1. YAZARLAR

  2. Atilla Özdür

  3. Fasulya vergisi...
Atilla Özdür

Atilla Özdür

Yazarın Tüm Yazıları >

Fasulya vergisi...

A+A-

Bayram tebriği anlamında bir ilân. “Beyefendiler, ‘Klûp rakı” sizlere emanet”..

Cins olarak Alemşumul rakı değil... Özel kupon imalât, nev’i şahsına münhasır markası patentli, özel mülkiyeti tescilli bir ticari emtia olarak, Klûp rakısı; “Beyefendilere emanet’ denilen meta.

Bu ülke, bu millet ve bu devlet Atatürk’ün idi ve mülkünü gençliğe emanet ederek gitti... Rakı da içki olarak Atatürk’ündü. Özellikle sakız leblebisiyle içerdi. Emanet edecek ise, onu da Cumhuriyet gibi gençliğe emanet ederdi. Klûp rakısının ticari patent hakkı bir başka birisinin... Sanırız ki patent sahibi, eğer var ise alkollü içki reklâm yasağı, bunu delmek niyetiyle kullanmak istemiş olmalıdır, imaen Atatürk’ü..

Bu Cumhuriyet Bayramı’nın ticari mal, hizmet ve emtia panayırında Atatürk iyi sattı... “Kırtasiyeciler, özel mektepler, sigorta şirketleri, banisi sıfatıyla inşaa ettikleri mahallelere Türkçe isim vermekten utanç duyan inşaatçılar, hep Atatürk’ün ağzından ve profilinden reklâmladılar panayır alanındaki teşhir çadırlarını...

¥

Panayırın haricinde kalan OECD ülkelerinde milli gelire nisbetleri yüzde 36, Avrupa Birliği ülkelerinde 39, OECD’nin Avrupa yakasında 38 olan toplam vergi gelirleri, Türkiye’de yüzde 24... Dolaylı, eski dilde vasıtalı denilen vergilerin nisbetleri ise, aynı sıraya göre yüzde 30-29-31 ve Türkiye ayağında ise yüzde 49...

Atatürk’ün tiryakisi olduğu rakısını beyefendilerine emanet ettiği Türkiye’de Cumhuriyet’in 86. yılındaki milletçe kıvanç duymaya zorlandığımız manzara böyle... Fasulya vergisiyle ayakta duruyor.

¥

İbni Haldun, dünya çapında meşhur bir İslâm ilim adamı ve sosyoloğudur. Devletin bekâsıyla beşeri ahlâk arasında kurduğu doğrudan ilişkiye bakalım... Bakın göreceksiniz, Türkiye’de milli gelir ile halkın üzerine vurulan yüzde 49’luk vasıtalı vergi nisbetinin, memleketi helâka götüren temel sebeblerin arasında nasıl sırıttığını...

“Devlet gelirlerini oluşturan unsunların başında vergiler gelir. Vergi gelirleri devletin hayatına paralel bir gelişim gösterir. Kuruluş yıllarında tebaadan alınan vergiler az, fakat bu vergilerden elde edilen mal ve para çoktur. Bunun aksine, devletin yıkılma çağında bu vergilerden elde edilen mal ve para azdır. Bu süreç şöyle açıklanabilir. Devlet, kuruluş döneminden gelişme dönemine geçtikçe, şehirleşme ve bayındırlık artacak. Lüks yaşam sürdürülecek. İtiyad ve ihtiyaçlar çoğalacaktır. İhtiyaçları karşılamak için de yeni ve ağır vergiler salınacaktır. Hatta devlet yıkılmaya yüz tutunca, pazara gelen her mal ve nesneden vergi alınacaktır. Bu durumda tebaa, salınan miktar ve çeşitleri artan bu vergilerin ağırlığını duyacak, fakat zamanla buna alışacak ve vergiler giderek ilave bir yük niteliğini alacaktır.”

“Devlet büyüdükçe refah ve bolluk dolayısıyla gelirler arttıkça, masraflar ve israflar da artar. Devlet zayıfladıkça maliye ve vergi memurları büyük servet edinirler. Bu da devlet gelirlerinin başka kanallara yönelmesi ve azalması demektir... Gerçekte devletin ömrünün orta dönemlerinde elde ettiği normal vergiler haraç ve baş vergisi iken, ihtiyarlama ve çökme dönemlerinde devletin artık satılan her yiyecek maddesinden ve maldan vergi aldığı görülür. Bu ise devlet idaresini ve bayındırlığını altüst eder...”

Seksenli yıllarda yeni Cumhuriyet’in her karış toprağında süper kalkınma ve bayındırlık faaliyetlerin eseri gökdelenler birbirleri ardında dikilirken, ayni dikim hızıyla modern alışveriş merkezleri de kapılarını halka açıyorlar... Türkiyeli, süper zenginleşiyor...

Ülkemizde işsizlik komşularımızın ve gölgesini takip eder olduğumuz eski düşmanınız Batı ülkelerine kıyasen hemen hemen ikiye katlanır. Kazançlardan alınan vergiler, çevremiz ülkelerinde milli gelirlerin yüzde 10 ila 15’leri arasında dalgalanırken; ülkemizde yüzde 5 civarında tutuluyor... Çünkü devlet idaresinde ahpab-çavuş kuralları egemen...

Bizim devletimiz, İbni Haldun’un altı yedi yüz yıl evvel söylediklerini doğrularcasına, kamu harcamalarını, feleğini sapıttırdığı milletin tenceresinde kaynatacağı kuru fasulyasına el koyarak karşılıyor...

İbni Haldun, Türkiye’nin çöküş günlerinin ufukta belirdiğini ileriye sürüp tahmin ederken, Cumhuriyet kutlamalarında kürsü alanlar, “sonsuza dek” diyorlar... Hangisi doğru söylüyor dersiniz...

Müslüman diliyle komünizm dili bu “El koymaya” birlikte karşı çıkarken, birbirleri ardınca dikilen gökdelenler ile malikâneleri, fakirlerin zenginler üzerindeki ödenmemiş hakları olarak tanımlıyorlar...

Cumhuriyet kutlamalarında kürsü alanlar da, bu tanımlamaya “iç düşman dili” diyorlar...

Kuru fasulyayı zeytinyağıyla pişirin, tencereye de 3-5 adet kırmızı arnavut biberi atıverin.

Bütün dertlerinize derman olur.

Afiyet olsun...

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT