1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. ’Evet, adâlet herkese lâzımdır..’ gerçeğini unutmadan..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

’Evet, adâlet herkese lâzımdır..’ gerçeğini unutmadan..

A+A-

 secakirgil@yahoo.com

Üç yıla yakın zamandır kamuoyunu derinden meşgul eden ‘Balyoz Dâvâsı’ yargılamalarının ilk merhalesi sona erdi.. Temyiz’de incelenip hükme bağlandıktan sonra, kesin hükme dönüşecek.. Binaenaleyh, şu anda, mâsûmiyet karinesi geçerlidir, mevcud karara bakılarak bu kişiler ‘suçludurlar’ denilemez, henüz.. Ama, ‘suçsuzdurlar’ da denilemez.. Yani, onların sanıklık hali henüz de devam ediyor, elbette epeyce daha güçlü emare ve delillerle..

Doğrusu, kararla ilgili olarak ekranlara düşen ilk haber cümleleri şoke edici idi..

Çünkü, I. Ordu’nun eski komutanı, em. Org. Çetin Doğan ve Hv. Kuv. eski Kom. em. Org. İbrahim Fırtına ve Dez. Kuv. eski Kom. em. Oramiral Özden Örnek’in, ’ağırlaştırılmış müebbed (ömür boyu) hapis cezası’na çarptırıldığı bildiriliyordu.. Bu, idâm cezası kaldırıldığı için, onun yerine getirilen yeni cezalandırma şeklinin adı idi..

Her ne olursa olsun, insanın, hattâ düşmanının idâmı karşısında bile yüreğinin ürpermesi, herhalde insanî bir tepkidir ve korkudan geliyor değildir..

Bu şu demekti: Bu bu kişiler hakkında ileri sürülen suçlar sâbit olmuştur ve bu en ağır cezaya çarptırılmışlardır..

Ama, birkaç dakika sonra, hükmün devamı açıklandı: ’Suça eksik teşebbüs’ten dolayı, bu cezalar, 20’şer yıla indirilmiştir..

Ve sonra, diğer cezalar geldi..

34 kişi beraet ettirilmiş, yargılanan, çoğu asker, 360 küsur kişinin diğer tamamı ise, 16 ilâ 20 yıl arasında ağır hapis cezalarına çarptırılmışlardı..

Cezalandırılanda arasında 24 muvazzaf generalin, emekli 6 orgeneralin bulunması ve diğer em. generaller, albaylar, vs.. tablonun ne kadar dehşet verici olduğunu da ortaya koyuyor..

Elbette, -tekrarlıyalım- bu kişiler kanûnî açıdan henüz suçlu değildirler, ve amma suçsuz da değildirler..

Hemen tamamı, muvazzaf ve emekli generallerden ve diğer yüksek rütbeli askerlerden oluşan  360 küsur sanıklı bu dâvâda, bin sahifeyi bulan ve ürpertici iddialarla dolu bir iddianame sözkonusu idi..

Bu iddianâmede yazıldığına göre, Bayezid ve Fâtih Câmileri gibi selatin câmilerinin bombalanması, bir türk savaş uçağının düşürülüp Yunanistan üzerine atılarak gerilim meydana getirilmesi ve halkın dikkatinin başka yönlere çekilmesi; İstanbul’un mütedeyyin kesimlerinin 24 saatten uzun sürmeyecek bir baskınla, kanlı bir şekilde ezilip geçilmesi ve sonra da ordu adına sahneye kurtarıcı gibi çıkılması sûretiyle, halkın rejime olan şükran borçlarının daha da arttırılması gibi en kaba yöntemler inceden inceye tartışılmıştı, güya..

İnsan, o iddianâmeyi okurken, gerçekten de, ‘Bunlar bizim halkımızın içinden çıkıp, halkımızın parasıyla, halkımızın silahıyla, ülkeyi savunmak için eline silah ve sair imkanlar verilmiş bir ordunun mensubları mı?’ demekten kendisini alamıyor, âdetâ.. Bu entrika iddiaları gerçek idiyse, 1930’lardaki kemalist yöntemlerle, Menemen ve diğer yerlerde, belirli hedeflere varmak için belirli entrikaların tezgahlanması oyunlarının tekrarıyla karşı karşıya olunduğunu hissettiriyordu insana..

Sanki,  kendi ülkesini ve halkını, o halkın kendi silahlarıyla işgal etmeye ve teslim almaya kalkışan bir işgalcilik zihniyetiyle hareket eden bir diktatörlük ruhu hortlamış gibiydi..

O iddianâmeler hayal mahsulü ise, o savcılar utanç duymalılar ve öylesine iddianâmeleri hazırladıklarından dolayı hesaba çekilmeliler.. Ama, mahkeme heyetinin, o iddianâmeyi hemen hemen tamamiyle kabul ettiğine bakılırsa; herkes mi, tuzak kurmak için seferber olmuş da, sadece bu dünün kurumlarından geçilmeyen, kendilerini devletin sahibi zanneden, halkı kendilerine köle gibi gören kadrolar mı, tertemiz?.

Tamam, bugünkü hukuk sistemi, milletin inancından kaynaklanan bir sistem değildir.. Ama, bu, bizzat onların düzeninin getirdiği bir hukuk düzeni değil miydi?

*

Türkiye’nin düne kadar dokunulamıyan, sorgulanamıyan, hesaba çekilemiyen, her ne yaparlarsa yapsınlar, hak sahibi ve yetkili oldukları sanılan ve kendilerini kanunların ve devletin üstünde gören; devletin ordusu olarak değil, devlet sahibi ordu olarak gören bir kurum içinden, ilk kez, böylesine ağır bir iddiayla ve büyük kitleler halinde, hem de en yüksek rütbeli komutanlardan yüzlercesi yargılanıyor, hesaba çekiliyor ve cezalandırılmak yönünde ilk merhale aşılmış bulunuyor..

Bu noktaya gelinebilmiş olması, elbette, çok çok büyük bir hadise..

Tabiatiyle, henüz Poyrazköy, Ergenekon vs. gibi diğer dosyalar da devam ediyor, onların da sonlarının yaklaştığı tahmin edilebilir.

*

Ama, biz adâlet istemeliyiz, intikam değil..

Velev ki, düne kadar bu kişiler en ağır baskıları, haksızlıkları, zulümleri irtikab etmiş ve halkımıza revâ görmüş olsunlar.. Eğer, zâlimlere, tıpkı zâlimlerin usûlünce karşılık vereceksek, o zaman onlardan ne farkımız kalır?

Velev ki, onlar karar verilmesi merhalesinde bile, mahkemeyi ve belli kesimleri direkt veya dolaylı olarak tehdid etmeyi sürdürmüş olsunlar..

Nitekim, en yüksek cezaya çarptırılan üç em. komutandan oldukça kibar görüntülü birisi, daha geçen hafta, mahkemede savunma yaparken, ’Bize bugün bu şekilde davrananların sadece kendileri değil, çocukları da bu yapılanların bedelini ödeyecek!.’  diye diş gösterebiliyordu.

Kararlar açıklandıktan sonra, Balyoz Dâvâsı’nın 1. no.lu sanığı olarak göze çarpan Ç. D’nin  eşinin ekranlar karşısında dile getirdiği, ’Biz atatürkçüleri yenemiyeceksiniz..Biz bu yolu sonuna kadar inançla sürdüreceğiz..’ şeklindeki hırçın beyanlar, biri çok şeyi ortaya koyuyordu..

28 Şubat 1997 Zorbalığı’nın seçkin komutanları da, ’28 Şubat taa 1923’lerden beri vardı, ve ilelebed de olacaktır..’ demiyorlar mıydı? 

Aynı hırçın hanım ve bir amerikalı ile evli olan kızı, eşiyle birlikte , bu iddianamedeki belge ve bulguların geçersizliğini isbatlamak için yıllarca Amerika’lardaki laboratuarlardan teknik raporlar alıp mahkemeye sunmalarına rağmen, bunlar itibar görmeyince, karar açıklandıktan sonra, tehdid yolunu seçmiyor muydu?

Buyrunuz, hemen o gün, 21 Eylûl günü Ç. Doğan’ın eşi ile kızının medyada yer alan  ve ekranlardan millete karşı dile getirilmiş teehdidvarî beyanları:

"Yarın bütün dengeler değişir, erkler değişir,  başka yerlere gelirsek, ne olacak onu düşünsünler. Hukuk herkese lâzım. Karşıya bir sürü mahkeme salonu yapıyorlar. Bir gün oraya kendilerinin düşmeyeceği garantisi var mı Türkiye'de? Bir kere sadece Balyoz davasında 350 kişi diğer askeri yargılamalarda onun yarısı kadar Ergenekon'dan da bir o kadar. Binlerce insan şu Silivri'de ömür çürütüyor. Bunlar ülkenin düzgün insanları. Onları kalktılar bu karanlık köşelere esir ettiler. Ne uğruna Türkiye'yi ne duruma getirdiler.." (…) Adli hukuki bir yargılama, söz konusu değildi mahkeme salonunda. Biz bunu duruşmalar başladıktan sonra bunu anlamıştık. Mahkeme bütün sahtecilikleri ortaya koyan delilleri incelemeyi reddetti, delilleri bile sanıklara geç zamanda verdi. Biz bunun gerçek yargılama olmadığını biliyorduk. Mahkemeden bir ceza çıkacağını biliyorduk. Özür dilerim mahkeme diyorum ama orada bir araya gelen topluluk diyeyim. Gerçeğin ortaya çıkmasını isteyen mahkemenin davranışlarından tamamen uzak bir tutum içerisindeydi mahkeme. Bu balyoz mahkemesine adını veren balyoz belgelerinin olduğu cd'lerin sahte olduğu Türkiye'den Almanya'dan kişiler tarafından belirlendi. Mahkeme "hayır" dedi. Bu cd'lerin üzerindeki yazılar bile sahte. "Lütfen bunu inceletin" dedik. Mahkeme "hayır" dedi. Biliyorsunuz teşebbüs var, niçin teşebbüste kalmış. Çünkü Aytaç Yalman bunu önlemiş, iddianamede böyle yazıyor. Onun ifadesi bile alınmadı. Sanıklar, "Lütfen, Yalman'ı çağırın ifadesini alın" dedi, ama mahkeme "hayır" dedi."Sahte belgeleri üreten çete ve insan grubuyla iş birliği yapıyor durumuna düştü mahkeme. Mahkeme üyeleri tarihe çok kötü şekilde geçecekler. Herkesin başı dik. Burada şu anda üzülmesi gereken böyle bir kararın altına imza atabilmiş o insanlar grubudur."

Millete karşı hazırlanmış nice tuzakları haber veren o korkunç belgeleri hazırlayanlardan olduğu iddia edildiği halde, kamuoyunu ve mahkemeyi, kendi imzası konusunda, ’ıslak imza idi, değildi..’ diye aylarca meşgul eden ve 21 Eylûl günü, 16 yıl hapis cezası alan em. Alb. D. Çiçek'in avukat kızı da  benzer yakınmalarda bulunuyordu,  "Bu insanların hayatıyla oynamak bu kadar kolay değil.. (…) Bu Silivri mahkemesi öyle bir hal aldı ki biz hukuku adalet hakkı tanımayız burası ayrı özerk bir mahkeme... Hakikaten ayrı ve özerk bir mahkeme kurdular ama 2012 yılında Türk yargı sisteminin getirildiği bu durum içler acısı.."

Bu iddiaların cevabını, elbette yargı mekanizması vermelidir.. Adâletsizlik yapılmışsa, elbette sahiblenemeyiz..

Ama, hele de 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonraki bütün ihtilaller sonrasında yapılan korkunç yargılamaları yaptıran askerî kadroların, komutanların çocukları bu sözleri söylerken, bir de dünü hatırlayabiliselerdi..

O yargılamalar nasıl yapılmıştı, düşünebilselerdi..

*

Elbette, kararlar açıklanınca, yüzlerce ailenin yakınlarından niceleri bayıldı, niceleri hüngür hüngür ağladılar.. Onların acılarına, ’musîbet’lerine sevinmek insanî değildir.. Ama, milletimiz, darbecilerin, entrikacıların, milletin silahını millete çevirenlerin oynadıkları oyunlar yüzünden ne büyük acılar çekti, ne gözyaşları döktü, ne ahh’lar çekti, gizli gizli.. Onlar, ağlamaları bile yasaklanmış kitlelerdi..

Bugün, kendi sistemleri , kendi istedikleri gibi işlemeyince  yükselttikleri bu feryadın milyonlarca  hançereden yükselen ve milyonlarca mertebe daha güçlüsünü, milletimiz, bu sistemden, en az yüz yıldır yükseltiyor ve bugün ağlayanlar, dünlerde, milyonların feryadını da, ızdırabını da, duymuyordu bile..

Evet, bu satırların, intikam duygusuyla değil, adâlet duygusuyla dile getirildiğinin unutulmaması dileğiyle..

YAZIYA YORUM KAT

8 Yorum