“Fazla’lık” Olan Hangimiziz?

21.03.2010 02:00

Sibel Eraslan

İstenmememin, çok görülmenin, işaretlenmenin, bu kadarı da fazla olma’nın sınırları nelerdir?

Sınır nedir? Şehirlerin, kıtaların, ülkelerin, adreslerin sınırları hakkında büyüdükçe öğrendiğimiz yerleşik bilgilerin yanı sıra, kendi sınırlarımız hakkında hiç düşündük mü? “Ben” nerede biter ve “Sen” nerede başlar, bir de daha uzak, daha tanımsız, daha soğuk “O” var… “O” kimdir? Fazlalık olan mıdır? Üstüne çarpı çektiğimizde biter mi hemen “O”nun hikayesi? Sessizlik uzayına hapsettiğimizde onu, yokluğa mahkum ettiğimizde, kovduğumuzda, uzaklaştırdığımızda, gömdüğümüzde, tam olarak yok etme imkanımız var mıdır “O”nu? Bakın şu cümlelerdeki meçhul ve rahatsız edici, tedirgin edici varlığı bile, hâlâ devam ederken, nereye fırlatıp atacağız onu?
Varlık sorunu, sosyolojik kısmıyla gündemimizde olduğu sürece, medyadaki polemikleri ölçüsünde var ya da yok diyoruz meselelere, kişilere… Bu işin kolay kısmıdır, vakit geçirtir, siyaset yaptırır, gündem belirler, reklam işi görür falan, karşılıklı caka satmamıza yarar… Oysa “varlık sorunu”, yaratılışla ilgili, dine ve felsefeye dair daha büyük, uzun ve anlamlı konuşmaları, tefekkürü gerektiren bir çabayı işaret eder… Kimin var olduğuna, olacağına, olması gerektiğine, çok şükür ki bizler karar vermiyoruz. Yoksa eline kalemi geçiren, kendince sorunsuz hijyenik bir dünya çizmek adına, çoğumuzu karalayıp, silerdi varlık defterinden… Kederli bir dilim var biliyorum. Bunu üzeri çokça çizilip, kazınmak istenen birisi olduğuma verin. Sınırlara çokça çarpmışlığıma… İçinden geçirilmediğim kapıların çokluğuna, önünde durmama izin verilmeyen binalara, içine sokulmadığım ama içini hep merak ettiğim yasaklı alan ve odalara… Ama yine de kimsecikler meraklanmasın, telaşlanmasın… Yaşlandıkça, “içeri girme”ye ve “dahil olma”ya dair o genç merak da uslanıyor, sessizliğe kaçarken buluyorsunuz kendinizi. Gökler daha fazla dikkatinizi çeker oluyor… Çünkü yeryüzünü zehir etmişiz birbirimize…
Nedir bu yeryüzünü paylaşamamak hadisesi? İşte geldik, gidiyoruz, bu telaş niye?
Birilerinin bu alçakgönüllü tefekkür davetini sabırla tekrarlaması gerekiyorsa, bu en fazla din ve felsefe hakkında kafa yoranlara düşüyor… Çünkü aramızdan doğmak ve ölmek konusunu en çok düşünenler onlar… Ölüme çare bulamadıktan sonra, dünyaya sahip olmak dürtüsü, çocukça bir uğraş hükmünde. Ve ölüm… Hepimiz ona yazgılıyız. Zengin- fakir, eğitimli-eğitimsiz, beyaz-sarı-kızıl-siyah ırklar ve dünyadaki tüm bayrakların tebası olan kalabalıklarla, vatanlılar ve vatansızlar… Hepimiz. Nefes taşıyan hepimiz… Ölüp gideceksek… Veda mukadderse… Öyleyse paylaşamamak niye?
Hangimiz fazlalığız şu dünyaya? Kim karar verecek?
Dahası buna karar vermek, tanrılık taslamak değil de ne? Ben Allah’a inanıyorum. Allah’ın Varlığına. Onun yaratıp yeryüzünde var kıldıklarından bazılarına, “fazlalık” muamelesi etmem, haddime mi düşmüş? Ne hakla? Hangi sebep ve yetkiyle? O fazlalık gördüğüm kişinin bir tek tüyünü, tırnağının bir küçük parçacığını bile yaratabilmek elimde değilken… Nasıl olur da ona; “Sen fazlalıksın, çek git, yüzünü görmeyeyim, suratını ve nefesini sakla benden” diye haykırırım? Nasıl?
Ya O?
O gitse, o uzaklaşsa, o saklansa, o taşınsa, o gemiye bindirilip sürülse, kurşuna dizilip öldürülse, yansa, gömülse, külleri savrulsa… Ne kadar yok olabilir ki? Yani tam anlamıyla zihnimdeki o rahatsız edici bilgisi nasıl kalkar ortadan? Eski zamanlarda kalmış olsa dahi kalıntıları, silüetleri, rivayetleri, sakıncalı adının anılmadığı zamanlardaki sus işaretiyle dahi, tüm geçiştirmelerimde bile… “O”, öldürülmüş olsa bile, ortadan nasıl kalkacak?
Var kılınmış olanı, yok kılmak elimizden gelmiyor… Bunu serinkanlılıkla, alçakgönüllükle görmemiz, fark etmemiz gerekiyor…
Dünyada işlenmiş ilk cinayetin ardından katil olan kardeş bile, diğerini tam olarak yok edememişken… Ve katil kardeşin büyük bir sarsıntıyla fark ettiği şey… Onu özenle gömdükten sonra büyük bir sarsıntıyla fark ettiği şey… Maktüle ait ve hafızasından bir türlü silemediği/silemeyeceği “yüz”ü değil miydi?
Yüz, ziyarettir. Allah’ın Varediş sanatını, eserde Sanatçıyı, iz’de Halık olanı ziyaretin mekanıdır yüz… Yüz; kıymetlidir, değerlidir. Çünkü Allah’ındır. Seninse aynandır “yüz”. Sana seni gösteren, seni sana çağıran davettir “yüz”…
Heyhat, sen onu kınıyorsun. Sen onu çok, sen onu fazla görüyorsun…
İlk cinayeti bile hâlâ unutamamışken… Hangi yenilerini unutabileceğimizi zannediyoruz?
İlk cinayetten bu yana insanlık olarak kederli tecrübemiz şu olmalıydı oysa:
Öldürdüğün kardeşindir ve onun yüzünü asla unutamayacaksın…

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim