‘Eski Said’den ‘Yeni Said’e

04.04.2010 04:25

Ayşe Hür

Modern İslami canlanış (tecdid) hareketleri içinde özel bir yeri olan Nurculuğun temel düsturu, insanlığın refah ve saadetinin beşer kaynaklı düsturları rehber edinen modern medeniyet aracılığıyla değil, kaynağı vahiy olan Kur’an aracılığıyla sağlanmasıdır

Geçen hafta bıraktığım yerden devam edeceğim ama önce bir hatamı düzeltmek istiyorum: “Said-i Nursî kerametler gösterdi” diyeceğime “Said-i Nursî mucizeler gösterdi” demişim. Meğerse mucizeyi sadece peygamberler gösterirmiş. Yazının başında Said-i Nursî’nin Kadiri Şeyhi Abdülkadir Geylani (ö. 1166) ile manevi ilişkisinin sürdüğünü söylemek istemiştim, “manevi” kelimesi nedense düştüğünden sanki Abdülkadir Geylani, Said-i Nursî’nin çağdaşıymış gibi bir anlam çıkmış. Said-i Nursî’nin İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkilerine yönelik eleştirilere gelince, gerçeğin kendisi neyse onu yazdım. Bazı okurların Teşkilat-ı Mahsusa’yı MİT, MOSSAD, CIA, KGB gibi günümüzün istihbarat örgütleriyle karıştırdıkları anlaşılıyor. O yıllarda Teşkilat-ı Mahsusa için çalışmak, bir çeşit cihat, bir tür vatan savunması veya işgale/istilaya karşı direnişi örgütlemek anlamına geliyordu. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bugünkü kötü ünü 1915 Ermeni Tehciri sırasındaki rolünden gelir. Yani ortada alınacak bir durum yok. Şimdi hikâyemize devam edelim.

***

Said-i Nursî esaretten döndükten sonra Enver aşa tarafından İslam dünyasının sorunlarına çözümler üretmesi, İslam’a yönelik saldırılara ilmî cevaplar vermesi için kurulan ve bir çeşit İslam akademisi olan Dar’ül-Hikmet-i İslamiye’ye üç aylığı 150 altına ordu üyesi olarak atandı ancak sağlık nedenleri yüzünden toplantılara sadece izleyici olarak katıldı. Bu dönemdeki tek siyasi faaliyeti, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizlerin baskısıyla Dürrizade Abdullah Efendi tarafından Kemalist güçlerin aleyhine çıkarılan fetvaya karşı çıkmak oldu.

Said-i Nursî, 1919-1921 arasında kendi tabiriyle “şiddetli bir inkılab-ı ruhiye” (ruhi bunalım) geçirdi. Yaptığı “vicdan muhasebesi” sonunda siyasi bağlarından sıyrılıp tamamen manevi alana yönelmeye karar verdi. Yuşa Tepesi’nde ve Sarıyer’deki bir evde yaşadığı bu kargaşa döneminin ardından, kendi tabiriyle “Eski Said” ölecek, “Yeni Said” doğacaktı. Bu dönüşümün ara durağı Kemalistlerle kurulan kısa süreli ilişki oldu.

Said-i Nursî ile Mustafa Kemal’in 1919’da İstanbul’da tanıştığı ileri sürülür. İddialara göre 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM açıldığında, Fevzi (Çakmak) Paşa ve Mustafa Kemal kendisini Ankara’ya resmen çağırmışlardı. Ancak Ankara’ya, Enver Paşa’nın Pamir Dağları’nda hayatını kaybetmesinden sonra gitti. Bu nokta önemli çünkü Said-i Nursî ile Enver Paşa’nın ilişkisi 1918’den sonra da devam etmişti. Muhtemelen 1921 yılında bir gün, şakirtlerinden Molla Süleyman ile birlikte, Üsküdar’a geçmek üzere bir sandala binen Said-i Nursî, Kız Kulesi’nde verdikleri mola sırasında önce derin düşüncelere dalmış, ardından birden elindeki çantayı açmış ve içinden bir mektup çıkarmıştı. Mektup o sırada Türkistan’da bulunan Enver Paşa’dan geliyordu. Said-i Nursî, oracıkta Enver Paşa’ya “Ey kahraman-ı hürriyet” diye başlayan bir cevap yazmıştı.

  TBMM’de ‘hoşâmedî’   Meclis Zabıtları’na göre, Said-i Nursî, 9 Kasım 1922 tarihinde TBMM’de “hoşâmedî merasimi” ile karşılandı. Bu karşılanıştan cesaretlenmiş olmalı ki, 19 Ocak 1923 tarihinde Meclis’e hitaben yazdığı on maddelik beyannamesiyle Türk Kurtuluş Savaşı’nın Allah’ın inayetiyle kazanıldığı, buna rağmen Türkiye’yi daha Müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını anlatarak Meclis üyelerini tehlikeli bir laiklik dalgasının Türkiye’yi boğmak üzere olduğu yolunda uyarıyordu. Said-i Nursî’ye göre beyannameden etkilenen 60 kadar mebusun düzenli olarak namaz kılmaya başlaması, Mustafa Kemal’i kızdırmış, Said-i Nursî’ye “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz!” diyerek sitem etmişti. Yine Said-i Nursî’ye göre, daha sonra bu tavrından pişmanlık duyan Mustafa Kemal Said-i Nursî’nin gönlünü almış, ardından kendisine 300 lira maaş, köşk, mebusluk, Diyanet Azalığı ve Şark Umum Vaizliği önermişti. Ancak Said-i Nursî bu teklifleri reddetmişti.   Van’a dönüş

Gerçeğin böyle mi olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, Said-i Nursî’nin, 17 Nisan 1923’te Van’a gitmek üzere trene bindirildiği. Tren biletini serbest iradesiyle mi aldı, yoksa Ankara mı eline verdi derseniz, bana nedense ikincisi gibi geliyor. Burada bir parantez açalım: 2 Şubat 1923’te Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu 167 mebusun imzasıyla Van’da Medresetü’z-Zehra’nın kuruluşu konusunda bir kanun teklifi Meclis’in gündemine getirilmiş, hatta hükümet bu iş için 150 bin lira tahsisat ayırmış, ancak teklif iki yıl komisyondan bekledikten sonra 29 Kasım 1925’te reddedilmişti. Bu vazgeçişin, Said-i Nursi’ye yönelik tavırdan ziyade Kürtlere yönelik tavırla ilgili olması muhtemel görünüyor.

Şeyh Said İsyanı’ndan Barla’ya

Hilafetin kaldırılmasıyla başlayan laiklik atağının etkisiyle olacak, Van’da üzerindeki gösterişli Kürt kıyafetini sade bir kıyafetle değiştiren Said-i Nursî, kâh Nurşin Camii’nde dersler veriyor, kâh Erek Dağı’nda inzivaya çekiliyor, kâh Doğu Anadolu’nun önde gelen Kürt liderlerini ağırlıyor, kâh ilerde Risale-i Nur adıyla tanınacak eserinin ilk nüshalarını kaleme alıyordu ki, 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said Ayaklanması’na destek vermekle suçlandı ve İstanbul’a götürüldü. Kendisi bu iddiayı reddettiği gibi kendisini isyana katılmaya davet eden Şeyh Said’e şöyle bir mektup yazdığını ileri sürdü: “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Kürt-Türk birdir, kardeştir. Türk milleti bin senedir İslamiyet’e bayraktarlık etmiştir. Dini uğruna milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslam müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekmem.” Bu mektup gerçek midir bilinmez ancak dönemin bütün belgelerini ellerinde tutan resmî tarihçilerin bugüne dek, Said-i Nursî’nin isyana karıştığına dair bir kanıt ortaya koyamadıkları bir gerçek.

İstanbul’daki yargılamalarda suçsuz bulunduğu halde, önce Burdur’a, 1926 yılının ocak ayında ise Isparta’ya sürüldü. Sürgün yeri olarak seçilen Isparta, aynen memleketi Bitlis gibi, din adamı yetiştiren, 60 medrese, 200 Kur’an kursu ve sayısız tekkenin bulunduğu, merkezden kopuk dağlık şehirdi. Kısacası ortam Said-i Nursî’yi etkisiz hale getirmeye hiç müsait değildi. Bu arada muhafazakârlığıyla tanınan Fevzi Paşa, bölgedeki yetkililere Said-i Nursî’ye hürmet etmeleri talimatını vermişti. Said-i Nursî, tedbiri elden bırakıp bir medresede ders vermeye başlayınca Isparta’nın Barla kazasına sürüldü. Ama Barla’da geçirdiği 8,5 yıl boyunca etkisini ve ününü biraz daha arttırdı. Bitlis ve Van olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinden ziyaretçileri eksik olmadığı gibi Risale-i Nur külliyatının büyük bir bölümü burada yazıldı. Kendi ifadesiyle ‘yarı ümmi’ olduğu için, Said-i Nursî söylüyor, şakirtleri yazıyordu. Müritlerinden ‘Santral Sabri’ bu risaleleri civar köylere dağıtıyordu. Bu sefer o köylerde eli kalem tutanlar kopyalama işine girişiyorlardı. Böylece risaleler ve cemaat kartopu gibi çoğalıyordu.

Bir iddiaya göre, Kâzım Karabekir’in arka çıkmasına rağmen, 1934’te Barla’dan tekrar Isparta’ya getirildi. 1935’te Isparta, Milas, Antalya, Bolvadin, Aydın, Van’da Nur cemaatine yönelik bir tutuklama furyası oldu. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın deyimiyle “Kürt Hoca” ve müritleri kamyonlarla Eskişehir’e getirilerek cezaevine kondular. Said-i Nursî mahkemede kendini, siyasete katiyen karışmadığını, yaptığı işin tarikat oluşturmak değil, imanı teşvik etmek olduğunu söyleyerek savunduysa da tesettür ve kadınların miras hakkı konulu bir risalesinden dolayı, 11 ay hapse mahkûm edilmekten kurtulamadı. Mart 1936’da hapisten çıktığında jandarma eşliğinde 7,5 yıl kalacağı Kastamonu’ya doğru yola çıktı.

 

Kastamonu ve Emirdağ yılları

Ancak ilginçtir, İstiklal Mahkemesi yargıçlığı yapmış olan Avni Doğan’ın valiliğini yaptığı bu şehirde bile rejim Said-i Nursî’nin üzerindeki özel kıyafeti ve sarığı çıkartmayı başaramadı. Dahası Said-i  Nursî Isparta’nın ‘Nurcu’ köyleriyle ilişkisini sürdürdüğü gibi Nur Risalelerini çoğaltma ve dağıtma işi aralıksız devam etti. Bir iddiaya göre risalelerin 60 bin kopyası bu dönemde dağıtılmıştı. Dağıtılıyordu ama bu dönemde okuma yazma oranlarının yüzde 35’lerde olduğu düşünülürse, risalelerin okunduğu şüpheliydi. Yine de devlet işi sıkı tuttu ve 1943’te Nur talebelerine karşı yeni tutuklamalar yapıldı. Yargılama Denizli’de olacaktı ama Said-i Nursî arada Ankara’ya götürüldü. İddiaya göre amaç sarığını çıkartmaktı. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan zorla sarığını çıkarıp başına bir şapka geçirmeye çalışmış ama başarılı olamamıştı. Pes etmeyen Tandoğan, istasyonda kendisine tam suçüstü yapacakken, Said-i Nursî’nin ifadesiyle “başına musallat olan bir pire yüzünden başını kaşımak için şapkasını çıkarttığı” için tutuklanmaktan kurtulmuştu.

Komünizm tehlikesi

Denizli hapishanesinde geçirdiği dokuz ayda pes etmek bir yana hapishanede mürit edinmeye devam eden Said-i Nursî (ve talebelerinden çoğu) mahkemede yine beraat etti. Ardından Temyiz Mahkemesi, risalelerin “ilmi gaye ile hazırlandığına” ikna olup kararı onayınca, Said-i Nursî için nispeten özgür günler başladı. Bir buçuk ay kadar kaldığı Denizli Şehir Oteli’nde ziyaretçi akınına uğrayan Said-i Nursî’nin yeni evi Afyon-Emirdağ’dı. Bu sefer devlet bonkör davranmış, 400 lira harcırah vermişti. Denizli Mahkemesi’nin beraat kararının onandığı 1945’ten itibaren yayın yasağı kalmadığı için Risaleler açıkça (artık daktilo ve teksir makinesiyle) basılıyordu.

1947’de başta CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran olmak üzere bazı devlet büyüklerine mektuplar yazarak “memleketi tehdit eden komünizm tehlikesi”ne karşı uyardığını düşünürsek, (Türkiye’deki komünist sayısı bir elin parmaklarını geçmediği halde Said-i Nursî dinsizlikle özdeşleştirdiği komünizmin fanatik bir düşmanıydı) Said-i Nursî’nin başını çektiği İslamcı hareket Kemalist rejimi pes ettirmeyi başarmıştı. İnönü’nün Hilmi Uran’a “Said-i Kürdî şimdi nerede, ne yapıyor?” diye sorduğu, Hilmi Uran’ın mahkemelerin devamlı beraat kararı verdiğini söylemesi üzerine “Zeki adamdır. Divan-ı Harplerden ve istiklâl mahkemelerinden yakasını kurtarmasını bildi!” dediği rivayet olunur.

DP dönemi ve ‘Üçüncü Said’

Ancak, İslamcı akımlara karşı genel yumuşamaya karşı Ankara’nın Said-i Nursî alerjisi sürüyordu. Said-i Nursî, 1948’de halkın dinî hislerini istismar etmek ve halkı devlete karşı kışkırtmaktan 20 ay hapse mahkûm oldu. Hapiste iken, ülke “çok partili” döneme girmişti. Said-i Nursî, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde dine saygılı olduğu ve komünizme karşı mücadele verdiği için DP’yi desteklemiş, seçimlerden sonra çıkarılan genel afla serbest bırakılmıştı. Bu desteğe rağmen, Barla Mektupları ve Emirdağ Lahikası’nda adını vermeden Mustafa Kemal’den “deccal” ve “din yıkıcı Süfyan” diye söz etmesi, müritlerinin de Mustafa Kemal hakkında “beton Kemal” türü aşağılayıcı ifadeler kullanması, DP’nin bile üzerindeki yasağı kaldırmasını imkânsız kılmışa benziyordu. Nitekim aftan sonra yine Emirdağ’a dönmek zorunda kaldı. Ankara’ya gelmesine ise (bir istisna dışında) izin verilmedi. Ama bu dönemi baş döndürücü bir tempoda geçti.

1951’de Eskişehir’e gitti ve bir süre Yıldız Oteli’nde kaldı. Burada kendisini bol miktarda TSK mensubu ziyaret etmişti. Bunlar arasında havacılar çoğunluktaydı. “...Askeriyede bir ruh var, o ruh benimle dosttur” sözünü bu ziyaretlerden birinde etmişti. Aynı yıl Türkiye’ye resmî bir ziyaret yapan Pakistan Maarif Bakan Vekili Ali Ekber Şah, Said-i Nursî’yi de ziyaret etti ve kendisini Pakistan’a çağırdı. Said-i Nursî “cephenin burası” olduğunu söyleyerek teklifi reddetti. Bu tarihten itibaren Pakistan ve Irak’ta Risale-i Nur yayınlarının satışı patlama yaptı. Bunu diğer Ortadoğu ülkeleri izledi.

1952’de İstanbul Savcılığı, hakkında bir kez daha dava açtı. Duruşması büyük bir olay oldu. Üzerinde siyah bir cüppe, başında da resmen yasaklanmış olan sarık bulunuyordu. İstanbul Üniversitesi’nden müritleri günlerce mahkeme salonunu ve caddeleri doldurdular, 1953’te beraat etti. Aynı yıl, İstanbul’un fethedilişinin 500. yılı vesilesiyle Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etti ve Patrik Athenagoras’la görüştü.

1954’te talebesi Muhsin Alev’i Nur hareketini yayması için Almanya’ya gönderdi.

1955’te Türkiye ve Irak arasında imzalanan Bağdat Paktı’nı (adı sonra CENTO oldu) bölge barışına ve Türk-Arap-Hıristiyan dostluğuna yardım edeceğini söyleyerek destekledi.

1956’da takipçilerine bir süredir oy kaybeden DP’yi destekleme çağrısı yaptı. 1957 seçimlerinde oyunu açıkça DP’ye verdi. Böylece kendi deyimiyle “Üçüncü Said” dönemine girdi.

Urfa’da vefatı ve sonrası

1959 yılını ülke içi seyahatlerle geçirdi. Pek çok ile gitti. Ankara’ya 1922’den sonraki ilk ziyaretini ise 30 Aralık 1959’da gerçekleştirdi. Ziyareti sırasında müritlerinin coşkulu ilgisi müesses nizamın koruyucularını tedirgin etmiş olmalıydı ki, 11 Ocak 1960’ta Bakanlar Kurulu’nun “Emirdağ’da oturmasını tavsiye eden” kararı kendisine tebliğ edildi. Yassıada evrakları arasında bulunan ve Menderes’in kasasından çıktığı söylenen 12 Ocak 1960 tarihli mektubunda, kendisine uygulanan ev hapsinin “30 senelik muhaliflerin yaptığından daha ağır geldiğini” söylüyordu. Ancak Said-i Nursî hükümetin talimatı dinlemedi. Önce Isparta’ya ardından Urfa’ya gitti ve 23 Mart 1960’ta Urfa’da hayata gözlerini yumdu ve buradaki Halil’ür-Rahman Camii Haziresi’ne defnedildi.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, mezarının bir ziyaret yeri olmasından rahatsızlık duyan Milli Birlik Komitesi (MBK) Konya İmam Hatip Okulu’nda öğretmenlik yapan kardeşi Abdülmecit Ünlükul’un Konya Valiliği’ne bir dilekçe yazarak, kardeşinin mezar yeri uzak olduğu için ziyaret edemediğini ve bulunduğu yere aldırmak istediğini söyleyen dilekçesini Said-i Nursî’nin mezarını Urfa’dan taşımak için kullandı. 11 Temmuz 1960’ta mezarından çıkarılan vücudu önce Afyon’a, ardından Isparta’ya nakledildi ve Isparta Şehir Mezarlığı’na gömüldü. Ardından yakın talebeleri, mezarı, bilinmeyen bir yere naklettiler. Yani Said-i Nursî’nin mezarı, Cumhuriyet’in simgesel öneme sahip diğer mağdurları Seyit Rıza ve Şeyh Said’in mezar yerlerinde olduğu gibi bilinmiyor değil, bilinmesi yakın talebelerince istenmiyor. Bunun nedeni de Said-i Nursî’nin 1948’de mezar yerinin gizli kalmasını vasiyet etmesi olmalı.

Yine pek çok konuya değinme fırsatı bulamadan sayfa bitti. Haftaya başka konuda buluşmak üzere iyi pazarlar...

Ermeni Meselesi’ndeki tavrı

Said-i Nursî’nin Ermeni Meselesi’ne nasıl yaklaştığı konusunda iki ayrı görüş vardır. Said-i Nursî’ye göre kendisi 1915-1916’da Ruslara karşı savaşırken Ermeni çocuklarını korumuş, Ermeniler de kendisinin şahsında Müslümanların ahlakına hayran kalmışlardır. (Tarihçe-i Hayat, s. 99) Bu ve benzeri birkaç ifade daha, günümüzde sol çizgideki araştırmacıların Said-i Nursî yorumlarının temelini oluşturur. Solcular böylece Ermeni Meselesi’ni İslamcıların görüş alanına sokmayı umut ederler. Buna karşılık, resmi ideologlara göre, Kemalizm’in kadim düşmanı Said-i Nursî’nin, daha doğrusu “Said-i Kürdî”nin, Ermeni Tehciri’ni kınaması, “üç büyük düşmanın” (mürteci-Kürt-Ermeni) işbirliğine karine teşkil eder.

Benim görüşüme göre ise, Said-i Nursî, İttihatçıların 1915’te Ermenilere yönelik politikalarına eleştiri getirmemiştir. O dönemde siyasi meselelere ilgisi düşünülünce bu sessizliği manidardır. Tersine, Ermeni komitacıların, Doğu Anadolu’da izledikleri politikaları şiddetle kınamıştır. Nitekim yukarıda sözü edilen kurtarma olaylarının hiçbirinde “Ermeni erkekleri” yoktur. Eğer kadın ve çocukların kurtarılması hikâyeleri doğru ise, bu en fazla, merhamet duygusu ile açıklanabilir. Öte yandan Said-i Nursî’nin Ermeni sempatisine kanıt olarak gösterilen “Şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir (bağlıdır)” şeklindeki ifade, 1915 Ermeni Tehciri ile ilgili olmayıp, 1910’da, Doğu Anadolu’da, Kürtlere oranla daha ilkel şartlarda yaşayan Ermenilerin, Batı medeniyeti ile ilişkilerinden dolayı, her geçen gün gelişerek Kürtleri geride bırakmaları tehlikesine karşı Kürtlerin de, Ermeniler gibi kendilerini geliştirmeleri amacıyla sarf edilmiştir. Dahası 1935’te Eskişehir’de yargılanırken Ermenilerin ve Rumların “Avrupa’nın dinsiz komiteleri adına nasıl anlaşmazlık ve kötülük tohumları saçtığını” anlatmış, 1945’te Afyon Cezaevi’nde yatarken, bu görüşlerini müritlerine tekrarlamış, 1952 yılında beklemiş bir yemekten dolayı zehirlendiğinde, kendisini Ermeni Taşnak Komitesi’nin zehirlediğini düşünecek kadar kuşkucu bir tavır göstermiştir.

‘Said-i Kürdî’ meselesi

Bugün bazı Kürt milliyetçilerinin Said-i Nursî’ye iltifat etmelerine, Türk milliyetçilerinin ise kendisini vatan haini görmesine neden olan “Kürtçülük” iddialarına gelince; Said-i Nursî, Şafii Kürt olduğunu hiçbir zaman saklamamıştı. Konuşmalarında bol bol “Kürt”, “Kürdistan”, “Kürtçe” gibi terimleri kullanır, zaman zaman “Said-i Kürdî” diye imza atardı. Hayatı boyunca Kürtçe eğitim veren bir Şark üniversitesi kurmak için uğraştı. İlk gençliğinden beri “şal-i şapik” denilen yöresel Kürt kıyafetini giydi. Kırmızımsı kahverengi sık dokunmuş yünlü kumaştan yapılma bol bir pantolon, yelek, uzun deri çizmeler, beli birkaç defa saran bir kuşak ve etrafı şalla sarılmış bir sarıktan meydana gelen bu kıyafeti, başlangıçta elindeki Çerkez yapısı kırbaç, belindeki büyük bir hançer, tabanca ile göğsünde çapraz fişeklikler tamamlardı. Daha sonraki yıllarda bu kıyafeti, ucuz Avrupa ürünlerinin yerli ürünleri piyasadan silmesini protesto etmek için seçtiğini söyleyecekti ama sonuç olarak Said-i Nursî’de etniklik ve kültür anlamındaki “Kürtlük bilinci” güçlüydü. Ama resmî tarihçilerin kasıtlı olarak gözden kaçırdığı gerçek, Said-i Nursî’nin “Kürt Meselesi” söz konusu olduğunda siyasi açıdan İslamcı-Osmanlıcı çizgiye her zaman sadık kaldığıydı. Örneğin 1918’de başlangıçta kültürel amaçlarla kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’ne girdiği iddia edilir ancak Cemiyet’in ilk genel kurulunda seçilen yöneticiler arasında Said-i Nursî’nin adı yoktur. Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı sırasında Osmanlı Devleti’nin eski Stockholm Sefiri Şerif Paşa ile Boğos Nubar Paşa’nın bağımsız bir Kürdistan ve Ermenistan için çalıştıklarında, Said-i Nursî, Sebilürreşat ve İkdam gazetelerinde yayımlanan iki yazıyla bu girişimi şiddetle eleştirmiştir. Yazıların ortak teması, Kürtlerin her şeyden önce Müslüman oldukları, dolayısıyla Kürtlük davasının manasız olduğu, Kürtlerin yabancı himayesinde bir muhtariyet yerine ölümü tercih edecekleri ve eğer Kürtlerini düşünecek biri varsa bunun Ermeni Bogos Nubar Paşa değil Osmanlı Devleti olduğudur.

Ayrıca dönemin ünlü yazarlarından Konsolidci Arif Bey’e göre, İttihat ve Terakki’nin amansız muhalifi, Serbesti gazetesinin sahibi Kürt asıllı Mevlanzade Rıfat Bey, kendisine, Said-i Nursî’ye Kuva-yı Milliye’den ümitli olmadığını, bu yüzden Ermeniler gibi Kürtlerin de kendi bağımsız devletlerini kurmasının doğru olacağını söyleyen bir mektup yazdığını, ancak Said-i Nursî’nin bu teklifi reddettiğini söylemiştir. 1925’te Şeyh Said İsyanı sırasındaki tutumu da bu anlatılarla uyumludur.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim