1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Evrensel Düşünme ve Atatürkçülük Bir Arada Olmaz!
Evrensel Düşünme ve Atatürkçülük Bir Arada Olmaz!

Evrensel Düşünme ve Atatürkçülük Bir Arada Olmaz!

Halil Berktay eğitim müfredatına dair gelişmeleri değerlendirdiği yazısında okullarda resmi ideolojik dayatmaların son bulması gerektiğini söylüyor.

15 Mayıs 2017 Pazartesi 17:10A+A-

Halil Berktay’ın konuyla ilgili yazısı şöyle:

Üç Ay Önce Bir Panelde Söylediklerim

“Modern bir cumhuriyet ve çağdaş bir demokrasi, ne genel olarak vatandaşlarının, ne ilk-orta-yüksek öğrenimdeki çocuk ve gençlerinin herhangi bir “izm”e bağlı olmasını; ezeli ve ebedi bir Atatürkçülük projesi ve ideolojisine bağlı kalmasını isteyemez. Hem çağdaş eleştiriye açık evrensel dimağlar olacak (faraza YÖK yasası öyle diyor), hem de Atatürkçülük dersi ve dolayısıyla herkesin Atatürkçü olması talebi! Bu ikisi yan yana olamaz. Palavradır. Mümkün değildir.”

Millî Eğitim Bakanlığının Talim ve Terbiye Kurulu, bu yılın başlarında kamuoyuna sunduğu yeni müfredat taslakları arasındaki “TC İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” dersini (daha doğrusu, bu derse ilişkin taslak müfredatı) geri çekmiş. Çok sevindim. Bu dersin gerek orta, gerekse yüksek öğrenimden toptan kalkması yolunda bir adım olmasını dilerim. Bu görüşümü o günlerde iki ayrı ortamda dile getirdim. Önce, TBMM’nin 15 Temmuz girişimi sonrasında kurulan Darbe Araştırma Komisyonu’nun  11 Aralık 2016 Pazar günü İstanbul’da düzenlediği bir tartışma toplantısında, hali vakti yerinde laik orta sınıflarda görülen (devrimci-darbeci) “devirmecilik” hastalığının ideolojik izlerini sürerken, söz konusu resmî ideoloji derslerine de değindim.

Galiba o sırada yeni müfredat taslakları yoktu bile. Ardından taslaklar çıktı, konuşulmaya başladı ve SETA 17 Şubat 2017’de Ankara’da “Yeni Türkiye İçin Nasıl Bir Müfredat?” başlıklı bir panel düzenledi. Talim-Terbiye Kurulu Başkanı Alparslan Durmuş’un, SETA uzmanlarından İpek Coşkun’un, ODTÜ Eğitim Fakültesi Fizik Öğretmenliği Bölümü’nden Ali Eryılmaz’ın yanı sıra ben de katıldım. Söylediklerim basına da yansıdı. Serbestiyet’te Hidayet Tuksal değindi. Şimdi, bu son gelişme vesile oldu. Aşağıda, “Atatürkçülük” derslerinin son paragrafında yer aldığı o konuşmanın bant çözümünü sadece küçük düzeltmelerle sunuyorum.

                                                    *          *          *

 [Ankara, 17 Şubat 2017] Benim önüme bu panel için, bir, liselerin esas Tarih sekansı, yani 9-10-11. sınıf Tarih derslerinin taslağı geldi. İki, Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersinin taslağı geldi. Üç, Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersinin programı geldi. Ve dört, 4-5-6-7.sınıfların Sosyal Bilgiler programı geldi. Sonuncusunu okuyamadım. Diğer dördü üzerinde konuşacağım.

Genel olarak sosyal bilgiler ve bilimler, özel olarak tarih, doğa bilimlerinden, fizikten, matematikten, sübjektivite ve ideoloji payının daha fazla olmasıyla bir farklılık gösteriyor. Ve tarih veya sosyal bilgiler alanında böyle yeni müfredat taslakları tasarlandığında, kamuoyunda öncelikle bu açıdan, doğru dürüst okumadan, incelemeden bir patırtı kopuyor; “zaten ne beklerdiniz” gibi çeşitli iddialar dolaşıyor. Geçtiğimiz haftalarda bu titreşimleri yaşadık. Şimdi 9-10-11 Tarih ve (seçmeli) Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi için ayrı, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük için ayrı konuşacağım. İlk ikisini bir tarihçi olarak haliyle daha çok ciddiye alıyorum; ikincisini ise hiç ciddiye almıyorum. Daha sonra neden ciddiye almadığımı, toptan kaldırılması gerektiğini söyleyeceğim.

Ama ilk iki ders konusunda, yani 9-10-11 Tarih ve Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersleri söz konusu olduğunda, benim ideo-politik denebilecek bir itirazım yok. Şartlanmışlıkları içinde “AK Parti iktidarı bir müfredat yaparsa  mutlaka bunun içine İslâmcılık ve/ya aşırı Osmanlıcılık sıkıştırırlar; gericidirler zaten; şunu yaparlar, bunu yaparlar” denebilir. Diyenler var. Dikkatle okudum, ben öyle bir şey görmedim. Benim itirazlarım, tarihçiler ve tarih öğretmenleri arasında, profesyoneller arasında olabilecek ölçüde itirazlar. Faraza anlatım tarzına ve öğrenim kazanımlarına ilişkin; bunların sekanslandırılmasına ilişkin; neyin önce, neyin sonra ve ne kadar anlatılabileceğine ya da neyin anlatılamayacağına ilişkin, diyelim ki pedagojik ve teknik itiraz ya da tartışmalar. Yoksa benim itiraz edebileceğim türden herhangi bir ciddi ideolojik ve/ya politik dezenformasyon görmüyorum. Bunu net olarak söylemek isterim.

Ben bir tarihçi ve tarih öğretmeni olarak (ki bilen biliyor, 8-9 yıldır bir lisede de dışarıdan yardımcı öğretmenlik ve tarih ve sosyal bilgiler programı danışmanlığı yapıyorum)... Ben bu programı girer uygularım. Zaten anlatmakta olduklarımı biraz eğip büküp (içeriğini değiştirmek veya saptırmak anlamında değil) adapte olurum. Üç aşağı beş yukarı, bu program içinde kendimi buluyorum. Bu, programı bütün ayrıntılarında kusursuz bulduğum demek değil; ama bu iki dersin taslaklarını hazırlamış olan arkadaşlarla profesyoneller olarak bir masa etrafında otursak, aramızda ciddi ve profesyonelce bir tartışma geçer anlamına geliyor. “Hocam, 10. sınıftaki ‘Savaşanlar ve Üretenler’ konu başlığını acaba ‘Savaşanlar ve Askerler’ konu başlığının önüne alsak daha iyi olmaz mı?” Veya, “daha Osmanlı beyliğinin devletleşme süreci yeni anlatılırken, ikinci ünitede hemen yeniçeri ocağından bahsetmenin yeri ve zamanı mıdır?” Birkaç örnek zikrettim sadece. Bunlar ideolojik itirazlar değil; bunlar olayların sıralanmasıyla ilgili, doğru düşünce bağlantılarıyla ilgili sorunlar. Bunlar profesyoneller arasında hiçbir gizli gündem olmaksızın rahatlıkla yapılabilecek tartışmalar.

Şunun önemle altını çizmek istiyorum; bu, söz konusu dersleri mükemmel bulduğum anlamına da gelmiyor. Temelde, hiçbir zaman bir altın çağ olmayacak. Mükemmel bir tarihçilik ve tarih öğretimi de olmayacak. Her kuşak, tarih öğretiminde ve tarihçilikte her yeni estetik veya poetika, daha önce yakalanmayan meseleleri yakalayacak ve yeni kuşak tarihçileri daha önce sorulmayan bazı sorular soracak. Bu bir süre böyle gidecek; derken daha yeni sorular gündeme gelecek. Bu önceki kuşağın yaptıkları, sordukları sorular ve bütün bunların tarih öğretimine yansıyışı yetersiz kalacak; yeniden bir düzenleme ihtiyacı doğacak.

E. H. Carr “Tarih bugün ile geçmiş arasında sürekli bir diyalogdur” derken bundan bahsediyordu. Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersinin “küreselleşme dönemi” bölümü 15 yıl önce yazılsaydı böyle olmayacaktı. Bu, son 20 yılın süreçlerinin gündeme getirdiği bir şey. Gelişme ve ilerleme her zaman şöyle cereyan edecek: Bir statüko; sonra o statükonun eleştirisi; statükonun eleştirisinden çıkan yenilikler; sonra onların da başka bir statüko haline gelmesi… Biz hiçbir zaman kafamızdan 50 yıl,100 yıl, 150 yıl geçerli kalacak bir tarihçilik tasarlayamayız. Her statükonun eleştirisi yeni ilerlemeleri beraberinde getirecek.

Bütün bunlarla birlikte, gelelim özel olarak 9-10-11. sınıfların ana Tarih dersine. Bu dersi Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersine göre çok daha iyi hazırlanmış buldum. Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersi de fena değil, ama diğerine kıyasla daha aceleye getirilmiş ve çeşitli konu başlıklarının altı biraz abur cubur olmuş. Yani 9-10-11 Tarih dersinin ayrıntılı dizaynındaki özeni diğerinde o kadar göremediğimi söylemeliyim.

Özel olarak 9-10-11 Tarih derslerinin 19 sayfalık pedagojik girizgâhını okuduğumda, bunu çağdaş tarihçiliğin ne olduğunu bilen birilerinin yazmış olduğunu düşündüm. Ben kendi tarihçi duyarlılıklarımla orada öyle izler buldum ki, kimin yazdığını bilmiyorum ama, bu insanlar çağdaş tarihçiliğin icapları nedir biliyorlar ve çok iyi niyetli biçimde yansıtmaya çalışmışlar diye bir izlenim edindim. Hakikaten ideal bir müfredat yaratmaya çalışmışlar -- ve belki problem de burada. Kafamdan geçirdim, kimler olabilir diye. Bunların son on yıl içinde Amerika’da veya İngiltere’de doktoralarını tamamlamış olabileceklerini geçirdim aklımdan. Tam da aynı nedenle, madalyonun diğer yüzünde, işin eleştiri faslına gelirsek, tecrübeli olmadıkları -- yani, orta öğretimde ders verme tecrübesine sahip olmadıklarını düşündüm. Yer yer aklıma meşhur Nasreddin Hoca fıkrası geldi: Timur’a demiş ya, 100 sopa cezası karşısında: “Sen ya sopa yememişsin, ya sayı saymasını bilmiyorsun.”

Şimdi bunu neden söylüyorum? SETA’dan İpek Coşkun da değindi. Bizim müfredatımızın her alanda kronik bir problemi yetiştirilememesidir, yetiştirilemezliğidir. Müfredatı hazırlayanlar bir türlü kendilerini iskonto yapmaya razı edemezler. Bu yolda çeşitli denemelerin de tarihçesini bilerek söylüyorum. Kimse bazı konulardan gönüllü ve radikal bir biçimde vazgeçmeye razı olamaz. Özel olarak tarih müfredatımızı ABD veya İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya liseleriyle karşılaştırırsak, onların müfredatlarının daha kısa olduğunu; daha az konuyu daha derinlemesine incelemek üzerine kurulduğunu görürüz. Benim edindiğim izlenim şu: Bizim 9-10-11 Tarih taslağını hazırlayanlar da aslında böyle bir arzudan (kısaltma arzusundan) yola çıkmışlar. Bunun için kronolojik değil tematik bir yaklaşım olsun istemişler. Her bir yıl içinde, kronolojik değil daha tematik gitmeyi tercih etmişler. Şapkamı çıkartıyorum; çok hoş, akılda kalabilecek, çocukların ilgisini çekebilecek ünite başlıkları bulabilmişler: “Arifler ve âlimler” veya “Savaşanlar ve askerler” veya “Para ve tüccar” gibi. Bu yaklaşım fena bir yaklaşım değil. Fakat sıra her ünite başlığının altını doldurmaya; yani kazanımları yazmaya geldiğinde tekrar o kaçınılmaz Sisifos Efsanesi tırmanışı başlamış. Abartmışlar da abartmışlar ve bazı durumlarda çocuğun yaş grubunu, hangi sınıfta olduğunu, hangi üniteyi hangi sınıfta ve kaç yaşındayken işleyeceğini unutuvermişler.

Çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. 9. sınıfın başında, insanlığın genel serüveni anlatılırken Tarih diye öyle bir ünite var ki, eskiden ders kitaplarında var olan “zaman kavramı, takvim, tarih ve tarih nedir” anlatımının yerine geçiyor. Yeni ünitede öyle öğrenim kazanımları ve çocuğun edinmesi istenen öyle beceriler var ki, bırakın 9. sınıf Tarih dersinin konuları içinde bir konuyu; üniversite lisans düzeyindeki bir historiyografi dersinde dahi onları kolay kolay kazandıramayız. İngiliz üniversitelerinde “amaçlar ve yöntemler” dersleri vardır (aims and methods). Orada öngörülen amaçlardan çok daha fazlası, 9. sınıf dersinin Tarih ünitesinde söz konusu. Araştırma metodu, bir yığın somut araştırma boyunca, vaka vaka, yaparak öğrenilen bir şeydir; kuru kuruya okuyarak öğrenilemez. Çocuklar (hafızalarında kaldığı sürece) tarihçiliğin nasıl bir şey olduğunu ezberden söyler ve sonra derhal unuturlar. Bütün profesyonel hayatımı bunun üzerine riske etmeye hazırım. 9. sınıfta bu, bu şekilde yapılamaz.

Bunun yerine ben şunu öneririm: Tarihçiler ve pratikleri; ne yaptıkları, nasıl çalıştıkları. On tane örnek tarihçi alırım. Halil İnalcık, Fuat Köprülü, Marc Bloch, Fernand Braudel, Carlo Ginzburg vs… Türkiye’den ve dünyadan. Ve kısa kısa şunu sunarım: Alanı neymiş, özel araştırma konusu veya konuları nelermiş. O alan üzerinde çalışmak üzere hangi dilleri öğrenmiş. O diller üzerinden hangi vesikaları birinci kaynaklar olarak okumuş, onlardan sonuçlar çıkarmış. Ortaya ne gibi eserler koymuş, hangi temel meseleleri çözmüş… Hayali bir şey söylemiyorum. Ben 9. sınıfta böyle veriyorum, ya da verdiğimde böyle veriyordum. Ve o zaman tarihçinin belgeler üzerinde, birincil kaynaklar üzerinde çalışması gerektiğini; bunları okuyabilmek için de gerekli dilleri bilmesi gerektiğini; tarihçinin nasıl bir avadanlığı olduğunu vb pekâlâ anlıyorlar. On tane önemli tarihçinin hayatını, kariyer özetini biraz şiirleştirerek işleyin, akıllarında kalıyor.

Ben bunu yapabiliyorum; çünkü dokuz yıldır orta öğrenimde ders veriyorum ve kendim deneyip yanılarak kendi pedagojimi yarattım. Elimizdeki müfredat taslağında ise bu açıdan bir sorun olduğu kanısındayım. (1) Konuların anlatılış tarzı çok soyut. (2) Kazanımlar tıkış tıkış. Gene 9. sınıfta, Kadim Dünyada İmparatorluklar konusunda, o ünitenin başlığı altındaki 7-8 kazanımdan bir tanesi, sadece bir tanesi, öğrencinin “yağmacı - kuşatıcı - toprağa dayalı” diye tarif edilen birkaç çeşit imparatorluğun “zaman içinde yerlerini, nerelerde kurulduklarını ve ne kadar yaşadıklarını” öğrenmesini istiyor. Siz ne istediğinizin farkında mısınız? İlkçağ imparatorluklarının eksiksiz doğru zaman şeridini çıkarmaktan bahsediyorsunuz. Bırakın 9. Sınıf öğrencisini; bunu kaç akademik tarihçi çıkartabilir? Üstelik bunun yanında bir yığın başka öğrenim hedefi de var. Dolayısıyla benim önerim azaltmak. Kazanımları indirim. Bırakın, genç profesyonel tarihçi maksimalizmini. Yaş grubu idrak seviyesini daha iyi gözetin.

Başka bazı eleştiriler. Tarih son tahlilde kronolojik bir olay. Çarpıcı başlık ve temaları devreye sokmak iyi bir şey. Ama bazen kronolojiden o kadar kopulmuş ki, çok anakronistik şeylere rastlanabiliyor. Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi dersinin “küreselleşme çağı” bölümündeki kazanımlardan birinde, çocuğun “Ertuğrul firkateyninden beri Japonya’yla ilişkileri öğrenmesi” isteniyor. Ertuğrul firkateyni diye bir bahis yok daha önce. Hiçbir yerde geçmemiş. Değinilmemiş. 20. yüzyıl sonu veya 21. yüzyıl başlarından tâ 19. yüzyılın ikinci yarısına dönüp nasıl kuracaklar bu bağlantıyı? Küreselleşme konusunda rastgele iliştirilmiş gibi. Haydi bu da olsun diye.

Unutmayalım, bir de arka planda tarih dersinin haftada yalnız iki (rakamla: 2) saat olması var. Bizde tarih tuhaf bir konumdadır. Hem milli kimlik, aidiyet, Türklük bilinci vb bakımından çok önemli olduğu düşünülür. Hem de çaktırmadan bilgi ve bilim ölçülerinde o kadar önemli olduğu düşünülmez. O yüzden haftada iki saattir. Bu da önemsizlik göstergesi olmasının ötesinde çok temel bir kısıttır ve aşırı maksimalist tutulmuş müfredatlarla birleştiğinde, hiçbir şeyin yetiştirilememesinin temel nedenlerinden biridir. Ancak başlıkları ezbertebilirsiniz; buradki çıkmazı görmek gerekir. Bir de üstelik elimizdeki müfredat taslağı, öğretmenin konferans vermemesini öngörüyor. Lisede tarih dersleri haftada dört saat olsun ki iyi tarih öğretebilelim. Hele bu müfredat kazanımlarıyla ve öğrenciye “kendisi yaparak buldurtma” yoluna gideceksek, haftada en az altı saat gerekir.

Yer yer takdim-tehir sorunları var; değindim. Yeniçeri ocağı ve Ertuğrul fırkateyni örneklerini verdim. Osmanlı beyliğini anlatırken “Savaşanlar ve üretenler” fikrinin, bu bir tarım ve köylü toplumu olduğuna göre, çok daha başlarda verilmesi gerekir dedim. Buradan, birleştirici kavram ve temalar meselesine geçmek istiyorum. Böyle birleştirici kavramlar üzerinde anlaşmak zaman kazandırabilir ve kestirmeler sunabilir. Mesela Osmanlı devleti nedir? 10. sınıfta öğrenciye bir tanımsal egzersiz yaptırsak; desek ki, bir tarih sözlüğüne ya da ansiklopedisine bir “Osmanlı devleti” maddesi yazacaksınız. İlk paragrafta ne söylersiniz?

Benim tercihim şöyle bir şey: Bir tarım ekonomisi ve köylü toplumuydu. Bunun üzerine oturan bir hanedan devletiydi. İki ayağı vardı. Devlet teşkilatının bir kısmı nakit paraya (likiditeye) dayalı, diğer ayağı timar dağıtımına dayalıydı. Yani, kısmen paraya/maaşa kısmen timara dayalı bir devletti. Askerî teknoloji açısından, 15. yüzyıldan itibaren bir barut imparatorluğuydu, yani ateşli silahları da vardı. Bu yüzden hanedan değişimi olmaksızın 600 yıl yaşayabildi. Elimizdeki müfredat taslaklarında, birçok konuda bu tür birleştirici kavramları bulmakta zorlanıyorum. Osmanlı devleti konusunda da göremiyorum, yukarıdakine benzer kolaylaştırıcı bir özeti.

En sert söyleyeceğim şey ise şu: TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinin hiç olmaması gerektiği kanısındayım. Bu bir tarih dersi değil, resmi ideoloji dersidir. Türkiye’nin kurtulmaya çalıştığı vesayet ideolojisinin dersidir. Onun yerine adam gibi, normal, herhangi bir “izm”in “ilke”lerini içermeyen bir 19. ve 20. yüzyıl Türkiye tarihi dersi olmalıdır. Nisbeten bu kadar iyi bir 9-10-11 Tarih müfredatının üzerine, Lise 4’te, yani 12. sınıfta, hem de bu kadar kötü, eskisinden bile  kötü bir İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinin gelecek olması kabul edilemez. Modern bir cumhuriyet ve çağdaş bir demokrasi, ne genel olarak  vatandaşlarının, ne ilk-orta-yüksek öğrenimdeki çocuk ve gençlerinin herhangi bir “izm”e bağlı olmasını; ezeli ve ebedi bir Atatürkçülük projesi ve ideolojisine bağlı kalmasını isteyemez. Bu tür bir mutasavver ilkeler öbeği doğrultusunda yetiştirilmesini talep edemez. Hem çağdaş eleştiriye açık evrensel dimağlar olacak (faraza YÖK yasası öyle diyor), hem de Atatürkçülük dersi ve dolayısıyla herkesin Atatürkçü olması talebi! Bu ikisi yan yana olamaz. Palavradır. Mümkün değildir.

Serbestiyet

HABERE YORUM KAT

2 Yorum