada yayınlanan ses kaydını da unutmamak gerekiyor.. ‘Halk cahil, cumhurbaşkanını halkın seçmesi kadar tehlikeli bir şey yok  Geçen üst düzey çok üst düzey bir komutanla konuştum, o da diyor ki yani hedefleri belli kesinle yani tereddüt etmenin âlemi yok. Bunların hedefleri kesin diyor. Bunun dışında başka bir şey düşünmemek lazım. Yani efendim demokrasi, insan hakları, özgürlük bunların hepsi bahane. Fevkalade tehlikeli.. Cumhurbaşkanını halkın şey seçmesi..  Böyle bir şey kısa zamanda olmaz, ondan sonra bir de Türk şeyin halkın seçmesi, kadar tehlikeli bir şey yok çünkü Türkiye Fransa, İsviçre değil; halk cahil.

Daha 25-30 sene askerin himayesinde gitmesi lâzım demokrasinin, Türkiye’nin.. Onur Bey’e söyledim gerekirse yargıya mı müracaat edecekler böyle şey olur mu? Bülent Tanla bana bildiri metnini okudu. Asker müdahale etmesi lazım bugün sabah geldi yaa şeyy Bülent Tanla, orduevinde oturduk biraz 1 saat 1,5 saat kadar bugün yarın şey yayınlayacak, bildiri yayınlayacak, şeyini falan okudu metnini şimdi şeye gidiyor, ne yapın edin asker katılsın istemiyorum ama şu var hatta ben söyledim.  Çünkü öyle bir haber aldım. Bende söylemiştim bunların istemediği bir şeye hayır hayır derseniz adam balkondan düşüyor tek eliyle tutunmuş kurtarması yok eğer buna yardım etmezsen bu adamı çıkartmazsan hain olursun vatan haini olursun, adam tek ülke bu vaziyete gelirse asker müdahale etmesi lâzım.

Tabii bunlar gene böyle şeyler yaparlarsa asker bugün dur der. Demesi lazım yavv.

Biz nasıl dedik adamlara. O bakımdan şimdi diğer partilerde kamuoyunda bir şey var. Halk Partisi daha ağırlık basacak falan diye, iki parti birleşmiş, ama bunun içinde çok uğraştım. (…) Bu seçimleri 4 parti girer benim hedefim, şey 4 parti girer bunların benim istediğim, Cumhuriyet Halk Partisi’nin başkanlığında bir koalisyon.  O takdirde şartlar çok değişir.
Ilımlı aday Vecdi Gönül projesi tuzak..

3-4 ay evvel Onur Öymen’e yazdım,  bu seçimde hükümetin tarafı başarılı olursa, ikinci seçimde büyük avantaj sağlar anlatabildim mi? İkincisi bu AKP’den birisi olursa Vecdi Gönül olabilir, olursa AKP iktidarı devam eder, tek parti iktidarı, otokrasi devam eder. Tek parti iktidarı, o mahzurlu tabi.. (…)
Hikmet Çetin alternatif cumhurbaşkanı adayı dün Hikmet Çetin’le konuştum.  Dün gazetede bir şey okudum, Hikmet abi etrafında yeni bir parti diyor. Çok canım sıkıldı. Akşam aradım dedim ya Hikmet bey bu ne anlama geliyor. Hakikaten doğru mu dedim.. Efendim çok zorlanıyorum diyor valla ben size bir şey söyleyeyim dedim ben sizin dostluğunuzu gördüm. Ondan sonra büyük itibarınız var bir bu değerli şeyiniz hatta size dedim ben ilk defa söylemiştim. Benim cumhurbaşkanı adayım sensin diye söylemiştim. İki sene evvel.. (…) Bu dedim çok önemli. Valla ben de öyle düşünüyorum dedi yarım saat 45 dakka konuştuk.  O zaman senden ricam şeyle konuş Erkan Mumcu ile konuş onda
n sonra bana geldiler ne yapalım dediler.
Nur Serter Milli Eğitimi a’dan z’ye değiştirecek. İlk iş şeyi halletmek lâzım Milli Eğitimi hemen düzeltmek lâzım, milli eğitimi a dan z ye kadar düzeltmek lazım. İnşallah bu Nur Serter kazanır da, Nur Serter bizim Encümen-i Dâniş’te;  onu da sonradan aldık biz, kazanır da Milli Eğitim Bakanı olur..’

İşte böyle.. Bu em. (veya muvazzaf) orgeneraller ve diğerlerinin, ’iktidar hastalığı’ uğruna, nelere nasıl baktıklarını, milleti güdülecek bir sürü gibi gördüklerini ve giriştikleri ’toplum muhendisliği’ entrikalarını  bu konuşma bize en net çerçevesiyle göstermiyor mu?

Yani, yeniçerilik kurumu kaldırılmıştır, ama, zihniyeti devam etmektedir.. Nasıl ki, bir zorbalık yönetimi olan saltanat kaldırıldığı halde, saltanat zihniyeti, Cumhuriyet adı altında sürdürülüyorsa.. Burada da durum aynı..

Ama, beşer planındaki en büyük gücünü halktan alan Tayyîb Erdoğan hükûmetinin, bu, temelinden bozuk sistem içinde bile, emanetin sahibi olan halk’ın iradesine, geçmişteki örneklerine göre, daha fazla bir dikkatle bağlı kalmak kararlılığı, ülkenin en büyük silahlı gücü olan TSK içindeki rahatsızlıkları bertaraf etmeye yeter mi, bunu zaman gösterecektir.. Ama, alınan mesafe küçümsenmemelidir..

Esasen, bir takım emekli orgenerallerin aylarca tutuklu kalabilmesi ve birçok emekli ve muvazzaf subayların tutuklanıp, hem de sivil mahkemelerde yargılanmaya başlanması gibi, Türkiye’de alışılmamış bir sürece girilmesi de, hem bu entrikaların, darbe planlarının etkinliğini ve hem de özellikle ordu kurumu içindeki ihtilalci fesadlaşmanın boyutlarını ve bu yargılamaların yapılabilmiş olmasını izah etmekte..

Ve bu açıklığa rağmen, (ki, 1923’den ve öncesinden beri hep varolan)  28 Şubat Zorbalık Günleri’nin ünlü başsavcısı ve Erbakan ve arkadaşları konusunda, ‘vampir, kan emici, gerici, yobaz, ilkel, basit yaratıklar..’ gibi lafları iddianâmesinde yazabilmiş olan bir Vural Savaş’ın 25 Mart akşamı, CNNTürk’deki bir tartışma proğramında ‘bu iddianamenin ındî bir takım basit ifadelerin kullanabilmiş olması’nı eleştirebilmesi, utanmazlıkla bile izah edilemiyecek bir tuhaf durumdu.. Ama, onun, ‘askerler ülkenin ve rejimin geleceği üzerinde elbette görüş alışverişi yapabilirler, ülkeyi korumak için toplanlar ve planlar yapabilirler, bu onların hem hakkıdır, hem de (Cumhuriyet’i korumak adına, yapılan bütün darbelerin kanunî dayanağı gibi gösterilen) TSK. İçhizmet Kanunu’nun 35. maddesine göre kendilerine kanunen verilmiş olan bir vazifedir..’ şeklinde özetlenebilecek hırçın, militarist havasını koruması gerçekten de ibretliktir.. Ona göre, ordu mensubları,  eyleme geçmedikçe, darbe teşebbüsü’ sayılmazmış.. Yani, elinde bomba taşıyan kişi, bombayı patlatmadıkça, onun eylemi ancak  tasavvur derecesinde değerlendirilmeli imiş..

Ve bu kişinin, kendisini, ‘ömrünün hiç bir döneminde darbe tarafdarı olarak görmediğini’ söylemesi ise, akıllara ziyan bir iddia idi..

*

3- Bu eski bir oyundur ki, hep yapılır..

 

2007 Baharı’nda Cumhurbaşkanlığı seçiminin tıkanması ve TSK’nın, geçmişte hükûmetleri deviren ‘muhtıra’lardan bir diğerini daha yayınlaması üzerine, ortaya çıkan tabloyu yeniden hatırlamakta fayda var..

Tekrar hatırlayalım ki, Hükûmet’in emrindeki bir gücün, ‘Ben seni tanımıyorum..’ mânasına gelen ‘muhtıra’ karşısında, hele de o ‘muhtıra’yı veren güç odağı, ülkedeki en büyük silahlı güç ise, yaptırımı elbette ona göre oluyor.. 

Durum böyleyken.. Hükûmet (daha doğrusu Tayyîb Erdoğan)  önceki muhtıralar karşısında görülmeyen bir ‘dik duruş’ sergilemiş ve eğilmeyip, hemen genel seçimleri üç ay öne almış ve halkın yüzde 47’sinin oyuyla o ‘muhtıra’lara halkın sillesiyle karşılık vermişti..

O günleri hatırlayalım..

Deniliyordu ki, ‘Eğer, 3 Kasım 2002 seçimleri gibi, Meclis’te yine iki parti olursa, bu, AK Parti’nin büyük bir Meclis ekseriyetine sahib olması demektir.. Bu da, onun bütün sistemi değiştirebilecek bir güce sahib olması demek olur.. Bu duruma göre, Meclis’te mutlaka üçüncü biri partinin daha bulunması gerekir.. Bunun için de, CHP’nin Meclis’e gireceğii zaten kesin olduğuna, baraj altında kalması sözkonusu olmadığına göre, laik/ kemalist cenahtan olanlar, MHP’ye oy vermeliler  ve böylece, onun da yüzde 10’luk barajı aşması sağlanmalıdır.. Böyle olunca, Meclis’deki sandalye dağılımı değişecek ve AK Parti’nin anayasayı değiştirmek için gerekli görülen 367 rakamına ulaşması engellenecektir..’ (Bu gibi bir eğilimi medyada açıkça dillendirenlerin olduğunu hatırlayalım..)

 

Türkiye, 29 Mart’ta yapılacak olan mahallî seçim’e de bir genel seçim havası içinde giriyor..

Bir tv. kanalında, CHP İstanbul adayı Kılıçdaroğlu’yla yapılacak olan proğram öncesindeki konuşmalar, görüntülü olarak medyaya sızdırıldı.. Orada kullanılan çirkin kelimeleri tekrarlamaksızın, belirtelim ki,  Başkent Üni. Rektörü olarak ve Ankara siyasî çevrelerinde, siyasî labirentlerdeki dolambaçlı gezileriyle ünlü Prof. Mehmet Haberal’ın elindeki bir tv. kanalında, Kılıçdaroğlu’na, özetle ‘AK Parti’nin zayıflatılması için, ondan oy alacak olan Saadet Partisi’nin desteklenmesi gerekiyor..’ deniliyordu.. Yani, iki sene önceki seçim öncesinde yapılan hesablar gibi bir şey..

Bunun için de, yıllardır görmezlikten gelinen ve seçim sonrasında bir sıkılmış limon gibi yine atılacağı kesin olan bir tutumla, başta Doğan Medya Grubu’nun görüntülü ve yazılı yayın organları ve Cumh. gazetesi olmak üzere, eğilimleri malûm bütün medya grupları Nû’man Kurtulmuş bey’in liderliğindeki SP’yi pohpohlamaya, yaldızlamaya çalışıyorlar..

SP Lideri Nû’man Bey,  müslüman kimliği ve akademik şahsiyeti bilinmez birisi değildir..

Tabiatiyle, o konuşmalardan o sorumlu değildir.. Nitekim, kendisi de bunu ifade etti.. ‘Bizi, birilerinin niyeti değil, bizim sözlerimiz bağlar.. Ve biz, bize imkan veren her yerde görüşlerimizi açıklarız..’ dedi..  Doğrudur, bu niyetlerden o sorumlu tutulamaz, ama, kendisinin, partisinin ve partisini ilzam eden görüşleri dile getirenlerin, birilerince kullanılmak istenişini de gözönünde bulundurmalı değil midirler?

Bu tablo eğer başka bir şekilde tezahür etseydi, bu hareketin öncü isminin, ‘Bre gaafil, seni kimlerin niçin ön plana çıkardıklarını anlamıyor musun, ferasetin bu kadar mı bağlandı?’ diyeceğini tahmin etmek hiç de zor değildir..

Daha önce de, SP Ankara Belediye Başkan adayı Veysel Candan gibi birisinin bile, bir tv. proğramında, ‘Ergenekon Yargılamaları’nın yapıldığı  Silivri’yi, ‘Amerika’nın (Guantanamo)’na benzetmesi veya SHP’nin İstanbul adayı Prof. Bekaroğlu gibi psikiatr olan ve tutarsız kişilikler üzerine tıbbî teşhisler koyabilen bir ismin bile, seçim havasına kapılınca,  acaib sözler edebilmesi, siyasetin ne kadar çirkin bir zeminde yapıldığını daha bir gösteriyor..

İlginçtir ki, Uğur Dündar, yukarda sözünü ettiğimiz proğramda, namusuna, haysiyetine, ailesine çirkin bir saldırı yapıldığının feryadını yükseltip, iddiaların isbatlanması halinde, hattâ intihar bile edebileceğinden söz ettiği konuşmanın hemen arkasından, Necmeddin Erbakan’ı tıpkı iki sene önceki seçimlerde olduğu gibi, yeniden  ekranlara getiriyor ve o da, en ağır suçlamaları tekrarlıyordu; tıpkı, 2007 seçimlerinde olduğu gibi..

Ama, bu konuşmalar, bu izahlar halkın tepkilerinin de değişiki şekillerde ortaya çıkmasına da vesile olmuyor değil..

Nitekim, iki sene önceki seçimlere üç gün kala, AK Parti’nin seçimlerde yüzde 48  nisbetinde oy alacağını iddia eden kamuoyu araştırmacısı Tarhan Erdem, o zaman en ağır ve alaycı saldırılara maruz kalmıştı..

O tahmini yapan kişi, bu seçim öncesinde de, üç gün önce, yaptığı son tahminde, AK Parti’nin oylarının (yüzde 51,8) olacağını ileri sürmüş bulunmaktadır.. Bu kişinin genelde, laik/ AK Parti’ye sıcak bakan birisi olmadığını, laik bir dünyaya aid olduğunu da ekliyelim..

Bunu, Deniz Baykal da, hissetmiş olmalı ki, ‘yüzde 52’nin altında oy alırsa, AK Parti’yi başarısız ilan ederim..’ demişti..

 *

Bu konu bizi ilgilendirmez.. Biz bu sistemin herşeyini reddediyoruz..’ diyenlere söyleyecek sözüm yok.. Hakk ve doğru olduğuna inanılan değerlerin ikame olunması için, hangi sistemlere göre yerleştireceklerine dair görüşlerini, ütopyaya kapılmadan nasıl izah edebilecekleri, bir ayrı konu.. Ama, eldeki mevcud şartlar içinde de, halk için doğru olanların, olduğuna inanılanların yapılması için çaba harcanması gerekmez mi? 

Çünkü, bu halk bizim, biz bu halkız.. 

Ama, buna rağmen, bu yazıyı, ‘filan partiye oy verin veya vermeyin..’  şeklinde anlayanlara da hatırlatmalıyım ki, böyle bir tanımlamayı, herşeyden önce okuyucuya saygısızlık sayarım..

Burada yapılmaya çalışılan, kendi değerlerine göre ayakta durmaya ve kendisine bir hayat ve hareket alanı açmaya çalışan herkesin, bulunulan zemini tanımaya çalışması cümlesindedir.. Enfal Sûresinde işaret olunan ‘felah bulanın da, helâk olanın da bilerek, kendi iradesiyle bilerek olması’ şeklindeki mânayı, bu sosyal zemin konusunda da hatırda tutmak gerekir herhalde.. 

*

 

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum