1. YAZARLAR

  2. Mustafa Özcan

  3. Fadlallah’ı nasıl değerlendirmeli?
Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

Yazarın Tüm Yazıları >

Fadlallah’ı nasıl değerlendirmeli?

A+A-

1990'lı yıllarda Amerikalılar Fadlallah'ı Bin Ladin'e benzer bir biçimde hedef tahtasına oturttuklarında ve terör listesine aldıklarında aslında belki istemeden de olsa Fadlallah'ın küreselleşmesinin önünü de açmışlardı. Şah'ın Ayetullah Humeyni için yaptığı yanlışı onlar da Fadlallah noktasında yapmışlardı. Bu onu ve ismini füze gibi öne fırlattı. Kitlelerin kahramanı yaptı. Ateşin kuru çimende yayılması gibi şöhreti afakı kapladı. Elbette İmad Müğniye'den farklıydı. Bununla birlikte, birkaç kez suikast teşebbüsünden kurtulduğu da mervidir. Lakin 2000'lı yıllara geldiğinde o da duruldu Amerikalılar da duruldu ve bu yıllarda Şii alemi içinde 'bilge adam' olarak anılmaya başlandı. İsrail ve ABD karşısında muhalefetine ve ateşli eleştirilerine devam ediyordu. Lakin özellikle de ABD'ye karşı bunu akıl çerçevesinde ve dairesinde yürütüyordu. Ve belki de unutulmaması gereken bir nokta; O'nun önceki görüntüsünü 2000'li yıllarda rehbere bağlı Hasan Nasrallah'ın devralmasıydı. Nasrallah eylemci yönünü tevarüs ettiğinden dolayı Fadlallah geri plana çekilmiş ve ilmi faaliyetlerine ve Havza çalışmalarına ağırlık vermişti. Bu alanda büyük bir boşluğu doldurmuş ve Arap Şiiler nezdindeki en büyük merci-i taklit ve ayetullahlardan birisi olup çıkmıştır. Böylece Şii merciiyyetinde Beyrut'u Necef ve Kum ile yarışır hale getirmiştir. Bu durum tabii ki Necef ve Tahran ve Kum tarafından kolay hazmedilebilmiş değildir. Bununla birlikte, bağımsız şahsiyeti zamanla tutulmasına ve sivrilmesine ve benimsenmesine neden olmuştur. O'nu geleneksel çizgiden ayıran İran devrimine destek vermesidir. Lakin bu destek mutlak ve şartsız olmamış bilakis yolu devrimle birlikte devam etmemiştir. Bu devrimle yollarını ayırması anlamına gelmiyor ama mesafe koyması anlamına geliyor. Zira devrim de kendisine mesafe koymuştur. Mesafenin mahiyeti şudur: İran devrimini benimsemekle birlikte onun getirdiği bazı kurumlara mesafeli davranmıştır. Bu bağlamda geleneksel ulema ile aynı zemini paylaşmıştır. Şeriatmedari, Hui ve Sistani ve Muhammed Mehdi Şemseddin gibi havza ve ilmiye hiyerarşinin tepesinde olan zevat gibi merciiyyet anlayışını veliyi fakihin şahsında birleştirmek isteyen tavra karşı durmuştur. Dolayısıyla dolaylı olarak devrime karşı ulemanın istiklaliyetini ve muhtariyetini savunmuştur.

Bu meselenin diğer bir yüzü de veliyi fakih kavramını güncelleştiren Muntazari'nin uygulamalardan sonra fakihin yetkilerini nezaret ve denetimle sınırlandırmak istemesidir. Arapların 'tagavvul' dedikleri gibi veliyi fakih kavramı hem devlet üzerinde hem de ulema üzerinde yetkilerini genişletmiş ve adeta mutlaklaşmıştır. Bu da beraberinde yakınmaları ve muhalefeti getirmiş ve Suruş gibi devrimci düşünürleri muhalif kategorisine sokmuştur. Suruş ile Muntezari'nin bu noktaya gelmelerinin temelinde yatan gerçek neden velayet-i fakih doktrinidir. Veliyyi fakih anlayışını bu nedenlerden dolayı tasvip etmezken bu yaklaşımı ile Arapların endişelerini de yatıştırmış, gönüllerine su serpmiştir. Bu yönüyle Arapların kendisine sempati beslemelerine de neden olmuştur. Apolitik bir gelenekçi olarak Muhammed Mehdi Şemseddin ile zıt anlayışları temsil etmelerine karşılık bir noktada birleşmektedirler. Bu ortak nokta: Şiiliğin merkezileşmesine ve İran mihveri etrafında deveran etmesi fikrine ve çabalarına karşı durmalarıdır. Elbette söylem olarak sarahatle bu meseleyi gündeme getirmese bile yerel sadakate ve çeşitliliğe önem vermiş ve bu vakıaya karşı çıkan ve üzerinden atlamak isteyenlere de sıcak bakmamıştır. Bu ne vahdete karşı olmak ne de ulusal zemini onaylamaktır. Lakin bu rızaya dayalı bütünleşme eğilimlerinin ve fırsatlarının oldu bittilerle harcanmasına karşı çıkmak ve iradelerin müsaderesiyle ve zorlamalarla zıtlaşmalara dönüşmesinin önünü kesmektir. Bir takım yüce değerler üzerinden başkalarını hiç yerine koymanın engellenmesidir. Dolayısıyla yaşadıkları ve deneyimleri Muhammed Fadlallah'ı hem dengeci hem de ortak bir dil, ortak bir alan ve ortak kültür üretmeye amade ve arayışında olan bir şahsiyet haline getirmiştir. Ortak kültür, 19'uncu yüzyılda Doğu Birliği fikrine tekabül etmektedir. İnanca dayalı birlik ise İttihad-ı İslam'ı hatırlatmaktadır. Fadlallah'ı Şii alimler arasında sevilen ve eşsiz kılan husus farklılıklara saygıda yatmaktadır. Siyasi istibdada karşı çıkmanın tezahürleri arasında sosyal ve kamuoyu istibdadına da karşı çıkmak da olmalıdır. Dolayısıyla, Fadlallah hayatın dengesini keşfetmiş bir şahsiyetti. Bundan dolayı birlik arayışı içinde denge meselesini ihmal etmemiştir. Bu da değişik kesimlerce sevilmesinin iksiri olmuştur.

MİLLİ GAZETE

YAZIYA YORUM KAT