Ezilenler Ezenlerini Taklit Ediyor Kürt Halkını Kürt Kemalistler Seküler

14.08.2009 14:53

Mehmet Pamak

Bir evvelki yazımızda, çok yakıcı sorunlar yumağının ve büyük ıstırapların kaynağı olan ve şiddetten beslenen statükocu faşistlerin tüm engelleme çabalarına rağmen acil çözüm bekleyen Kürt sorununun nasıl oluştuğunu ele almaya çalışmıştık. Bu yazımızda da bu sorunla ilgili kafalara takılan kimi sorulara cevap vermeye ve bu sorun çerçevesinde nelerin kotarılmaya çalışıldığını ve laik Kürt muhalefetinin kimi açmazlarını, çelişkilerini ortaya koymaya ve Allah izin verirse bir sonraki yazımızda ise bu konudaki çözüm önerilerimizi paylaşmaya çalışacağız.

Kürtlere Zulmün Faili Türk Halkı Değil Türk Ulus Devlet Sistemi ve Ulusalcı Oligarşidir

  Türkçü ulus devlet yapılanması, Türk halkı tarafından değil, onlara da rağmen bir avuç elitist Batıcı kadro/azgın azınlık “Beyaz Türkler” tarafından kurulup, “halka rağmen halk için” sloganıyla çoğunluğu teşkil eden Müslüman Türk halkına da dayatılmıştır. Kendini İslam’a nispet eden birilerinin, ulusalcı kirliliklerle, “devlet-i ebed müddet” anlayışı içinde, kutsal, yıkılmayan, sürekli devam eden, “bin yıllık devlet” taassuplarıyla sahiplendikleri TC devleti, Müslüman halkların iradelerini dışlayarak, elitist, jakoben, ittihatçı zihniyetin devamı Batıcı bir kadronun, Osmanlı devletini yıkarak kurduğu ve bütün halklara dayattığı, 85 yıl önce kurulmuş bir ulus devlettir. Dolayısıyla oligarşinin kurduğu ve sahip olduğu egemen sistem ve TC Ulus Devleti Türkiye’de yaşayan halkların hiçbir kesimini temsil etmemektedir. Kürt halkına ve tüm Müslüman halklara ve resmi ideolojiyle bağdaşmayan tüm kesimlere zulmeden laik Kemalist ulus devletin kurucu ve sahipleri, geniş halk kitlelerini ezme, sömürme pahasına statükodan iktidar ve rant devşirenlerdir. Ulus devletin sahibi ve zulümlerinin faili, kendilerine bu imkânları sağlayan statükoyu sürdürmek için iç düşmanlar üretip, halkı kamplaşmaya ve çatışmaya sevk ederek ve böylece kendi zulüm sistemlerine yönelmesi gereken muhalefeti parçalayıp güçsüzleştirerek tahakkümlerini sürdüren oligarşi ve beslemeleridir.

   Bu sebeple, halka rağmen kurulan ve Müslüman Kürt halkının da, Türk halkının da İslami kimliğine, kültürüne savaş açarak, Batının seküler değerlerini, kültürünü dayatan ulusalcı sistemin, Kürt halkına kavmi kimliği bakımından yaptığı ilave zulmün faturası asla Türk halkına kesilemez. Tabiî ki Türk halkının bu zulme karşı bir tepki göstermemesi, TC Devletine hesap sormaması ve Kürt kardeşlerine destek çıkmaması eleştirilebilir. Ancak geçmişte bu zulmü meşru görüp destekleyen, bugün de çözümün önünde en büyük engel olarak duran azınlık faşist, statükocu, (resmi ideolojiyi din edinmiş CHP ve MHP’nin çatışmadan, şiddetten beslenen, çatışmayı “ekmek teknesi” gören kadrolarından ve çeteci/darbeci Ergenekonculardan oluşan) ulusalcı militarist bir kesim dışındaki geniş kitleler bakımından, bunun da bilinçli ve kasıtlı bir tercih olmadığı bilinmelidir. Çünkü on yıllardır bu halk, Kemalist Türkçü Batıcı resmi ideolojinin tasallutu altındaki eğitim sisteminde sürekli zihin işgaline maruz bırakılmakta, değerlerinden uzaklaştırılmakta, Türk ulusalcılığıyla beyni yıkanıp bilinci bulandırılmaktadır. Bu kitleler, kendi İslami kimliğine yönelik zulümlere bile itiraz etmekten, mücadele etmekten, direnmekten uzak kalmasına yol açan, bir baskının, korkunun tahakkümü altındadırlar. Bu ülkenin tüm halkları, Kemalist korku krallığının tahakkümü altında, ezilmiş, korkutulmuş, yıldırılmış, sindirilmiş ve muhalefet bilincini kaybetmiştir. Kürt halkına yapılan zulmün faturasındaki adres de, tüm bu zulümlerin faturalarında yazılı olan Kemalist korku krallığının adresidir. Evet bu zulmün adresi, doğrudan ulus devletin ve onun sahibi konumundaki azgın azınlık Beyaz Türklerden meydana gelen aristokrasinin, silahlı ve silahsız bürokrat ile Batıcı aydın ve büyük sermayenin oluşturduğu despot oligarşinin adresidir. Yani korku krallığının banilerinin adresidir. Bu sebeple, Kürt kimliği ve hakları konusunda yaşanan gerginlik ve çatışma da, Kürt ve Türk halkları arasında değil, ulusalcı Kemalist sistem ile Kürt halkı arasındadır. Bütün derin devlet provokasyonlarına ve halkları birbirine düşürmeye yönelik haince/ahlaksız tahriklere rağmen bu konunun halklar arasında bir çatışmaya dönüşmemesi de, halkların, meseleyi ferasetle yerli yerine oturtmasından kaynaklanmaktadır.

Kürt Halkının Haklarını Savunmak Bölünmeye Yol Açar mı?

Öncelikle şunun altını kalın ve kırmızıçizgilerle çizelim ki, hiç akıldan çıkarılmasın. Allah tarafından ölçüleri belirlenmiş ve kullarına eşit olarak lütfedilmiş bulunan haklar ve adalet, her şeyin üstünde bir belirleyiciliğe sahiptir. Bu sebeple hiçbir endişe ve zan, bu hakların verilmesinin ve adaletin ikamesinin önüne geçemez, geçirilemez. Bu bağlamda, ileride bölünme olur endişesiyle de olsa, hatta bölünme olacağı kaçınılmaz bile olsa yine de Kürt halkının Allah tarafından tanınan temel haklarının verilmesi engellenemez, ertelenemez, aksi takdirde sırf bölünme paranoyasıyla Allah’ın ayetleriyle savaşılmış olur. Ayrıca bizim bugünkü şirke dayalı devlet sistemi adına böyle bir bölünmeme endişemiz de olamaz. Üstelik bölünmeye yol açacak olan da, hakların verilmesi ve adaletin tesisi değil, tam tersine hakların gaspı ve adaletsizliklerdir. Nitekim bugün, hep bu zulümler, baskılar, yasaklar ve adaletsizlikler sebebiyle bölünme senaryolarının konuşulduğu noktalara gelinmiştir. Ancak buna rağmen, İslami adalet ve hak ölçüleriyle değil de, ulusalcı kirlenmeye de uğramış muharref geleneğin işgalindeki zihinlerin tarihsel birikimle ürettikleri zanlarla meseleye bakınca durum değişmektedir. Bu sebeple, bir gün saltanat kavgasına kalkışır endişesiyle beşikteki masum çocukları bile öldürmekten çekinmeyen zalim saltanat kültürünü kutsallaştıranlar, “devlet-i ebed müdded” anlayışıyla devleti ilahlaştıranlar, Kürtlere “Osmanlı tokadı” atmaktan bahsedenler, “ya devlet başa ya kuzgun leşe” ırkçı naralarıyla ortalığı karıştıran şövenist siyasilerle örtüşenler, tabii ki, “hakkını verirsek ülke bölünür” iddiasıyla Kürt halkına yapılan zulümleri meşru sayan ya da görmezden gelen adaletsizlikleri kolayca içselleştirebileceklerdir.

Ancak, bölünme paranoyasını en çok yaşayan ve bu sebeple de zulmü haklı bulup kutsayan Türkçüler, Ulus devleti kutsallaştıranlar ve onlara meyledenler bile bir gün bölünmeye razı olabilirler. Türkçüler, ulus devletçiler ve statükoyu vahşete dayalı politikalarla savunan katil derin devletçiler bile, inanınız bir gün, “uyumsuz Kürtler”den kurtulmak için ya da geri kalmış bir bölgenin bunca “asil Türk kanı”nın dökülmesine değmeyeceği kanaatiyle böyle bir sonuca razı olabilirler. Ya da her zaman yaptıkları gibi, kendilerinin de arkasında yer alan emperyalist devletlerin arzularını ve projelerini geri çeviremedikleri yahut da kendilerine menfaat sağlayan statükonun devamı bakımından “kangren” olan bölgenin kesilip atılmasında bir mahzur görmedikleri için bir gün ülkenin ve Müslüman halkların bölünmesine razı hale gelebilirler. Zaten bu kesimler, bölünmeye giden yolun taşlarını 85 yıldır döşemeye çalışıyorlar. Yaptıkları zulümlerle ve üstelik zulüm yokmuş gibi umursamaz, aşağılayıcı, dışlayıcı adaletsiz tutumlarla sürekli bölünmeye hizmet ediyorlar.

Ama Kürt ve Türk halklarının, İslam ortak paydasında ve aynı ümmetin bünyesinde eşit haklara sahip kardeşler olduğuna inanan, bu topraklarda yaşayan Müslüman halkların birlikteliğini bile yeterli görmeyip, dayatılmış suni ulusal sınırlarla parçalanan bütün Müslümanların da bütünleşmesini özleyen biz Müslümanlar ise, tüm Müslümanların birliğini savunan bu ümmetçi anlayışımız gereği, böyle bir bölünme ve parçalanmaya, asla, hiçbir zaman razı olmayacak tek kesimi oluşturuyoruz. Bu ülkenin tüm kesimlerini ve tüm halklarını, İslami davetçi kimliğimizle kucaklayıp, herkesin cennete gitmesine vesile olacak Kur’an mesajını onlara ulaştırmayı, bu anlamda merhameti, adaleti temsil eden biz Müslümanların, halkların ve kesimlerin bölünüp, parçalanmasından, kin ve düşmanlıkla birbirleriyle çatışır hale gelmesinden hiçbir şartta razı olmamız ve böyle bir oyunun ya da planın, projenin, içinde ya da yanında olmamız mümkün değildir. Bizler, mevcut dayatılmış sınırları doğru ve değişmez bir kutsal saydığımız için değil, tam tersine emperyal projelerle çizilmiş suni sınırlarla parçalanmış bütün Müslüman halkların ümmet bilinciyle bu dayatılmış sınırları da aşarak birlik ve bütünlüğünden yana olduğumuz için yeni bir bölünmeye razı olmayız.

“Kürt Ulus Devleti Kurulur” Endişesiyle de Olsa Haklar Yok Sayılamaz

Bir gün Kürt ulus devleti kurulabilir, buna geçit vermeyelim endişesiyle, Kürt kimliğinin tanınmasına ve Kürt halkının meşru kavmi haklarının verilmesine karşı çıkanların tutumu asla meşru ve haklı bir tutum değildir. Bu konuyu iki açıdan değerlendirmek gerekecektir. Birincisi Türkçü ve Türk ulus devleti benimseyen, savunan kesim zaviyesinden. İkincisi ise, ümmetçi İslami, tevhidi kesim açısından.

Bir kere şunu ifade edelim ki, bir Türkçünün, çifte standarttan uzak, dürüst ve tutarlı olabilmesi için, eğer kendi tercihinin doğruluğuna inancı varsa, aynı tercihi yapan Kürtçülere de saygı duyması gerekir. Kendisi için Türkçülük yapmayı hak kabul edenin, asgari tutarlılık ve dürüstlük bakımından, bir Kürd’ün de Kürtçülük yapma hakkının olduğunu kabul etmek mecburiyeti vardır. Müslüman zaviyesinden bakıldığında ise, birisini hangi bakış ve ölçüyle değerlendiriyorsa, diğerini de aynı bakış ve ölçüyle değerlendirmesi bakımından bir tutarlılık aranır. İşte Müslüman’ın bu tutarlılık gereği, kavmiyetçiliği vahyin ölçüleriyle değerlendirip, Kürtçülüğü de Türkçülüğü de, her ikisinin de batıl ve haram olduğunu beyan ederek reddetmesi gerekir. Tüm kavmiyetçiliklerin, İslam dışı ve ümmetçilik anlayışına aykırı olduğunu kabul etmesi icap eder.

Kavmiyetçilerin, kendileri için ulusalcılık yapmayı ve ulus devlet kurmayı hak ve doğru kabul etmeleri halinde, diğer kavimler için de bunların hak ve doğru olduğunu kabul etmeleri gerekir. Mesela Türk ulus devlet yanlısı bir Türkçünün, Kürt ulus devleti kurmak isteyen bir Kürtçüyü kınama ve onun bu tercihine itiraz etme hakkı olamaz. Yahut da, tutarlı olabilmek için, Kürt ulus devletine karşı çıkmadan önce, daha önce kurulmuş ve bunca zulme ve ıstıraba sebep olarak Kürtçülüğün de doğuşunu sağlamış olan Türk ulus devletini ve ulusalcı politikalarını da eleştirip reddetmesi icap eder. Kendisine “milliyetçiliği” (kavmiyetçiliği) ve ulus devleti hak gördüğü halde, bir başka kavim için aynı hakkı yok sayıp yasaklamak en azından zulüm ve adaletsizliktir. Ayrıca böyle çifte standartçı bir tutum, insani erdemlerden ve asgari dürüstlük ahlakından da yoksun olmanın işaretidir.

Ancak sekülerizmi, Batının modern değerlerini ve bu bağlamda ulusalcılığı ve ulus devlet yapılanmasını, yani Batının modern paradigmasını ve tüm sapkın ürünlerini reddeden, İslam dinine, İslam’ın özgün değerlerine bağlı, ümmet fikrine inanan bir Müslüman zaviyesinden bakıldığında ise, Türkçülük de, Kürtçülük de ve hangisine ait olursa olsun ulus devlet anlayışı da cahiliyenin ürünleri olup, yanlış, batıl ve zulüm kaynağıdırlar. Allah’ın, kullarına lütfettiği temel, değişmez haklar ise, “Kürt ulus-devleti kurulur” endişesi ile de olsa yok sayılamaz. Böyle bir endişe olsa da, hakların verilmesi, insanlık onurunun ve adaletin gereğidir. Aslında “Kürt ulus-devlet” arayışına yol açan süreç de “Türk ulus-devleti” nin oluşturulmasından ve yaptığı baskı ve zulümlerden kaynaklanmış bulunmaktadır.

Kimi Kürtlerin Devlet Yönetim Kadrolarında Görev Yapmaları Kürtlere Zulüm Yapılmadığının Delili Olabilir mi?

Kütlere yönelik ilave bir zulüm olmadığı, onların bu ülkenin imkânlarından eşit olarak istifade ettikleri ifade ediliyor. Mesela deniyor ki, “Kürtler TC Devletinin bütün mevkilerinde görev alabiliyorlar. Çoğu zaman meclis başkanı, başbakan ve birçok bakan Kürt kimlikli kişilerden olabiliyor. Ülkenin her imkânından eşit olarak faydalanabiliyorlar. Kürtlerin baskı altında, zulüm altında olduğunu bu durum yalanlıyor. Daha ne istiyorlar, hangi zulümden bahsediyorlar?

Bütün bunlar, Allah’ın verdiği akıl nimetini yeteri kadar kullanmamaktan, önyargıların yol açtığı kirlenmeden ya da zalimlere meylederek zulmü örtme telaşından kaynaklanıyor. Bu tür bir söylemi bazen maalesef Müslümanlar da dile getirebiliyor ki, bu, yeterince akletmemekten ve vicdanı devre dışı bırakmaktan kaynaklanan adaletsizlik en çok da onlara yakışmıyor. Halbuki, birazcık akletme kabiliyeti olan ve bu kabiliyetini önyargıların baskısından azade bir biçimde kullanabilen herkes bilir ki, Türkiye’de egemen zalim resmi ideolojiye biat edip, Kürt kimliğini ve İslami kimliğini bir tarafa bırakan ve egemen oligarşiyle uzlaşıp ona teslim olan herkes, devletin üst makamlarına gelebilmektedir. Bu tür makamlara gelen herkes, remi ideolojiye bağlılık andı içmek ve bu ideolojinin kırmızıçizgilerine riayet etmek kaydıyla buralara gelebilmektedir.

Kürt kökenli olanların, bu anlamda bir teslimiyet sonucu devlet kademelerinde görev alabiliyor olması, meclis başkanı, başbakan, bakan ve bürokrat olabiliyor olması, Kürtlerin bu ülkede eşit haklara sahip vatandaşlar olduklarının, Kürt kimliğine yönelik hiçbir zulmün yapılmadığının delili olarak ortaya konacak olursa, o zaman İslami kimliğe yönelik de hiçbir zulmün olmadığı, baskıların, yasakların olmadığı benzer gerekçeyle söylenebilecektir. Çünkü kendisini İslam’a nispet eden insanlar bugün mecliste çoğunluktur. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı ve bakanlar kurulunun çoğunluğu da bu tür namaz kılan, eşleri örtülü insanlardan müteşekkildir. Birçok üst seviye bürokratik makam da bu tip insanlarla doludur. O halde, buradan kalkarak, Türkiye’de İslami kimliğe baskı yoktur. İslami eğitim serbesttir. Kur’an kursu, başörtüsü yasağı ve İmam hatiplilere zulüm yoktur, Müslümanlar özgürdür mü diyoruz? Ya da böyle diyebilir miyiz? Yoksa kendilerini İslam’a nispet eden bu kişilerin bu kadar ileri boyutta ülke yönetiminde yer almalarına rağmen, İslam’a, İslami kimliğe ve Müslümanlara yönelik resmi ideolojiden kaynaklanan bütün zulümler aynen devam etmektedir mi diyoruz? Resmi ideolojiye ve oligarşiye biat edip teslim olmuş bu kadroların kendi eşlerinin başörtüsünü savunmaktan bile aciz olduklarını hepimiz bilmiyor muyuz? Hiçbir kanuni engel, hatta yasaklayan bir yönetmelik hükmü bile yok iken, eşlerini başörtüleriyle, kamu alanı olarak nitelenen devlet protokolüne, hatta davetçisi bizzat kendileri, ya da emirlerindeki bürokratlar olan “resepsiyon”lara götürmekten bile aciz olanların, bu ülkede özgür oldukları söylenebilir mi? O halde adil olalım ve kimi Kürt kökenlilerin de, devletin bazı üst kademelerinde görev almalarından hareketle, Kürt kimliğine ve Kürt halkına yönelik zulüm yapılmadığı sonucu çıkarmaya kalkmayalım. 

Türkiye’de Sadece Kürtlere mi Zulüm Yapıldı?

Maalesef böyle bir soru da sürekli gündemleştirilerek, Kürtlere yapılan ilave zulüm örtülmek isteniyor. Tabii ki, bu ülkede genelde resmi ideolojiyi benimsemeyen herkese, özelde tüm Müslümanlara da kavim ayrımı gözetmeksizin ideolojik menşeli bir zulüm yapılmaktadır. Ayrıca kapitalist, vurguncu, soyguncu bir azınlığı koruyup, dar gelirliyi ezen sistem, ekonomik zulmüyle de bütün fakir kitlelere yoksulluk, işsizlik gibi sorunlara yol açarak zulüm yapmaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen, Kürt halkına, ilaveten bir de Kürt kimliği sebebiyle de zulmedildiği ve daha önce ana başlıklar halinde zikrettiğim bu zulmün, oldukça yaygın, sürekli ve yakıcı bir zulüm olduğu görülmez ise, gerçekten adil davranılmamış ve sonuçta zalimlere destekçi konuma sürüklenilmiş olur. Bilmeliyiz ki, bu ülkede kurulan laik ulusalcı devlet ta başından beri İslami kimlik ve Kürt kimliğini ötekileştirip tehdit ve düşman olarak görmüş ve sürekli bu iki kimliği yok etmeye asimile etmeye, baskı altında tutmaya çalışmıştır. Bugün hâlâ, İslami kimlik ve Kürt kimliği hedefte tutulmaya ve kendileriyle savaşılmaya devam ediliyor. Çünkü Kemalizmin resmi ideolojisi ve temel paradigması, ulusalcığı ve sekülerizmi esas almak suretiyle bu iki kimliğin reddi ve asimilasyonu üzerine oturtulmuştur. Bu sebeple, darbeci çeteci Kemalizmle hesaplaşılmadan ve bu zulüm bataklığı kurutularak, resmi ideoloji tahakkümüne son verilerek Kemalist despotizm tarihin çöp sepetine atılmadan bu zulümlerin bitmesi de mümkün değildir.

Türkçülük ekenler Kürtçülük Biçtiler İkisi de Aynı Seküler Paradigmanın Çocukları

Kürt halkı Irak ve Suriye gibi başka ülkelerde de olduğu gibi hâkim ulusalcılığın sopasını yiye yiye, tabiri caizse zorla Ulusalcı bir çizgiye getirildi. Yani “Arapçılık” ve “Türkçülük” ekenler oldukça sert hesap soran bir Kürtçülüğü biçmek durumunda kaldılar. Tabii ki, biz İslami adalet anlayışımızla bu iki kavmiyetçilik arasındaki farkı da görmek ve ifade etmek zorundayız. Kavmiyetçilik olması hasebiyle, Arapçılık da, Türkçülük de, Kürtçülük de sonuçta İslam dışıdır ve haramdır. Ancak Arap ve Türk kavmiyetçilikleri adaletsizlik yapan, zulmeden tarafı oluştururken, Kürt kavmiyetçiliği, bu adaletsizliklere ve zulümlere karşı haklı bir itirazı ve tepkiyi ifade ederek ortaya çıkmıştır. Ancak durması gereken yerde durmayıp, İslam hudutlarını aşarak seküler değerlere savrulması ve zulme itiraz boyutunu aşarak kavmiyetçiliğe yönelmesi bakımından da alternatif bir zulme kaymış bulunmaktadır. Türkçü statükonun zulmüne itiraz edenlerin, sonuçta aynı seküler paradigmanın içinde kalarak ve bir başka zulmü ikame ederek çözüm aramaları, Kürtçü muhalefetin en büyük çelişkisini, açmazını oluşturmakta ve iflah olmaz aymazlığını ortaya koymaktadır. Yani zulmeden Türkçü statüko da, zulme itiraz eden Kürtçü muhalefet de aynı Batı paradigmasının ürünüdür.

Bu bir iddia değil herkesin tespit ettiği, gördüğü bir vakıanın ifadesidir. Emperyalizm; kültürel değerleri, seküler paradigması ve çok boyutlu desteği ile her iki tarafın da arkasında durmakta, yeri geldikçe her iki tarafa da destek vererek, her iki tarafı da emperyal amaçları istikametinde kullanmaktadır. Bugün artık iyice dibe vurmuş, çökmüş bulunan ve insanlığa kan, gözyaşı ve sömürüden başka bir şey sunmamış, insani erdemleri, insanlık onurunu yok etmiş, insanı kendine ve Yaratıcısına yabancılaştırmış seküler, modern Batı paradigması iki sistem üretmiştir. Bunlardan birisi olan liberal kapitalizm, Türkçü ulus devletin, diğeri olan Marksizm, sosyalizm ise, Stalinist versiyonu ile çoğunluğu PKK çevresinde kümelenen Kürtçü muhalefetin ideolojisini oluşturmaktadır. Sonuçta her ikisi de İslam’dan saparak, adaletsizliği, zulmü, kavmiyetçiliği doğurup besleyen sekülerleşmeyi esas almaktadırlar.

M. Kemal ve arkadaşlarının uyguladıkları sekülerleştirme, modernleştirme politikaları büyük ölçüde Türk tarafında tesirli oldu ve sonuç aldı. Kürt halkı ise Türk ulusçuluğunu dinleştirip İslam’ın yerine ikame eden bu projeye direndi, teslim olmadı. Bu durum Batılı emperyalistlerce de tespit edilmiş ve ifade edilmişti. Lady Drumond Hay adlı bir İngiliz gazetecinin, “Sphere” adlı İngiliz dergisinde çıkan yazısında, Kürtlerin statükoya karşı gerçekleştirdikleri Ağrı isyanını değerlendirişi bu bakımdan ibret vericidir: bu ayaklanmayı “Mutaassıp Kürd’ün garplılaşan (batılılaşan) Türk’e kıyamı” olarak nitelendirmiştir. (Mete Tuncay, Tek Parti, Sh. 243) Garplılaşan, sekülerleşen Türk ulus devletinin dayattığı ulusalcı modernleşme, sekülerleşme projesi; hem İslami kimliği reddetmesi, hem de Türk ulusalcılığını dayatması bakımından, dindar, İslami kimlik ve geleneklerine bağlı, bu sebeple de sekülerleşmeye kapalı ümmetçi Kürd’ün isyanına sebep olmuş, “Şeyh Said kıyamı” ve “Ağrı isyanı” gibi olaylar patlak vermiştir.

Bu konuda dikkat çekici bir tespit de şudur: “Garplılaşan” Türkçü sistemi koruma altında tutan Batılı emperyalist devletlerin, “mutaassıp”, “dindar” Kürdün Batılılaşmaya, sekülerleşmeye yönelik İslami nitelikli isyanının bastırılmasında doğrudan Türk ulus devletin yanında yer almasıdır. Bu konuda, batılılaşma projesini şiddetle ve tavizsiz uygulayan Türk ulus devletine, Kürt ayaklanmalarına karşı çok büyük yardım ve desteklerde bulunmuş olmalarıdır. Bugün Kürt halkı adına muhalefeti üstlendiğini iddia edenler ise, Kürt halkının özgün değerleri ve İslami kimliği adına ortaya konan bu mücadele çizgisine de ihanet edip, seküler değerlerin bayraktarlığını üstlenmişler, zalimleri ile aynı ortak payda da buluşmuşlardır. Ve aslında bu özellikleri ile Müslüman Kürt halkını temsil niteliklerini de yitirmişlerdir. Ancak Müslümanların, İslam’ın gerektirdiği onurlu, ilkeli ve adil temsili ortaya koyamamaları, Kürt halkının çaresizlikle bunların peşinden sürüklenmesine yol açmaktadır. Şeyh Said’in İslami amaçlı kıyamına karşı Türk ulus devletine önemli destekler veren emperyalist Batılılar, bugün ise artık Batı değerlerini ve sekülerleşmeyi temsil eden Kürtçü muhalefetin mücadelesini desteklemektedirler.

Şeyh Said’in İslami amaçlı kıyamına karşı Türk ulus devletine önemli destekler veren emperyalist Batılılar, bugün ise artık Kürt halkını sekülerleştirmeyi temsil eden Kürtçü muhalefetin mücadelesini desteklemektedirler. Bu mücadeleyi, artık “Garplılaşan Kürdün; Batının faşist dönemini temsil eden Türk ulus devletine isyanı” olarak gördüklerinden Kürt direnişine arka çıkmaktadırlar. Hatta, batıcı Kürt muhalefet, İslami sisteme karşı olması sebebiyle, statükoyu temsil eden derin güçlerden bile büyük bir müsamaha ve ilgi görebilmektedir. Kimi generallerin bile, PKK önderleriyle görüşüp yönlendirdikleri iddia edilmektedir. Halbuki PKK, Şeyh Said hareketinde olduğu gibi İslami bir kimliğe ve amaca sahip olsaydı, ne Batıdan ne de yerli batıcılardan bu derece ilgi ve destek görebilirdi.

Kürtlerin Sekülerleştirilmesi Kürt Kemalistlere İhale Edildi 

Türkçülüğü esas alan Kemalist kadroların Türk kesiminde sekülerleşmeyi, batılılaşmayı sağlamada daha tesirli olmaları, Kürtlerin ise buna direnmesi ve İslami yeniden uyanış için önemli bir potansiyeli barındırıyor olması,  hem yerli oligarşinin, hem de arkasındaki Batılıların ortak tespitleri ve rahatsızlıklarıydı. Ve çok korktukları İslami diriliş ya da onların ifadeleriyle “irtica” için önemli bir yatak olan bu alandaki insanların da bir an önce sekülerleştirilmesi, modernleştirilmesi ve Batının mutlaklaştırdığı sapkın değerlerine eklemlenmesi isteniyordu. Bu konu; hem kendi seküler değerleri için tehdit olarak algıladığı İslamı alternatif olmaktan çıkarmak için İslam alemini top yekun sekülerleştirip dönüştürmeye (ve ne pahasına olursa olsun vahyin belirleyiciliğinde yeniden ümmetleşmeyi engellemeye) yönelik projeler üreten Batının gündemindeydi. Hem de, aynı amaç bakımından Batıyla örtüşen Türk ulusalcısı yerli laik statükonun önemli ve Batıyla ortak bir gündem maddesiydi. Yaklaşık 1970’li yıllardan itibaren başlayan ve 1980’lerde ise ivme kazanan tevhidi uyanışın da Kürt halkı arasında çok daha yaygın bir biçimde ortaya çıkması, hem emperyalistlerin hem de yerli Batıcı oligarşinin dikkatini çekiyordu. Kürt halkında, Türkçü statükonun dayattığı modernleştirme projelerine direnç sebebiyle diğer kesimlere göre daha yüksek oranda var olan tevhidi uyanış potansiyeli harekete geçiyordu. Hele bir de İran İslam inkılabının tam bu süreçte başarıya ulaşması, TC ve Batıyı, İslami duyarlılığı yüksek bir bölge halkı olan Kürtleri sekülerleştirmede daha acele etmeye sevk etti.

Böylece, Batılılar ve Batıcı Türkçü ulusalcı Kemalistler bir yandan kendi içinden Kürt halkını sekülerleştirecek kimi Kürtçü Batıcı muhalif kesimlerin yolunu açtılar. Abdullah Öcalan ve PKK, Türk halkını dönüştüren Kemalistlerin uyguladığı sekülerleştirme projesini, Kürt halkı için aynen taklitle Kürt Kemalizmini oluşturmaya yöneliyordu. Böylece, Batıcı ulusalcı ve laik Kürt Kemalistleri, Batıcı, ulusalcı ve laik Türk Kemalistlerinin yolunu takip ederek ve Kürt gençlerinden, kızlarından başlayarak Kürt halkını sekülerleştirmeye, Kürt halkının İslami kimliğiyle savaşmaya yöneldiler. Son dönemlerde Batman DTP Kadın Kolları tarafından “Em Jin in Ne Namusa Kesî ne, Namusa Me Azadiya Me Ye!” “Biz Kadınız Kimsenin Namusu Değiliz, Namusumuz Özgürlüğümüzdür!” yazılı pankartların şehrin belli noktalarına asılması da, dağlarda kız erkek Kürt gençleri arasında kurulan ilişki türü de, bu kesimde tesettüre karşı oluşan tepkinin ve başörtüsü yasağına verilen desteğin de, Kur’an eğitimine karşı çıkışın da altında Türk modernleşme projesinin temel zeminini oluşturan aynı söz yatmaktadır: “Kur’an’ı kapatın kadını açın”. Musevi asıllı yazar Thomas Friedman’ınkadının toplumu içeriden fethetmenin” önemli bir aracı olduğuna dikkat çekmesi ve yine Yahudi asıllı Bernard Lewis’in “Ortadoğu” adlı kitabında “bölgenin kaderini belirleyecek üç faktörden birinin kadın olduğuna” (Zeynep Göğüş, Hürriyet Gazetesi, 19.6.2004) işaret etmesi ve hazırlanan bölge halklarını dönüştürme projelerinde “kadın meselesinin” özellikle de cinsellik ve açılma boyutuyla çok öne çıkarılması (Afganistan’ın kanlı işgalinden hemen sonra, getirildiği iddia edilen “özgürlüğün” ve sağlanan değişimin simgesi olarak, kıyafet olarak açılan ve televizyonda şarkı söyleyen kadınların gösterilmesi örneğinde yaşandığı gibi) sekülerleştirmede, modernleştirmede kadına yüklenen önemli misyonu ortaya koymaktadır. 

Evet bir yandan batıcı laik Kürt muhalefetini, Kürt halkını modernleştirmeye/sekülerleştirmeye, İslami kimlik ve değerlerinden koparmaya yönlendiren Batıcı Türkçü Kemalistler diğer yandan da, henüz başlangıçta olan tevhidi uyanışın tam olgunlaşamadan sapmasına yol açacak, İslami mücadelenin, kendini özgün paradigması içinde yeniden inşa etmesinin önünü kesecek, Müslümanları şiddet sarmalı içinde, kendi olmaktan çıkaracak tedbirleri de aldılar. Henüz vahyin ölçülerini tam anlamıyla içselleştirememiş, sağlıklı bir konum ve yöntem tespitini Kur’an ölçüleriyle ortaya koyamamış, bilinçlenmesini, olgunlaşmasını tamamlayamamış, tecrübesiz Müslüman öbekler arasından, bu amaçla kullanabilecekleri epey malzeme ve zayıf unsurlar da buldular. Bu süreçte, bölge Müslümanlarını İslami kimliğin inşasından uzaklaştırıp hâkimiyet mücadelesine ve ilkesiz, ölçüsüz çatışmaların içine sürüklediler. İmanı, aklı, şahsiyeti, hayatı ve toplumu vahiyle ıslaha ve yeniden inşa etmeye yönelik olması gereken İslami mücadelenin istikameti saptırıldı. Böylece Kürt halkında var olan İslami potansiyelin devre dışı bırakılması temin edilmeye çalışıldı. Aynı şekilde, PKK eksenli Kürtçü Batıcı muhalefet ile Devlet adına kurulan ilişkilerin sürekli devam ettiği iddiaları da, artık kimse tarafından reddedilemeyecek boyutlara ulaşmış bulunuyor. Bugün İmralı’da ve geçmişte başka yerlerde PKK önderleriyle temasların yapıldığı ve bu hareketi de yönlendirmelerin sürdüğü artık açıkça ifade ediliyor. Kürt muhalefetini kontrolü altına almak isteyen “derin devlet”i temsil eden kimi generallerin Öcalan’la görüştükleri, onu koruyup destekledikleri artık biliniyor ve iddianamelerde belgelerle yer alıyor. Sistem yaptığı zulümler sebebiyle oluşan bağımsız solcu Kürt muhalif örgütlerinin (Kawa, Rızgari vb) güçlenmesine fırsat vermeden bastırmak, tasfiye etmek ve kaçınılmaz olan Kürt direnişini kontrol ve denetimi altına almak için PKK oluşumunun önünü açtı ve belli ölçüde destekledi. Zamanla PKK kontrol dışına çıksa da, bugün Ergenekon bağlamında deşifre olan derin ilişkiler belli ölçüde sürdürüldü.

İşte tüm bunlar gösteriyor ki, gerek emperyalist güçler, gerekse yerli işbirlikçi statüko, Kürt halkını kendi çıkarları istikametinde yönlendirebilmek için çok yönlü çalışıyorlar. Bu amaçla pek çok projeyi birlikte harekete geçirerek, bölgedeki farklı kesimlere sızıp provoke ederek ya da önderleriyle temas edip yönlendirerek son derece çirkin, kirli ve kanlı bir oyun oynuyorlar. Bağımsız sol Kürt örgütlerini malum destekle tasfiye ederek sol kesimde tek otorite haline gelen/getirilen PKK ise, hem temsil ettiğini iddia ettiği Kürt halkını sekülerleşrtirme projesinin önünde en büyük engel olarak gördüğü Müslüman Kürtleri tasfiye etmek, hem de İslami hareketin oluşumunu önleyerek, tüm Kürt kesiminde tek otorite olabilmek için, sistemin bu politikasına hizmet edecek bir yol izledi. Böylece sistem, muhalefeti parçalayıp tahakkümünü arttırarak ömrünü uzatma planında başarılı oldu. Sonuçta işte böyle politikalarla, bir yandan PKK eliyle Kürt sekülerleşmesi desteklenip önü açıldı. TC ve Batının bu görevi ihale ettikleri PKK hareketine çok yönlü müsamaha gösterildi ve destekler verildi. Bir yandan da İslami alternatif, hem TC hem de Batı tarafından, bazı zayıf unsurlara yanlışlar yaptırılarak, “Kürdü Kürde kırdırma” politikaları eşliğinde kötü damgalarla yıpratıldı. İslami bilinci ve kimliği Kur’an ölçüleriyle tam anlamıyla oluşmamış fakat kendini İslam’a nispet eden, belki çoğu da iyi niyetli olan Müslüman Kürt çocuklarının, yönlendirmeyle yaptıkları kimi yanlışların faturası İslam’a kesildi. Ve böylece egemen sistem, bir taşla kuş sürüsü vurmayı amaçladı ve maalesef bu konuda epey başarılı da oldu. Bölge halkının, kendi özgün kimlik ve değerleri istikametinde yeniden inşasına vesile olabilecek nice nitelikli ve ilim sahibi Müslüman, ya öldürülerek ya da bölgeyi terk etmek zorunda bırakılarak tasfiye edildi. Böylece, bazı Müslümanların bulaştığı kimi yanlışlıklar ve bunları istismar eden seküler Kürtçü muhalefet ve egemen sistemin propaganda faaliyetleri sonucunda bölge halkı sekülerizmin kucağına daha çok itildi. 

Bunca acının, ıstırabın yaşanmasına, bunca ağır faturanın İslam’a ve Müslümanlara kesilmesine sebep olan tüm bu oyunların tekrarlanmaması için bölge Müslümanlarına, geçmişte bir takım yanlışlıklara bir şekilde sürüklenmiş bazı Müslümanların acılı tecrübelerini de ciddi bir ibret vesilesi kılarak, çok büyük sorumluluklar düşmektedir. İyi niyetin yeterli olmadığını, bununla beraber, din konusunda isabet kaydetmenin, bu amaçla cehd ve gayret göstermenin, dini ana kaynağından ve ilk güzel örneğinden doğru anlayıp, doğru uygulamanın ve kimi oyunların ferasetle farkına varmanın da hayati bir önemi haiz olduğunu idrak etmeliyiz. Yaşanan bu acı tecrübelerin ibretli birikiminden istifade ederek hepimiz, durumumuzu, tercihlerimizi, yaptıklarımızı ve yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızı, zaaf ve yanlışlıklarımızı, hiçbir komplekse düşmeden, açık yüreklilikle, samimiyetle ve Allah rızası için, vahyin ölçüleriyle sorgulamalıyız. Zaaflarımızı, hatalarımızı tespit edip aşmayı, ıslah etmeyi mutlaka başarmalıyız. Zalimlerin, emperyalistlerin ve İslam düşmanlarının üretecekleri yeni projelere alet olmamak için sürekli bir uyanıklık içinde olmalıyız. İslam kardeşliği ve tevhid ortak paydasında bütünleşip, yeni oyunları ve yeni fitneleri boşa çıkarmalıyız. Yerli zalimlerin, emperyalistlerin yeni projelerini, onurlu, ilkeli, şahsiyetli bir direnişi gündemleştirerek ve halkımızı vahyin ölçüleriyle yeniden inşa etmeye dair özgün projemizi kolektif irademizle uygulamaya koyarak aşmalıyız. Allah huzurunda vereceğimiz hesabın bilinciyle, doğabilecek kimi ihtilaflarımızı da, ancak ve sadece Allah’a ve Resulüne götürerek çözmeliyiz. Nefislerin, heva ve arzuların, hırsların galebe çalmasına, cahili taassupların imanımıza zulüm bulaştırmasına asla izin vermemeliyiz. İmanımızın olmazsa olmaz gereklerinden olan, birbirimizi Allah için sevmeyi, yardım etmeyi, merhamet etmeyi, adaletle muamele etmeyi esas almalıyız. Hasılı, samimi ve hasbi bir İslam kardeşliğini tüm ilişkilerimize hakim kılmalı, insanları cezp edecek ve Allah’ın rızasını kazandıracak ahlaklı bir örneklik oluşturmalıyız. Ve ne pahasına olursa olsun bu İslami tercihten, adaletli duruştan asla taviz vermemeliyiz. Nihayet biliyoruz ki sadece Rabbimize kulluk etmek için bulunduğumuz bu dünyada çok kısa kalıp ve bu dünyanın tüm süslerini, hırslarını, iktidarlarını burada bırakıp, Rabbimize döneceğiz. Gerçek yurt olan ahiret yurdunun imtihan alanı olan bu kısacık dünyanın hırsları, ikbal, iktidar, mal, mülk, makam, mevki, tahakküm arzuları uğruna, sonsuz ahiret hayatına zarar verecek eğilimlere sapmak, gerçekten bir Müslüman’ın imanına yakışmaz ve bu dünyanın tamamı bile asla böyle bir zilleti tercihe değmez.

Ezilenler, Ezenlerine Öykünüyor, Mazlumlar, Zalimlerini Taklit Ediyor

Zulmeden Türk ulusalcısı statükonun da, bu zulme tepki koymak üzere çıkan Kürtçü sosyalist muhalefetin de arkasında Batılı emperyalist ülkeler var. Bu durum, zulme karşı çıkanların, yerli zalimlerden kaçarken aynı değerleri esas almak suretiyle, zalimleriyle aynı ortak paydada buluşmaları ve sonuçta küresel zalimlerin kucağına düşmeleri anlamına gelmektedir.

Bahsettiğim arka plan sebebiyle, Türk modernleşme projesine direnen Kürt halkının da modernleşmesi ve Batının seküler değerleri istikametinde dönüştürülüp Batıya eklemlenmesi isteniyordu. Bunun gerçekleştirilmesi Abdullah Öcalan ve PKK başta olmak üzere laik batıcı Kürt aydınlarına ihale edildi. Bu sebeple bu hareket silahlı ya da silahsız versiyonlarıyla emperyalist batı ülkelerinden sürekli ve çok yönlü destek aldı, almaya da devam ediyor. Şurası bir gerçektir ki, PKK, İslam’ı esas alan ve Kürt halkının ulusal haklarını savunmakla beraber, İslami kimlik haklarını da savunsaydı ve sonuçta İslami bir sistem kurmaya ve ümmetleşmeye açık bir yapı olsaydı, asla Batıdan ve Türkiye’nin derin güçlerinden ala geldiği desteği ve müsamahayı göremezdi, çoktan da çökertilmiş, dağıtılmış olurdu. Tıpkı Şeyh Said kıyamında söz konusu olduğu gibi. Demek istediğim şudur ki, Kürt muhalefetinin bu kadar yaygın bir desteğe ve müsamahaya sahip olması, onun da zulmedenler gibi laik, seküler, ulusalcı ve batıcı olmasından kaynaklanmaktadır. Yani bu durumda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Türk ulusalcılığını dayatarak Kürt halkına zulmeden sistemin de, bu zulme itiraz etmek üzere ortaya çıkan örgütün de arkasında aynı batılı güçler, ABD, AB ve İsrail bulunmaktadır. Bu üç emperyalist güç, Türkçü devletin de Kürtçü muhalefetin de stratejik ortağıdır. Bu sebeple, Batı destekli ulus devletlerin zulmüne direnmek için ortaya çıkan Kürt ulusalcıları, kâhyanın zulmünden ağaya sığınmak gibi bir çelişkiyi yaşamaktadırlar.

Kürt ulusalcılarının neredeyse her bakımdan Türk ve Arap ulus devletlerini, yani zalimlerini taklit ediyor ve onların izinden gidiyor olmaları, Brezilya’lı yazar Paulo Freire’nin bir sözünü hatırlatıyor. Yazar “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı eserinde ezilenlerle ilgili önemli tespitler yapıyor: “Ezilenler, yabancılaşmanın etkisiyle, ne pahasına olursa olsun ezene benzemek, onu taklit etmek, onu izlemek isterler.” (Ezilenlerin Pedagojisi, Sh.42) Aynı tespitin, çok daha önce bir başka bağlamda İbni Haldun tarafından da yapıldığını biliyoruz:  İbn-i Haldun, Mukaddime adlı eserinde, “Halk hükümdarın dini üzeredir” sözünün anlamına dikkat çekerek şunları ifade eder: “…Halk, tıpkı çocukların babalarında, öğrencilerin de öğretmenlerinde var olduğuna inandıkları mükemmellik gibi, hükümdarlarında (yöneticilerinde) var olduğuna inandıkları mükemmellik nedeniyle onu kendilerine örnek alırlar”. İbni Haldun bunları; “mağlup, ebedi olarak, gâlibin hayat tarzına, şiarına, kıyafetine, mesleğine, sair ahlak ve adetlerine tabi olmaya, onu örnek almaya düşkündür” yargısını açıklamak üzere ifade eder. (Mukaddime, I. Cilt, Sh. 200-203). İşte bu sosyolojik tespitler Kürt halkı açısından bir daha tekerrür ediyor ve Kürt halkının aydınları kendilerine bunca zulmü yapmış bulunan yerli ve küresel zalimlere, onların ideoloji ve batıl değerlerine doğru meylediyor. Sekülerizmin zulmüne sekülerleşerek cevap veriyor. Yani sığınmacı eğilimlerle zulmedenin kendisinden isteyip beklediğini yerine getirmekle özgürleşeceğini, onur kazanacağını zannederek, bir daha yanılıyor. Bir zulümden bir başkasına, bir karanlıktan bir başkasına savrularak büyük bir çelişki yaşıyor.

Bozulmuş fıtratların, köleleştirilmiş ruhların, işgal edilmiş zihinlerin, dönüştürülmüş kimliklerin, halklarına sunacağı tüm projeler, zalimlerine öykünmekten, efendilerine benzemekten, onları ve onların zulme kaynaklık eden düşüncelerini izleyip, taklit etmekten ve tersinden yeniden üretmekten öte gidemiyor. Bu sebeple, Firavunun hegemonyası altında uzun zaman köle olarak yaşayan İsrail Oğullarının büyük çoğunluğu, onları özgürleştirmek, tevhidin aydınlığında insanlık onuruna ve haklarına kavuşturmak üzere harekete geçen Musa (as)’a, risalet görevini yerine getirme mücadelesinde gerekli desteği verememişlerdir. Uyarılara rağmen, ataleti, zilleti ve hatta Firavuni kültürün tesiriyle tevhitten uzaklaşarak buzağıya tapmayı tercih etmişlerdir. Köleliğin, zulmün yol açtığı bu zilletten, esaretin sağladığı çürümüşlükten kurtulmak ve Hak davayı omuzlayabilmek için özgür ortamlarda yetişen yeni ve şahsiyetli nesiler gerekmiştir. Bu sebeple, İsrail Oğulları, 40 yıl gibi bir zaman Tih çölünde imtihanlardan geçirilmişler, çölün sıkıntılı, zorlu, ama o kadar da özgür ortamında yetişen, fıtratları korunmuş, güçlü şahsiyetlere sahip yeni nesillerin öncülüğü ile özgün projelerini gündemleştirerek izzete kavuşmuşlar, ancak böylece, Fravuni kültürün karanlıklarına meyletmekten kurtulup tevhidin aydınlığına doğru geçiş yapabilmişlerdir.

Mazlumların Takip Etmesi Gereken Onurlu Yol

Bu bölgenin tüm mazlum halkları ve bunların en önemlilerinden olan Kürt halkı adına takip edilmesi gereken onurlu yol, bu halkların kendi özgün kimlik ve değerlerini gündemleştiren, onlarla yeniden bir inşayı esas alan ve emperyalizme karşı bu kimlik ve değerlerin bayrağını açan yoldur. Kürt, Türk, Arap tüm Müslüman halklardan gerek emperyalist zalimlerin, gerekse onların işbirlikçisi yerli ulus devletlerin istediği şey neydi? Sekülerleşmeleri, İslam’dan uzaklaşmaları ve batıya entegre olmalarıydı. Yapılan bunca zulüm de bunun için ve bu seküler değer ve amaçlar adına yapılmıştı. O halde, Kürt, Türk, Arap gibi tüm bölge halklarının esas almaları gereken onurlu, şahsiyetli, tutarlı ve ilkeli tutum; bu amaca hizmet etmekten uzak durmak, zalimlerce kendilerinden isteneni asla yapmamaktır. Tam tersine kendilerinden alınmak istenen özgün değerlerine, İslami kimliğine, ümmet anlayışına, özetle Kur’an’a sarılarak, kendini özgün paradigması üzerinde yeniden inşa ederek bu zulme ve Müslüman halkları kan ve gözyaşına boğmuş emperyalist projelere itiraz etmek, hesap sormak, direnmektir.

Laik Ulusalcı Kürt Kemalistleri Kendi Halklarının İslami Kimliğiyle Savaşıyor

Ama maalesef bugünkü vakıa, karanlıkları aydınlığa dönüştürecek, bölge halklarına şeref kazandıracak bu onurlu yoldan çok uzaklaşıldığını gösteriyor. Türk ve Arap halklarının içinden çıkan batıcı Türkçü, Arapçı aydınların ve siyasetçilerin daha önce yaptıkları gibi, Kürt halkının içinden çıkan Kürtçü aydın ve siyasetçiler de, bu süreçte değişim geçirip zalimlerin kültürüne savruldukları için, ezenlerin yolundan gitmeye, onları taklit etmeye çalışıyorlar. Onların seküler kültür ve değerlerini Mazlum halklarına dayatarak, kurtuluşunu istedikleri halka en büyük zulmü yapmaktan geri durmuyorlar. Bu taklit o kadar birebir örtüşmektedir ki, her iki taraf da, aslında ulusalcılığı ve sekülerizmi dinleştirdikleri halde, tehdit ve düşman ilan ettikleri İslam’ı, kendi resmi ideolojileri istikametinde yorumlayıp, saptırarak, ona “resmi din” hüviyeti kazandırmaktan ve bu anlamda İslam’ı istismar etmekten de utanmıyorlar. Bu amaçla bir taraf  “Diyanet İşler Başkanlığı”nı, diğer taraf da “Kürdistan Dindarlar Birliği”ni oluşturarak, laik resmi ideolojilerine destek olsun, halkı Allah adına aldatıp kendilerine itaate sevk etsin diye kullanmaktadırlar. Aynı amaçla, iki taraf da, laik ulusalcı ideolojilerinin hâkimiyeti adına savaşıp ölen taraftarlarına, büyük bir çelişkiyle, laiklikle asla bağdaşmayan ve İslam şeriatının bir kavramı olan “şehid” unvanını vermektedirler.

Laik Kürtçü muhalefet, zalimleri taklit ve izlemeyi daha da ileriye götürüp, halklarının asırlarca uğrunda can verdiği, mensubiyetiyle şeref kazandığı İslam’a karşı, halkına zulmeden yerel ulus devletler ve küresel emperyalist güçlerle işbirliği yapma erdemsizliğini gerçekleştirmekten bile hiçbir rahatsızlık duymamaktadır. Haklarını savunduklarını iddia ettikleri Kürt halkının, sadece ulusal kimlikle ilgili hakları değil, ondan çok daha önemli olan İslami kimlikle ilgili hak ve özgürlükleri de gasp edildiği, ağır ihlallere ve baskılara maruz kaldığı halde, bu konuda ne tek bir itirazları, ne tek bir eylemleri ve ne halklarının İslami kimliğini savunma çabaları, ne de tek bir projeleri gündeme gelmiştir. Sadece izleyicisi ve taklitçisi oldukları Batı değerlerinin de gereği olan ulusal kimlik ve hakların savunuculuğunu yapmakta, kendi halklarına da İslam’a aykırı seküler boyutlar kazandırarak, Batı değerleri istikametinde dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Aslında bu konuda da ezenlerinin yolunu, Kemalizm’in yolunu harfiyen taklit etmeye çalışmaktadırlar. Kemalist Türkçü aydınlar, siyasetçiler nasıl kendi halklarını zorla Batının seküler değerleri istikametinde dönüştürmüşler ve halkın dinine, İslami kimliğine savaş açmışlarsa, Kürt halkına da Batıcı Kürtçü aydınlar aynı zulmü yaşatmaya çalışmaktadırlar. Üstelik kendilerine ve Kürt halkına yönelik zulmün kaynağında Türkçü sekülerizm, Türk modernleşme projesi yer almasına rağmen traji-komik bir çelişkiyle Kürtçüler de ezenlerinin ideolojisine, sekülerizme sarılıyorlar. Emperyalistlerin ve yerli zalimlerin, zulüm politikalarına da başvurarak Kürt halkına kabul ettirmek isteyip de başaramadıklarını, Kürt halkını zulümden kurtarmak iddiası ile ortaya çıkanlar başarıyorlar. Kürt halkını, özgürleştirme adına, bir daha kolay kolay kurtulamayacağı bir biçimde köleleştirecek olan seküler kültüre kendi elleriyle teslim ediyorlar. Nitekim İslam düşmanlığı ve sekülerleştirme konusunda Türkçü Kemalistlerden daha acımasız olabileceklerinin sinyallerini daha şimdiden vermektedirler. Türkçü Kemalistler en azından savaş sürecinde, Müslümanlara ve İslam’a, takiye sebebiyle de olsa cephe almamışlardı. Sosyalist Kürtçü muhalifler ise henüz “zulme karşı mücadele süreci”nde bile kendi halklarının İslami kimliğine karşı düşmanca tavır alabiliyorlar. Sözde halklarının özgürlüğü için mücadele ettikleri zalim sistemle ve emperyalist güçlerle bile kendi halklarının dinine karşı, bugün bile işbirliğinden çekinmiyorlar.

Mesela, İslami kimlik ve değerlere yönelik savaşın zirveye tırmandığı 28 Şubat sürecinde, PKK önderlerinin, despot generallerin, İslam’a ve Müslümanlara yönelik zulmünü takdir eden ve önemli bir gereklilik olduğunu vurgulayan mesaj ve yazıları yayınlanmıştı. Başından beri Laik Kemalist kesimle işbirliği ve dayanışma içinde olduğu artık açıkça konuşulan Abdullah Öcalan İslam’a ve Kürt-Türk-Arap-Çerkes ayırmadan tüm İslami kesime yönelik büyük ve yaygın hukuksuzlukların, zulümlerin gerçekleştirildiği 28 Şubat darbe sürecini açıkça desteklemekten imtina etmemiştir. Bu darbeyi olumlayan Öcalan şunları söylemiştir: “İrtica konusu ciddidir. Bu konuda Türkiye’nin tavrı olumlu., ordunun tavrı olumlu.” (13. 05. 1999 tarihli Avukat görüşmesi. Barış umudu, c.I, Çetin yayınları, s:72 Kasım 2005) “28 Şubat gücü olumlu. Benim için olumlu. Sağ blokun dağılması, sivillerin sınırlandırılması doğruydu.” (29. 06. 1999 tarihli avukat görüşmesi. Age, Sh. 121) “28 Şubat süreci, aslında yarım kalan, tam uygulanmayan bir yeniden resterasyon adımıdır. Raydan çıkan devleti tekrar meşru çizgisine çekme hareketidir. İdeolojik olarak da devlet tarikatlar cumhuriyetine dönüşüyordu. Cumhuriyet, eksik olan laiklik ilkesini tümüyle kaybetme durumuna geliyordu. Laiklik ve hukuk ilkesinden çok uzaklaşmıştı.” (Abdullah Öcalan, Sümer rahip devletinden halk Cumhuriyetine Doğru. C. II Sh. 166) (Serdar Bülent Yılmaz, PKK’nın Laiklik Hassasiyeti, Haksöz Dergisi, Sayı 219). Kemalizm’e hayran olup, onu Kürt halkı açısından taklit edip yeniden üretmeye memur edilen Abdullah Öcalan sürekli darbeci generallerin İslam’la savaşına destek vermiştir. Öcalan İslam’a da tıpkı Mustafa Kemal gibi yaklaşmış ve İslam’ın, diğer dinlerden yararlanarak, onların bir sentezi mahiyetinde Hz. Muhammed tarafından oluşturulduğunu iddia etmiştir. (Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru, C.I s. 184 - S. B. Yılmaz, Haksöz, sayı 219). Öcalan avukat görüşmelerinde şunları ifade etmiştir: “Mustafa kemal’in devrimci çizgisi tehlikededir. Bizim çizgimiz devrimci Cumhuriyet çizgisidir.” (21. 01. 2004 tarihli avukat görüşmesi). “Biz Mustafa Kemal’in 1920’lerde yaptığını şimdi Kürdistan’a uyarlamaya çalışıyoruz.” (14. 05. 2003 tarihli avukat görüşmesi). İşte bunlar, büyük ekseriyeti Müslüman olan Kürt halkının özgürlüğü için mücadele ettiğini iddia eden bir liderin son derece zelil hali ve kavmine zulmedenlere övgüler dizen işbirlikçi konumunu açıkça ortaya koyan belgeler.

Hatta bu seküler Kürt ulusalcılarının, kendi halkının diniyle, İslami değerleriyle savaşta yerlilere ilaveten emperyalist güçlerle bile işbirliği yaptıklarını bilmeliyiz. Kendi halklarının dinine, dinî hak ve özgürlüğüne, İslami kimlik ve değerlerine karşı tıpkı Türkçü Kemalistler gibi, emperyalist ve yerli zalimlerle işbirliğinden bile asla çekinmeyeceklerini aklımızdan çıkarmamalıyız. Yine aynı çevrelerin önde gelen simalarından olan Leyla Zana, adaletsiz bir uygulamayla, haksız yere hapsedildiği için, adalet yanlısı İslami kimliğimiz gereğince bizim de kendisine merhametle bakıp, kendisine yapılan zulmü kınadığımız bir süreçte, ceza evinden ABD Başkanı Clinton’a bir mektup yazarak Müslümanları şikayet etmişti. Bu talihsiz mektubunda, “eğer bize yardım etmez ve önümüzü açmazsanız İslamcılar ülkemizde söz sahibi olur” mealinde bir şikayette bulunma tutarsızlığını gösterebilmişti. Böyle bir tutum, insani erdemlerle ve insan hakları savunuculuğu ile bağdaştırılamayacak çirkin bir çifte standarttır. Kendi çıkarları gerektirdiğinde, İslam ve Müslümanların hakları söz konusu olduğunda, derhal ve kolayca zalimleşen, zalimlerin saflarında yer alan bu karakter, fıtrattaki büyük bozulmanın sonucudur. Üstelik yaşadığı bu büyük çelişkiyi ve çifte standardı fark etmeyecek derecede de yozlaşmış olmanın ifadesidir. Aynı yıllarda kendisini hapse tıkan statükonun Başbakanı Tansu Çiller de aynı Batılı önderlere aynı şikayetlerde bulunmuş ve “Eğer bizi AB’ye almazsanız ülkemizde şeriatçılar, İslamcılar güçlenir” diyebilmişti. Görüldüğü üzere, İslam söz konusu olduğunda, zalim ile mazlum, egemen Türkçü ile muhalif Kürtçü, ortak düşman gördükleri İslam’a karşı nasıl da birleşiveriyorlar. Ve nasıl da ikisi birlikte aynı emperyalist güçlere sığınıveriyorlar. Türkiye’deki Kürtçü muhalefetin önemli bir kısmının bağımsız bir ulus devlet yerine, Kürt kimliğinin tanınması, “kültürel ve demokratik haklar” olarak ifade edilen “azınlık haklarının” tanınması ve Kürt partisi olarak parlamentoda ve yerel yönetimlerde söz sahibi kılınmaları gibi talepleri olduğu biliniyor. İşte bu tür ulusal haklarının verilmesinden sonra, laik TC parlamentosunda ve tüm alanlarda İslam’a karşı zulüm politikalarını artık daha güçlü olarak Kemalist laiklerle birlikte sürdüreceklerinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Kürt ve Türk Müslümanlarının İslami kimliklerine, İslami eğitim taleplerine ve Allah’ın tesettür ayetine, başörtüsüne karşı birlikte savaş verecekleri kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Daha şimdiden İslam’i eğitim ve yaşam tarzına düşmanlıklarını tıpkı ulusalcı Türk Kemalistleri gibi açıkça ortaya koyuyorlar. DTP Van Milletvekili Özdal Üçer şunları ifade edebilmiştir; “Vakıf ve cemaat bazında yürütülen Kur’an Kurslarına izin vermek şeriat devletine giden yolda en büyük adım olur… biz bunlara kesinlikle karşıyız”. (Vakit Gazetesi, 13 Kasım 2007) Yine DTP milletvekili Hasip Kaplan da, eğitim özgürlüğünü genişleten Anayasa değişikliğinin başörtüsüne sınırsız özgürlük getireceğini iddia ederek, kamu alanında başörtülü görev yapmaya özgürlük getirecek teklifi desteklemeyeceklerini açıklamıştır. (www.haber7.com/haber.php?haber_id=293938). Yine bir başka DTP milletvekili Aysel Tuğluk ise, 03. 02. 2008 tarihli Radikal 2’de yayınlanan yazısında, Kemalistlere İslam’a karşı kalıcı bir ortaklık önerisinde bulunuyor. “Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki tarihsel deneyimden de yararlanarak, yeniden bir ortaklık tesis edilmesinden söz ediyorum. Cumhuriyet’in savunucuları olduklarını iddia edenler gerçekten samimilerse Kürtlerle hesaplaşmaktan vazgeçip, kendileriyle hesaplaşacağı aşikâr gerici güçlere karşı Kürtlerin desteğini aramalıdırlar.” DTP milletvekili Hasip Kaplan bir başka açıklamasında da TSK yönetiminin laiklik anlayışıyla kendilerinin ve Öcalan’ın laiklik anlayışları arasında fark olmadığını, tam bir mutabakat bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullanabilmiştir: “Biz olmasak Güneydoğu’da şeriat öne çıkar. TSK’nın laiklik söylemi ile bizim laiklik söylemimiz örtüşmektedir. DTP kapatılırsa, etkisizleşirse bölgede dini radikalizm hakim olur. Bu da TSK’nın en çok karşı olduğu şeydir.” (Vakit Gazetesi, 12 Kasım 2007). DTP Iğdır milletvekili Pervin Buldan da, “irtica” ve “1aiklik”le ilgili konularda TSK ile fikirlerinin tamamen örtüştüğünü söylerken, Van milletvekili Özdal Üçer de “laiklik için veryansın eden Genelkurmay’ın, bölgedeki çalışmalarımızın ‘laiklik açısından’ önemini kavraması lazım. Bize cephe almasınlar, zira biz de onlar gibi laikliğin savunucusuyuz” “Bölgenin irticaya teslim olmaması için büyük çaba sarf ediyoruz. Biz bölgedeki cemaatlere karşı açık bir şekilde mücadele ediyoruz. Üzerinde en fazla hassasiyetle durduğumuz konulardan birisi laiklik.” (Vakit Gazetesi, 13 Kasım 2007) (Serdar Bülent Yılmaz, PKK’nın Laiklik Hassasiyeti, Haksöz Dergisi, Sayı 219) diyerek “ortak düşman” İslam’ı ve ortak payda laikliği öne çıkararak, Kürt halkına hem etnik hem İslami kimliği sebebiyle bunca zulmü yapa gelen Kemalistlerle uzlaşı arayışını, “irtica”ya/İslam’a karşı laik ortak cephe oluşturma çağrısını açıkça ifade etmiştir.

Aslında, Müslüman olmayan bütün kesimlerde olduğu gibi, bunlarda da özgürlük talebi sadece kendileri gibi düşünenler içindir. Hatta Kürt halkının büyük kısmının İslami duyarlılıklarının ve İslami hayat taleplerinin yüksek olduğu dikkate alınırsa, laik Kürt muhaliflerin (!) kendi halklarına karşı, zalim statükoyu temsil eden Türk Kemalistlerle laiklik cephesinde bütünleştikleri ortaya çıkmaktadır ki, bu Kürt halkının haklarını savundukları iddiasını yerle bir eden utanç verici bir sonuçtur. PKK ve DTP’liler, yani seküler Batı kültürünü Kürt halkına dayatıp, Kürt halkını bu istikamette dönüştürmeye çalışan Kürt Kemalistleri, sürekli bu tür söylemlerle Türk ulusalcılarına, Türk Kemalistlerine, TSK yönetimine “ortak düşman” İslam şeriatına karşı laiklik, Batıcılık ortak paydasında uzlaşıp, dayanışmayı teklif etmektedirler. İslam karşıtı laiklik savunuculuğunda TSK ile örtüştüklerini söyledikleri halde, sözüm ona bunlara düşman güç konumundaki TSK’dan hiçbir itiraz gelmemekte, tam tersine kimi generaller ve Ergenekoncular PKK lideriyle bu tür bir dayanışmanın gereği olan görüşmeler yapabilmektedirler. İşte tüm bunları bilerek, bir yandan Kürt halkının özgürleşmesi, adalet vasatına kavuşması çabalarını desteklemekle beraber, diğer yandan da yeni süreçte İslam’a karşı bu güçlerin ittifakla saldıracağı ihtimaline karşı da uyanık ve hazırlıklı olmalıyız.

 

  • Yorumlar 22
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim