Evine Dönen Diktatör

02.11.2011 01:39

Süleyman Ceran

Herkesin bahanesi var, senin yok
günahlı bir gölgenin serinliğinde
biraz bekleyebilirsin, daha sonra
burada kalamazsın, başa dönemezsin
ama dön
Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!
Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!
Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!

İsmet Özel-Of Not Being a Jew

 

İlk romanı “Kuzey”den sonra 2011 yılında “Masumlar” adlı bir ‘sürgün’ romanı yazan Burhan Sönmez, eserine, “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde.” cümlesi ile başlar. Müthiştir. Nerede ve ne kadar mutlu, huzurlu, varsıl olursak olalım aslında hep gurbetteyiz. Hepimizin ana vatanı; çocukluğu, ana kucağı, doğduğu yerdir, doyduğu yer değil. Her geçen gün çocuk saflığımızdan az ya da çok bir şeyler kaybediyoruz. Küreselleşme ile beraber buzulların hızla erimesi gibi modern zamanlar da insanı hızla kirletiyor ve saf alanlarımız da elimizden kontrolsüz bir şekilde kayıveriyor sanki. Çevremizdeki sayısız örnekte yaşı kemale ermiş insanların doğdukları yere döndüklerini veya ölünce oralara defnedilmek istediklerini görmüşüzdür. Doğdukları sulara dönmeye çalışan somonlar gibiyiz hepimiz, kaynağa doğru tarifsiz bir cehd içinde ömür tüketiyoruz.

kaddafi2.jpgNamık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde “Vücudun kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandandır/Ne gam rah-ı vatanda hak olursa cevr ü mihnetten” (Vücudun mayası, vatan toprağıdır; bu vücut, acı ve sıkıntı içinde vatan yolunda toprak olursa, en küçük bir üzüntü duyulmaz.) der. Maya, her şeyin özü, başlangıç noktası. Eve dönmek isteriz. Yuvaya. O tarifsiz sıcaklığa. Yoklukla harmanlanmış zenginliğe. Herleyle, ekmek aşıyla gelen berekete. Belki sırf bu yüzden, çocukluk fotoğraflarına ulaşamazsınız tiranların, korkarlar evlerine geri dönmekten, aynı kaba kaşık sallamaktan ve saflıktan.

Ama Kaddafi evine dönmeye çalışmıştı. Çöle. Onlarca yıl ülkesini demir yumrukla yönetmiş, büyük bir şantiyeye dönüştürdüğü Libya’yı aynı zamanda bunaltmış, “Çağrı” ve “Ömer Muhtar” filmlerini finanse edip bir yandan da muhalif Müslümanları temizlemeyi sorumluluk addetmiş bir tirandı o. “Ömer Muhtar” filminin son sahnesinde Çöl Aslanı’nın elinden gözlüğünü/mirasını alan çocuğun o olduğu söylendi hep; çocuk fotoğrafı yoktu ama Ali gibi bir çocuk yaratmıştı kendi için. Zor zamanlarında kaçıp sığınabileceği bir liman inşa etmişti. Karışık ruh hallerine bürünen, hayattan beklentileri zevkleri üzerine kurgulanmış, sürekli gelgitler yaşayan değişik bir insandı o; standart bir diktatördü yani. Yarı tanrı hallerinde, paranoyakça can alıp can veriyordu. Ülkesi, emperyalist NATO tarafından kuşatılıp bombalandığında, Bingazi ve ilerleyen aylarda başkenti düştüğünde, kaçmayı aklına bile getirmedi. Tunus’taki meslektaşı Bin Ali’den dişliydi asla pes edip yan çizmedi.

Son raddede evine döndü, doğduğu topraklara, Sirte’ye. Bırakmadı burayı, sonuna kadar memleketinde durdu, direndi. Kuşatıldı. Daraldı. Sıkıştırıldı. Gözbebeği şehrinde, taş üstünde taş kalmayana kadar savaştı. Sonunda öyle bunaltıldı ki, kaçtı. Konvoyuna füze yağdırıldı. Bir menfeze sığındı. Direnişçiler “lağım” diyorlar ama lağıma benzer yanı yoktu, kuru bir yerdi burası; muhtemelen yağmur suyu için yapılmış bir kanaldı. Muhalifler, “lağım” tabiriyle Kaddafi’nin kendileri için kullandıkları “sıçan” tabirine misilleme yapmak istiyor olabilirlerdi, olsundu. Sonuçta diktatör, bir kanala girmeye çalışıyordu; sanki doğum kanalına dönüşmüştü o yol kendisine. Geldiği yere dönmeye dönük bir kaçış, bir pişmanlık halet-i ruhiyesi. Alegorik bir silindirin içine girmişti; semboller içinde sürdürdüğü iktidarı başka bir sembolle sona eriyordu. Bir çatışma sonrası kaçarken İtalyanların eline düşen Ömer Muhtar’ın gâvurlardan görmediğini, Kaddafi Müslümanlardan görecekti. Çocuk Ali, gözlük, İtalyanların üzerine zılgıtlarla yürüyen Libyalılar, etrafta miras bırakacağı herhangi bir kimse yoktu, ne acıydı. Asil bir ölüm de beklemeyecekti onu.

kaddafi3.jpgTam adı, Muammer Muhammed Ebû Munyar El-Kaddafi’ydi. Bir Berberî’nin çocuğuydu. Bir kanalda yaka paça yakalandı. O an, o menfezde sıkıştırıldığında, onu bıraksalar, çadırları, altın kabzalı tabancaları, dişi muhafızları, yeşil kitabı ve botokslu gözleri değil belki bir çiftçi olmanın dinginliğini, Arap atının yelesini uzak ufuklara bakarak uzun uzun okşamayı ya da yalnızca su kenarında geçecek kısa bir sükûtu isteyecekti. 47 yıl sonra ilk kez dokunulabiliyor olmanın hissini ne yazık ki fazla yaşayamadı. İnsanlık makamına indiği o birkaç dakika içinde, insanlıktan çıkıp barbarlığa bürünmüş canlılarca katledildi.

Cep telefonlarının pornografik niyetlerle kayıtta olduğu anlarda, hatta “Allahuekber vauvvv” diye bağırılırken dahi orada insan olan tek kişi o idi; ne ilginç değil mi? Acı çeken, zihninden uzun bir film bandı akan, pişman olan, ağlamak isteyen, “yapmayın, yaptığınız günahtır” diyerek olayın gerçekçi fotoğrafını çeken tek kişi o idi. Kan revan içinde yanındaki adamın dizin başı düşmüş Kaddafi’nin gözlerinden bunlar okunuyordu. Mübarek gibi kafes ardına hasta aslanlar gibi atılsa, insan haline herkes tanıklık edebilecekti belki ama Libyalılar bu fırsatı ellerinden kaçırdılar.

Direnişçiler şu kısa zamanda geçtikleri insanlık sınavından sık sık kırık not aldılar. Devrik liderlerini linç etmekle kalmayı yüzlerce Kaddafi yandaşını infaz ettiler. Gelenin gidenle arasındaki farkın altını kalın çizgilerle çizemediler henüz. Libya artık prangalarını kırdı. Bir diktatörden, tirandan, zalimden kurtuldu. Dileriz, kardeşlerimiz, daha büyük diktatörlerin, tiranların, zalimlerin eline düşmeden, muhtaç olmadan muhannete kendi yolunu yaparlar, basiretli liderler çıkarırlar ve kara Afrika’nın umudunu bize taşırlar.  

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim