Evet sağduyu ve uzlaşma ama nasıl?

27.03.2008 04:47

Ümit Kardaş

Türkiye sürekli gerilimler üreterek yaşamakta ancak bir türlü demokratik, laik, sosyal hukuk devletini bir klişe olmaktan çıkaramamaktadır. Uzlaşma ve sağduyu aranacaksa bu ilkeleri hayata geçirmek için olmalıdır

Türk'lerin Osmanlı'ya taşıdıkları gelenekte, toplumsal sorunların çözümünde mutlak yetki devlettedir. Halil İnancık, Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik dönemini anlatırken(1300-1600) merkezin, herkesi kendi konumunda tutarak tebayı koruduğunu belirtmektedir. İngiltere'dekinin aksine Osmanlı aristokrasisi merkez tarafından sisteme entegre edilmemiş, daha sonra ortaya çıkan yerel eşraf, yerelliğini korumuş, bürokratik merkezi etkileyememiştir. Yerel eşrafın güç kazanması, merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde mümkün olabilmiştir. Tebanın, padişahın ve bürokratik merkezin yaptırımlarından korkar durumda tutulması, korku ile gelecek arasındaki gel-gitler Osmanlı siyasi kültürünün sürekli bir gerilim temeli üzerinde şekillendiğini göstermektedir.

MERKEZ-ÇEVRE GERGİNLİĞİ

Şerif Mardin'in merkez-çevre ilişkileri çalışmasında belirttiği gibi, merkez daima çevrenin niyetlerinden kuşku duymuş, çevre de merkeze duyduğu güvensizlik nedeniyle merkezle işbirliğine gitmemiş ve sürekli bir gerilim ve çatışma ortamı doğmuştur. Bu gerilim merkezin rahatlıkla hukuk dışına çıkmasına neden olmuş, tüm sorunlar bölünme korkusu içinde güvenlik boyutuyla idari sorunlar olarak algılanmıştır. Merkez-çevre ilişkisi bakımından Osmanlı geleneğinde İngiltere'deki uzlaşma-işbirliği geleneğinin aksine uzlaşmazlık ve gerilim vardır. Cumhuriyet, Osmanlı'daki devlet-teba çatışmasını tevarüs etmiş, bürokratik seçkinlerin aşkın devlet anlayışı daha çok devlet-daha az toplum (güçlü merkez-güçsüz çevre) sonucunu doğurmuştur. Bugün yaşanan gerilim, bu tarihsel geleneğin sonucudur.Gerek Osmanlı döneminde gerekse Cumhuriyet döneminde sonu anlaşma ile biten bir çatışma yoktur. Merkezden yapılan dayatmalar sonucu bütünleşme sağlanamamıştır. Demokrasiye geçişte de bu nedenle siyasal yaşam meşruiyet krizi yaşamaktadır.

Ülkemizde güçlü merkez-güçsüz çevre geleneği siyasetin meşruiyetinin sorgulanması sonucunu getirmiştir.1950'den bu yana DP, AP ve AKP'nin çevreyi, merkezde siyasi alana taşımalarıyla çatışma görünür duruma gelmiştir. Nitekim askeri müdahalelerin temelinde de bu çatışma ve gerilim olgusu yatmaktadır. Yerleşik solun temsilcisi olarak görülen CHP ise devlet çıkarlarını her şeyin üstünde tutan geleneksel devletçilik anlayışıyla, tabanda örgütlenmiş bir demokrasi temelinde kendi kendini yöneten kurumları yaşama geçirecek bir toplumsallaşmayı engellemiş, hiyerarşik yapılara yol vererek, toplumun devletleştirilmesi sonucunun doğmasına katkıda bulunmuştur. CHP, halen kendi otoriter, devletçi geleneğini sorgulamamaktadır. Kendi kendini örgütleyip, düzenleme temeli üzerine kurulu, uzlaşma ve işbirliğine yer veren, sosyal bir topluma ilişkin bir yaklaşım sergilememektedir. Yine siyaset, devlet, ekonomik ve sosyal alanı kapsayan tahakküm sorunlarını eleştiren bir duruşu da bulunmamaktadır. Bu nedenlerle CHP, merkez-çevre arasındaki gerginliğin büyümesine katkıda bulunmaktadır. Askeri bürokrasi, YÖK ve üst yargı mercilerinin oluşturduğu devletçi blok çevreyi merkeze taşıyan bir partinin siyasi meşruiyetini sorgulamakta, daha çok devlete dayalı, siyaseti ve toplumu vesayet altında tutan, siyasi ve toplumsal alanı daraltan ve bu alanlara dayatmalarda bulunan bir anlayışı sürdürmektedir. Bu baskılama siyasi alanın gerilmesine neden olmakta, toplumu da kaygı ve korkuya sürüklemektedir.

AKP bugün gelinen nokta itibariyle hem demokrasi ve hukuk devletinin yolunun açılabilmesi hem de kendisine oy verenlerin iradelerinin emanetçisi olarak kendi bekası bakımından tarihsel bir kavşakta durmaktadır. Vesayet rejimi sorunların çözümünün tartışılmasını engellemiş, devlete hukuk dışında alan yaratarak gücün kullanımının denetim dışı bırakılmasına neden olmuş, ideolojik yönden yargıyı, siyaseti, medyayı ve toplumu baskılayarak cumhuriyetin demokratik bir hukuk devletine evrilmesini önlemiştir. Rejim bütün pisliklerin üstünü örterek çürümüştür. Bu çürümüşlüğün üstünde hiçbir şey olmamış gibi siyaset yapılması, medya ve yargı işlevi görülmesi,bürokratik saltanat sürülmesi ve ekonomik faaliyette bulunulması ahlak dışıdır.

UZLAŞMA NASIL OLMALI

O halde bir kısım akil adamın ortaya çıkıp hangi konuda uzlaşma istediklerini topluma açıklamaları gerekmektedir. Vesayet rejiminin devamında uzlaşmak, kapatma davası ile Ergenekon soruşturması arasında simetri kurarak iktidar gücünü kullananları yatıştırmak gerçek bir uzlaşma olmayıp, bunun anlamı anti-demokratik ve hukuk dışı bir rejimle işbirliği yapmak demektir. Gerçek uzlaşma gerçek bir demokratik rejimin ve hukuk devletinin ilkeleri üzerinde anlaşma demektir. Ancak bu uzlaşma buna samimi olarak inananlarla olabilir. AKP Şemdinli olayında demokrasinin ve hukuk devletinin yolunu açma konusunda kötü bir sınav vermiş ve önemli bir görev yapan savcıyı vicdanları sızlatacak şekilde vesayet rejimine kurban etmiştir. AKP yine e-muhtıra karşısında önemli anayasal suçları işleyen askeri bürokratları yargı önüne getirememiş ve uzlaşma yolunu seçmiştir. Ancak vesayet rejimi AKP 'nin aldığı oyu ve iktidar partisi olmasını hiç önemsemediğini kapatma davasıyla göstermiştir. Türkiye sürekli geri-limler üreterek yaşamakta ancak bir türlü demokratik, laik, sosyal hukuk devletini bir klişe olmaktan çıkaramamaktadır. Türkiye'nin sorunu devletin nasıl demokratik, laik bir hukuk devleti haline geleceği sorunudur. İşte bu noktada AKP bir kez daha yanlış yapma hakkına sahip değildir. Çünkü bu noktada yapılacak yanlışın bedelini başta AKP herkes ödeyecektir. AKP kapatılma davasına anayasal önlem düşüneceğine yeni, demokratik bir Anayasa tartışmasını toplumsal mutabakat ve ilkeler temelinde derhal gündeme sokmalı, vesayet rejiminin sürekliliğini sağlayan TCK 301 ve 318. maddelerin derhal kaldırılmasını sağlamalı, gerçek bir demokratikleşmenin ve özgürleşmenin yolunu açarak Kürt sorununun çözümünde öncü olmalıdır. Kuşkusuz diğer yandan devletin içindeki İttihatçı gelenekten beslenen görevlileri ve devlet dışındaki işbirlikçilerini hukukun içinde kalarak deşifre edip, yargılanmalarını sağlamak ve geçmişle yüzleşmenin yollarını açarak cinayetlerin perde arkasını ortaya çıkarmak iradesinden hiçbir uzlaşma için vazgeçmemesi gerekmektedir. Uzlaşma önemlidir ama uzlaşmanın ahlakiliğini hangi ilkeler üzerinde anlaştığınız belirler.

* Emekli Askeri Hakim - Avukat

Yeni Şafak gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim