1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. Evrensel İlahi Mesajın Köküyle İrtibatımız ve Kemal Kelleci
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

Evrensel İlahi Mesajın Köküyle İrtibatımız ve Kemal Kelleci

A+A-

Sene 1987. Bir Yayıncılık’ın yöneticisi Harun Maden, ismini sürekli duyduğum ama tanışma imkânı bulamadığım Kemal Kelleci ile beni tanıştırıyor. İlk izlenim olarak bana, orta yaşın üzerinde jest ve mimikleriyle, uzun saçlarıyla ve inceltilmiş külhanbeyli vurgularıyla “bitirim” denilen tiplere benzeyen; ama konuşulan konuları Kur’an bağlamına çekme becerisi ve ataklığı gösteren bir insan olarak görünüyor. İlk buluşmamızın başında ve sonunda sanki gençlik yıllarımızın lümpenleştiren şehir kültürüne posta atan replikleriyle el sıkışıyoruz. Karşımda adeta elinde şaklatılan tespihi, yumurta topuklarının üzerine basan ve ceketini omuzlarına atan tavrıyla akıllı olmayanlara rajon kesen ve yanlış yapanları çizen delikanlı bir hayat müfettişi bulunuyordu. Söyleyeceğini öğrenci, esnaf veya kahve jargonu ile bezeyip modern davranış kalıplarıyla irtibatlandırarak sunan, bu nedenle de oldukça dikkat çeken içimizden birisiydi Kelleci.

İlk buluşmalarımızda ilgilendiği konulardan ikisi belleğimde iz bırakmıştı. Birincisi, o zamanki TRT Televizyonu’nda öğrenci sorunlarıyla ilgili canlı yayına çıkacak Orta Doğu Üniversitesi’nden ve kendisiyle Kur’an çalışmaları dolayısıyla irtibatlı oldukları başörtülü bir kız öğrencinin, ne konuşması gerektiği ile ilgili bizimle yaptığı istişare ve o öğrenciye iletilmek üzere Ankara ile yaptığı telefon görüşmesi. O bayan kardeşimize canlı yayında konuyla ilgili mutlaka üç dört tane iyi seçilmiş Kur’an ayeti okuması gerekliliğini heyecanlı bir şekilde iletiyordu. Canlı yayında sorunlarımızla ilgili konuya Kur’an ayetleriyle yaklaşmanın toplumu Kur’an’la buluşturmak için çok önemli bir örneklik olacağını ve gençlik için de bunun ilk örnek oluşturacağını vurgulayan Kelleci, bizleri de heyecanlandırıyordu. İkincisi, Ankara’da içinde Kur’an çalışmalarının yapıldığını söylediği öğrenci evlerinin finansmanı için gerçekleştirdiği girişimlerde yaşadığı diyaloglardı.

Kur’an ile insanlar arasındaki barikatları kırmak için gelenekçi tutumu ve taklitçi alışkanlıkları hicvederek geriletmeye çalışan Kelleci’nin mukaddesatçı, sağcı, mezhepçi kirlerden arınamayan kişileri acımasızca eleştirmesine veya hicvetmesine rağmen, Sezai Karakoç’u kayırmaya çalışması, hatta onun fikirlerini idealize edecek konumda savunması bize garip gelmişti.  Sonradan öğrendik ki o, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı gibi sağcı geleneğin içinde yoğrulan, Necip Fazıl’ın romantik idealleriyle donanan, Sezai Karakoç’un Mona Roza’sı ile örtülü duygular havzasıyla buluşan bir geçmişten geliyordu. Ama 1960’lar sonu ve 1970’ler başında arkadaşlarıyla birlikte üniversite yurtlarında sol entelektüalizme karşı “bizim de şairimiz var” diyerek Karakoç’un İkinci Yeni akımını besleyen şiirlerini okuyup anlamaya çalışmışlar; bu eylemleri sırasında Sezai beyin şiirlerinde yer alan bazı Kur’ani kavramları çözmek için arkadaşlarıyla Lugat araştırmalarına ve Mucem taramalarına yönelmişlerdi.

Kur’ani kavramları çözmek konusundaki bu yönelim -Sezai Karakoç’un bu kavramların muhtevasını çoğu kere doğru kullanmamasına rağmen- Kelleci ve bazı arkadaşlarını Kur’an araştırmalarına sevk etmiş. Kur’ani kavramlarla ve Kur’an’la irtibat kurmak konusunda Kelleci’nin paylaşımda bulunduğu kişilerden birisi de Ahmet Ertürk olmuş. Bu bilgilerle Kemal Kelleci’nin Karakoç savunusunun temelinde yatan psikolojik saikleri büyük ölçüde çözümlemek mümkün.

Bu tür tahkik beraberliği, Ertürk’ün babası Topal Said ve talebesi Hikmet Zeyveli ile irtibat trafiğini de beraberinde getirmiş. Topal Said, gerek Palu’dan Şeyh Said Kıyamı dolayısıyla ailece sürgün edildikleri Urfa’da yetkin hocalardan edindiği Arapça bilgisi ve gerek Urvetu’l Vüska-Manar Ekolü’nün taşıyıcısı Malatya Müftüsü Hatip Erzen’den edindiği ıslah perspektifi ile “Öze Dönüş” hareketinin cefakâr öncülerinden olmuş nadide değerlerimizdendi. Bu daire içinde Arapça bilgisi ve tevhidi tahkik çabalarıyla yer alan Şeyho Duman’ın da diğer isimler gibi Kelleci üzerinde Kur’an’a yönelim gayretlerini teşvik edici katkısı olmuştur.

1976 yılından itibaren Malatya’da Said Çekmegil ve çevresinin aylık olarak çıkartmaya başladığı Kriter Dergisi, "Her Sayı Bir Dost" bölümünde Isparta'lı ama Malatya Talebe Yurdu Müdürlüğü yapmış bir "dava adamı"na, o dönem için artık "hem dava hem fikir adamı" olan Kemal Kelleci'ye de yer ayırmıştı. Kelleci dönemin gençlerini Kur'an ve Tefsir okumak konusunda teşvik etmiş, Seyyid Kutup'un, "Fi Zilal'il Kur'an" tefsirinin ve Kur'an meallerinin okunması için önemli gayretler ve dağıtım kampanyaları düzenlemiş bir isimdir. Kendisiyle özellikle Türkiye'deki toplumsal kutuplaşmalar ve gençlerin sorunları, genç gruplar arasındaki münasebetler, muvahhid gençlerin yetiştirilmesi konusunda nasıl bir yöntem izlediği ve Kriter'in yeniden ilme dönüş hedefi için neler söyleyebileceği soruları ile bir röportaj yapışmış (1978/XXII-25). Soruları toplu olarak cevaplayan Kelleci'yle yapılan röportaj, dönemin Kur'an-meal ve tefsir çalışmaları yapan müslümanların nasıl bir müfredat takip ettiklerini anlamak ve 1970'li yılların ortalarından itibaren yaygınlık kazanmaya başlayan Kur'an çalışmalarının önemli bir bölümünün mahiyetini kavramak için, nadir olarak yazıya geçmiş bulunan ve önem ifade eden tespitler içermektedir. Kelleci bu çalışmaların hem mensubudur; hem koordinatörleri arasındadır. Ve röportajdaki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere bu çalışmaları anlamlandıracak bakış açısını da bir-iki sene içinde geliştirmiş ve olgunlaştırmıştır.

Kelleci öncelikle kendi yaklaşımı ile Kriter'in "ilme dönüş hareketi" arasında bir paralellik bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre ülkede İslami terminoloji bilinmemekte bunun için de İslami kavram anarşisi yaşanmaktadır. Öncelikle şartlanmış ve tembellik çökmüş beyinler aşılmalı ve peşin hükümlerden kurtularak İslam ve İslami kavramlar doğru anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu da aramakla, okumakla ve iyi düşünmekle elde edilebilir.

Türkiye şartlarında kavramlarımızı doğru öğrenme konusunda temel kitabımız Kur'an dikkatlice okunmalı ve "Elmalı" tefsiri ile "Prof. Seyyid Kutub"un tefsirinden yararlanılmalıdır. Zaten Kelleciye göre bu iki tefsir kendi terminolojimizi bilmek konusunda büyük faydalar sağlamıştır.

Peygamberimiz devrinde üzerinde hassasiyetle ve titizlikle durulan ve bütün bir hayatımızı etkileyen "Akaid" konusu yeterince bilinmemektedir. Bugünün insanları, "kendi yaşantısından ayrı bir inanç içersindedir."

"Kendi inancını yitirenler; babadan, atadan kalma din anlayışıyla amel eden kişilerdir. Bunlar kendi dinlerini dahi öğrenmediklerindendir ki inançsız bir yaşayışa sürükleniyorlar. Oysa yeni baştan kendi inancımızı hurafelerden ari bir titizlikle araştırmak ve öğrenmek gerekiyor." (78/XXII-25)

Tabii ki inancımızı öğreneceğimiz adres "temel kitabımız Kur'an'dır." Kelleci'ye göre Kur'an'ın, "a) Nerede indiği? b) Nasıl İndiği? c) Ne İçin indiği? d) Ne zaman indiği?" sorulan hem surelerin hem de ayetlerin anlaşılması için anahtar konumundadır. Ayrıca İbn Mesud'dan gelen "Herhangi birimiz on tane ayet öğrendik mi, bu ayetlerin manalarını iyice kavrayıp yaşayışımıza tatbik etmeden diğer ayetlere geçmezdik" rivayeti de önemsenmiş öğrenme eyleminin yaşamlaştırılarak anlam kazanacağı ihsas ettirmiştir.

Böylece Kelleci'nin içinde yer aldığı Kur'an çalışmalarının üç ilkesi belirginleşmektedir. Birincisi İslami kavramları doğru kavramak, ikincisi Kur'an ayetlerini nüzul ortamına dikkat ederek kavramak, üçüncüsü de ayetleri yaşamımıza indirgeyerek kavramak. Bu yaklaşıma sosyal gerçeklik içinde yaşam kazandırmak konusunda, tespitlerdeki yenilikten kaynaklanan önemli acemilikler yapılmış, bazı kere şaz davranışlar ortaya çıkmış olsa da; bu yaklaşım dönemin gerek Düşünce Dergisi gerekse Kriter Dergisi'nde ortaya konan Kur'an'ın anlaşılmasıyla ilgili kaleme alınan yazılardan çok daha gelişmiş bir yöntemi ifade etmektedir. Ve Kemal Kelleci devam eder:

"Bir müslüman ciddi olarak bütün enerjisini meal ve tefsir üzerinde yoğunlaştırmalı. Ancak böylelikle 'icmali imandan" 'tafsili imana' geçilir. Bu da bir insanın iki veya beş yılını alabilmesi muhtemeldir. Biz hepimiz 'Ashab-ı Suffe' gibi çalışmalıyız."

Bu çalışmaların ameli ve itikadi sorunlarımızla var olan pratik ilişkilerinin veya tafsili imanın kişiye yüklediği sorumlulukların ne olduğu ile ortaya konan bir program veya açıklık yoktur veya yakalanamamıştır; ama Kelleci bu çalışmalarla güçlenen potansiyelin bir gün harekete dönüşebileceğine inandığını ifade etmektedir. Kellecinin inanç-amel bütünlüğüne dayanan geleceğe dönük İslami bir mücadele kurgusunu zihninde taşıdığı anlaşılmaktadır.

Bu konudaki açılımlar da büyük ölçüde 1970’li yılların başlarında Ercümend Özkan’ın Hizbu’t Tahrir’in usuli ve metodik anlayışı ile örgütlediği İP bünyesi içinde yaşanmaya başlayan fikri ve metodik tartışmalardan sonra Mehmet Ali Baltaşı, Ubeydullah Dalar, Şeyho Duman, İhsan Aslan, Yalçın İçyer gibi bazı kişiler gibi Kelleci’nin de bu çalışmadan kopması sonrasında şekillenmeye başlamıştır. Ve kendilerine “mealcilik” suçlaması da ilk olarak koptukları bu yapıdan gelmiştir. Kelleci’nin o dönem için gündeme getirdiği İslami tebliğde vahyi bilgi-amel bütünlüğü ideali, bir türlü ayetlerin yaşamımıza indirgenerek kavranması noktasına inkılap edememiş, İP’ten edinilen “gizlilik” anlayışı aşılıp Kur’an’daki “şehitlik/şahitlik” kavramına veya bu kavramın amelleştirilmesine ulaşılamamıştı. Ayrıca Kelleci’nin 1978’de Kriter Dergisi’ne verdiği röportajda belirttiği gibi İslami kavramları ve ayetlerin nüzul ortamını doğru kavramayı, ayetleri yaşamımıza indirmeyi amaçlayan çok az etkin ve üretici insan arasında bağlayıcı istişari birliktelikler kurulamamıştı. Ancak adeta şair veya edebiyatçı üstadların geleneği, vahyi bilginin amel temelli istişari paylaşımı yerine, vahyi bilginin gücünü elinde tutmaya çalışan birey temelli otorite olmaya çalışanların şahsında yeni bir üstadlık ideali üretilmiştir.

1970’li yılların sonlarında ve 1980’li yılların ilk yarısında mayalanmaya başlayan Kur’an-Meal çalışmalarına Kelleci’nin beslediği ilgi ve destek ruhu, bu çalışmalarda bulunan kişilerin acemiliklerini ve yanlış eğilimlerini tartışıp tashih etmeye yönelmekten çok, görmemek veya uyarıyı tehir etmek şeklinde belirginleşen opsiyon tanıma biçimine dönüşmüştür. Gelenekçi yaklaşımlardan etkilenmeye gösterilen tepki, modern hayatı bütünsel olarak kuşatan modernizmden gelen zihinsel ve davranışsal tehlikelere karşı yeteri kadar gösterilememiştir. Üniversite kampüslerindeki davranış tarzlarından, cinsler arası diyalog ve İslami duyarlılığı yüksek olan insanların usuli yanlışlarını tashih etme biçimi ve üslubuna, sistem içinde rol almak veya statü kazanmak amacına kadar gelecek tasavvurlarına uzanan tutum ve özlemler, “Nasıl bir Kur’an nesli?” sorusunun icaplarına göre disiplinize edilemiyor, çağdaş bir Kur’ani ilmihal ahlakı modelleştirilemiyordu. Tabii ki daha zihinsel ve metodik sorunların Kur’an rehberliğinde yeterince çözüme kavuşturulmadığı bir süreçte, davranışsal modeller ve örnek alınacak bir “şüheda”lık uygulamasını gerçekleştirmek de pek kolay değildi.

Ayrıca Kelleci ve yakın arkadaşları, Kur’an-Meal çalışması yapan gençlerin, geleneğin muharref telakki ve rivayetlerini eleştirirken, Muhammedi gelenek veya Sünnet hakkında tutarlı ve bütünsel bir tesbite kavuşamamamın getirdiği zaafları vahyi ölçülerle ıslah etmek yerine, savunmacı ve hataları örtücü bir kafa karışıklığı da oluşturuyorlardı. Bu konudaki zaafa, Kur’an çalışanlarından bir küme tarafından 1988 yılında çıkartılan Kalem Dergisi’nde 2 yıl süren yayın hayatında, yöneltilen soru ve eleştirilere cevap vermek üzere ilan edilmesine rağmen Muhammedi Sünnet konusunda bir kez dahi aydınlatıcı bir yazının kaleme alınamayışı örneğini verebiliriz. Müslüman halkın da taşıdığı Kur’an’a raci olan Muhammedi uygulamaları “salat” örneğinde olduğu gibi tahfif  etme konumuna düşenlerin veya salat konusunda mütavatir uygulamalar üzerinde spekülasyon yapanların, bu çevrede Hikmet Zeyveli’nin gayretleri dışında ciddi anlamda uyarılmamış olmaları, Kur’an çalışması yapanları genellemeci bir tarzda ve gelenekçi bir tepkiyle “mealcilik ” ithamıyla karşı karşıya da bırakmıştı.

1988‘de Yöneliş Yayınları’nı kurduğumuzda, amaçlarımızı ve İslami kültür dünyasına bakışımızı anlatan tanıtıcı bir broşür çıkartmıştık. Bu broşür de modernist ve gelenekçi tutumu eleştirdikten sonra ıslah çizgisini güçlendirmesi gereken Kur’an çalışmalarının senelerce Kur’an’ı anlama ve okumaya davetten, bir türlü Kur’an’ın amaçları doğrultusunda zulme, şirke, egemen cahiliyeye karşı toplumsal bir tebliğ ve mücadele örnekliği oluşturulamadığını gündeme getirmiştik.

O dönemlerde İslami tebliğle ilgili boşluğu daha ziyade tevhidi uyanış sürecine adım atmakla beraber yeteri kadar mezhepçi ve tarihi tazim eden yaklaşımlardan kurtulamayan duyarlı insanların doldurduğunu; ancak eskiye nisbetle bunun iyiye yönelen ama zaaflı bir gelişme olduğu üzerinde duruyorduk. Yöneliş’in buroşüründe özetle Kur’an’ın amaçları doğrultusunda yapılmayan bir Kur’an okuması veya çalışmalarının da en nihayetinde sorumlu olduğumuz geçeklerden kopuk soyutlamalara, yanlış felsefik dehlizlere sürüklenebileceğini, bunun sonucunda neo-modernist, neo-gelenekçi savrulmalara sebep olunacağına dikkat çekmiştik.

Meal-Kur’an çalışmalarının eksikliklerini veya zaaflarını hatırlatmamız Kemal Kelleci abimizi epey tedirgin etmiş veya öfkelendirmiş olacak ki, zaman zaman buluştuğumuz Üsküdar sahilindeki kahvenin önünde bir araya geldiğimiz bir gün İsmet Uçma, Ahmet Kuru, Dövizci Burhan gibi isimlerin de oturduğu masada broşürdeki yaklaşımımızı “rijid” bulduğunu belirtmiş ve bıçkın abi efelenmesi ile bu tespitlerin kulağından çekmeğe kalkışmıştı. Ama bizim eleştirilerimiz dışarıdan değildi; süreci paylaşan bir tecrübenin olumsuzluklarını aşma kararlılığından besleniyordu. Doğru gördüğümüz tespitlerimizin arkasında durmamız ve delilli açıklamalarımızdan sonra Kemal abi kendine has mimik ve jestleriyle susmayı tercih etmişti.

Yeterli bir sistematiğe ve diyalog imkanına sahip olunmasa da 1970’li yıllarda yaygınlaşmaya başlayan Kur’an çalışmalarının Kur’ani bilince yönelten katkısını takdirimiz yanında, hem bu çalışmalara çeki düzen verme teklifimiz ve hem de Kur’an eğitimini hayatın sorunlarına hitabeden bir talim zindeliğine ulaştırma amacımız daha o zamandan oluşmuştu. Sadece Kur’an ayetlerini ve kavramlarını öğrenmek Kur’an çalışması için yeterli değildi. Aynı zamanda Kur’an çalışması Rasulullah (s) gibi Kur’ani bilgi perspektifiyle Kur’an’ın amaçları doğrultusunda yaşadığımız sorunlarla Kur’an ayetleri ve Rasullah’ın zamanı aşkın uygulama örnekliği arasında irtibat kurup vahyin ve adaletin şahitliğini üstlenmek demekti. Ancak bu konulardaki uyarı ve serzenişlerimiz, şahitlik temelinde birlikte iş yapabilmek için diyalog ve tavsiyeleşme çabalarımız pek karşılık bulamadı.

Kemal Kelleci ile mekansal uzaklığımız, sanki  üslup ve metod algımızdaki uzaklığın da nedeni oluyordu. Zaman zaman Ankara’daki Kur’an sempozyumları değerlendirme yemeklerinde veya kitap fuarlarında karşılaştığımız oldu. O hala Kur’an’ı anlama ve anlatma davasının sevdalısıydı. Ama sevdalar her zaman özdenetim ve sahih ölçülerle oluşturulan yenilenme imkanının reel zeminini oluşturamıyor. O Halilülrahman Acar ile Arapça öğrenimi konusundaki girişimleri gibi hizmet temelli hayır-hasenat faaliyetlerini hep sürdürdü. Kellecinin yöneldiği referans, kulpu sağlam, mesajı evrensel ve muhkem en kadim bir kök idi. 1960’lı 1970’lı yıllar Türkiye’sinde o kökün yeşereceği verimli bir toprak yoktu. Ama bu ilahi kökün hayat sahnesinde yeşermesi için yapılan çabalar hepimizin kazancı ve birikimi oldu. Bu kökün gelişmesi için su taşıyan Kemal Kelleci’nin de… Bugün yaşadığımız eksiklik ise, bilgi birikiminden çok edindiğimiz vahyi bilgi ve birikimi istişari temelde amelleştirme ve şahitleştirme  hamlesidir.

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum