Esed Rejiminin Ayakta Kalma Stratejileri

01.08.2014 03:55
Esed Rejiminin Ayakta Kalma Stratejileri
Rejimin başı, yemin etmek için sarayından 5 km uzakta bulunan meclise gidemezken (ki anayasa yeminin mecliste yapılmasını öngörüyor) rejim, Suriye topraklarının büyük bölümünü saran halk devrimine karşı üç yılı aşkın süredir nasıl direnebiliyor?

Giyas Bilal / Al Jazeera

Beşşar Esed, tüm tahminlerle çelişen bir tablo içinde, 17 Temmuz'da üçüncü dönemi için yemin etmek üzere ekrana çıktı. Tören, sıkı güvenlik önlemleri eşliğinde Başkanlık Sarayı'nın altındaki bir salonda yapıldı.

Bunu Esed'in, Neccar Attar'ı yardımcısı olarak atadığı kararnamesi izledi. Kararname Esed'in yardımcısı Faruk Şara'yı zımnen görevden uzaklaştırdığı anlamına geliyor. Şara, yemin töreninde de yoktu. Bu durum rejimin iç kartlarını yeniden düzenlemeye çalıştığının işareti.

Peki rejimin başı, yemin etmek için sarayından 5 km uzakta bulunan meclise gidemezken (ki anayasa yeminin mecliste yapılmasını öngörüyor) rejim, Suriye topraklarının büyük bölümünü saran halk devrimine karşı üç yılı aşkın süredir nasıl direnebiliyor? Rejimin kendi iç kartlarını düzenlemesi bağlamında son yaptığı değişimler ne anlama geliyor?

Suriye topraklarının çoğunun kontrolünden çıkmasına ve ağır can-mal kayıplarına rağmen rejim, geçen üç yıl içinde başarılı şekilde kullandığı birçok güç faktörünü bir araya getirebildi. Bu da kendisine bugüne kadar hayatta kalma imkânı verdi.

Dolayısıyla bugün Suriye rejimi, gelecek dönemin ihtiyaçlarını karşılamasına imkân sağlayacak şekilde kendi başarılarından yararlanmak için içeride kartlarını yeniden düzenlemeye çalışıyor. Bu ihtiyaçların göstergeleri, özellikle de Suriye rejiminin ve müttefiki İran'ın, sıkıntılı dönemin geride kaldığını düşünmesinin gölgesinde netleşmeye başladı.

Rejimin güç faktörlerini bir araya getirmesinin göstergelerinden biri de; geçen yılın başlarından itibaren askeri ilerleme kaydetmesi, orta bölgeleri geri alması ve keza önce Şam kırsalında, ardından Humus'ta ve son olarak Halep'in bazı bölgelerinde kısmen başarıyla uygulanan ateşkes politikası izleyerek iç düzlemde dizginleri eline alma gücünün artmasıdır.

Hiç kuşkusuz bu başarıdaki en büyük pay sahibi, müttefikleri İran, Irak ve Rusya'dan gelen sınırsız teknik ve askeri destektir. Geçen üç yıl içinde rejimin en önemli politikaları ve stratejileri şöyle sıralanabilir:

1) Rejim devrime kucak açan halka karşı yakıp yıkma politikası izledi. Bu politikayla hepsi de kötü seçenekler (göç, abluka veya tutuklanma tehlikesi altında yaşamak ve ölmek) kapsamında sivilleri kuşatma altına almaya çalıştı.

Rejim 'savaş uzadıkça devrime kucak açan bölgelerdeki halkların kayıpları da artar ve bu durum savaşı ağır ölçekli intihara çevirir' şeklindeki denklemi iyice benimsetti. 

Direnişinin ağır faturasının anlamı şudur: Devrim nihayetinde kazansa da bu zafer, netice getirmeyecek bir başarı olacaktır. Zira bu fatura bireysel ve kolektif düzlemlerde denk değildir. Bireysel düzlemde fatura, yakınların yitirilmesi, rızık ve zaman kaybı olacaktır. Kolektif düzlemde ise savaşın getireceği karmaşık durumun (mezhep çatışması, göçmenler ve evsizler sorunu, altyapının yıkılması, merkezi devletin zayıflığı ve bağımsız silahlı grupların nüfuzunun artması) neticesi olarak bu faturayı daha iyi bir geleceğe hazırlayacak pratik sonuçlara dönüştürmek zorlaşacaktır.

2) Rejim Batılı ülkelere yönelik politikasında devrim başladığından itibaren hep 'aşırılıkla ve terörle savaştığı' şeklindeki hikâyeyi dile getirdi. Sonra bir dizi taktikle bu hikâyesini gerçek gösterecek şartları hazırladı. Bu taktiklerin sonuncusu, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüne yayılma alanı açması ve onu dolaylı şekilde (kuzeyindeki düşmanlarını yani muhalifleri havadan bombalayarak) desteklemesi oldu.

IŞİD'in son ilerlemesi, bugün Suriye rejimine, terörle savaşın ortağı olarak uluslararası alanda işlevsel rol oynadığı yönünde bir güven verdi. Özellikle de Musul Hıristiyanlarını tehcire zorlaması, mallarına el koyması, Rakka'da kadınları recmettiğine dair haberler ve keza Ebu Lokman Almani gibi IŞİD örgütüyle birlikte savaşan Batı uyruklu savaşçıların (YouTube'da elinde kesik başla düşmanlarını tehdit eden) kayıtlarının ortaya çıkması gölgesinde…

Örgüt bugün Suriye'nin yaklaşık üçte birinin yanı sıra Irak'ın Musul, Ninova eyaleti ve birçok Sünni bölgesini kontrolünde tutuyor. Ayrıca Batı uyruklu savaşçıları, bu ülkeler için büyük endişe oluşturuyor. Batılı devletler bu savaşçıların Suriye'de kazandıkları yeni deneyimleriyle birlikte ülkelerine geri dönmelerinden endişe ediyorlar.

Irak'taki bu son gelişmeler, rejimin bazı Batılı ülkelerle perde arkasında 'terörle mücadele' çabalarında koordinasyon kurmak için bağlantı kanallarını etkinleştirmesine destek oldu. Şöyle ki rejim bu ülkelerden bazılarına göre 'daha az zararlı şeytan' haline geldi. Bu da rejimin Suriye'de devrim başladığından beri izlediği 'uçurum kenarında' yürütülen politikasının meyvesini verdiği anlamına geliyor. IŞİD gibi bilinçli olarak yaratılan büyük bir tehlikeyi tamamen kontrol altına almak mümkün değildir ve sonuçlarından da korkulur. Bu durum uluslararası ve bölgesel tarafları, rejimin istediği bir çözüme varmaları için er ya da geç Suriye rejimine götürmektedir.

Bu gelişmeler ayrıca ABD ve İran'ın anlaşma sürecinde somut ilerleme kaydettikleri bir zaman dilimi içinde yaşanıyor. Washington ve Tahran'ın anlaşması, bölgede Türk rolünün ve Arap ortakların aleyhine olacak şekilde İran rolünü kabul etmeyi gerektiriyor.

Rejim ve müttefikleri bu İran rolünü, Suriye sahasındaki direnişlerinin ve keza Irak'ta krizlerin bir düzene konulması, sınırlarının korunması ve kontrolden çıkmasını engellenme amaçlı müdahalelerinin siyasi ödülü olarak yorumluyorlar. Bu durum bölgedeki kaynakların dağıtılması ve nüfuz paylaşımı etrafındaki görüşmelere dayalı yeni döneme zemin hazırlamaktadır.

Bugün Suriye rejimi, kendi pozisyonunu destekleyecek ve gelecek dönemin gereksinimlerini karşılayacak şekilde içeride kartlarını yeniden düzenlemeye çalışıyor. Suriye'de Irak ve İran'ı da içine alacak kapsamlı bölgesel bir anlaşmayla siyasi çözüme varma amaçlı görüşmeler, bu dönemin en önemli başlığı olacak. Suriye'deki son seçimler, seçimler öncesinde ve sonrasında çıkarılan bir dizi yasa ve kararname bu bağlamda açıklanabilir.

Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Esed'e çağrıda bulunarak tüm yetkilerini yardımcısı Faruk Şara'ya devretmesini isterken rejim, Neccar Attar'ın Esed'in yardımcısı olarak atanmasını öngören cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle birlikte Şara dosyasını kapatmış oldu. 80 yaşındaki bu kadının Esed için bir tehdit oluşturması ve bir alternatif olması mümkün değilken Faruk Şara, uluslararası alanda kabul edilebilir ve muhalefetin üzerinde anlaşabileceği bir seçenek olarak sunulmuştu.

Attar, yemin töreninde ortaya çıktı ve Esed'in annesi Enise Mahluf'un yanına oturdu. Ulusal Güvenlik Ofisi Başkanı ve cumhurbaşkanının güvenlik konularındaki ikinci yardımcısı olarak atanacağı söylenen General Ali Memluk'un salonda bulunmasına karşın Faruk Şara yoktu. Yani rejim, üzerinde anlaşmaya varılabilecek veya gelecekte makul bir alternatif olabilecek yüzleri uzaklaştırmaya çalışıyor.

Geçen üç yıl içinde bütünüyle rejimle saf tutmamış birçok ismin uzaklaştırıldığı belirtiliyor. Göstericilerin bastırılmasında ordunun kullanılmasına karşı çıkan savunma bakanı Ali Habib gibi isimlerin uzlaşmacı bir alternatif oluşturmasına zemin hazırlanabilirdi. Bu bağlamda şu an hiçbir temel değişim taşımayan yeni hükümet hazırlıkları konuşuluyor. Genel itibarıyla eski isimler hükümete katılacaklar ve yeni mevkilere gelecekler. Hasan Nuri ve Beşşar Caferi'nin isimleri geçiyor. Belki partisi 'Halkçı İrade' kanalıyla içeride ılımlı muhalefet rolü oynayan Kadri Cemil gibi bazı kişiler de hükümete katılabilir. Yalnız bu düzenlemelerdeki yeni husus, rejimin ön koltuklarının Suriye muhalefetinin kabul etmesi zor isimlerle doldurulması. Ayrıca bu isimler Suriye'de başkanlık koltuğunu doldurabilecek kabul edilebilir bir alternatif oluşturmanın dinamiklerine de sahip değiller.

Hiç kuşkusuz rejimin belli başlı oluşumlar arasında kenetlenmeyi sağlama gücü geçen üç yıl zarfındaki en belirgin ve en önemli başarı sayılmaktadır. Yüksek diplomatik ve askeri düzlemlerde rejimden kopmaların oranı oldukça sınırlı kaldı. Bu durum rejime, kenetlenmiş ve güvenilebilecek bir blok görüntüsü kazandırdı. Rusya ve İran'ı da dikkat çekici bir şekilde Esed rejimini siyasi ve askeri açıdan desteklemeye teşvik etti. Rejimin bu kenetlenmesi, diğer Batılı tarafları, hesaplarını yeniden gözden geçirmeye veya rejimle ittifak yapmaya sevk etti. Muhalefet ise bu Batılı tarafları kaybetti.

Irak'taki gelişmelerin yanı sıra son olarak Halep'te askeri alandaki ilerleyişinin rejime yeni bir yoğunluk kazandırdığı, kontrolünden çıkan bölgeleri geri alabilmesine dair ilave bir güven ve umut verdiği şüphesiz. Esed son yemin konuşmasında rejimin ayakta olduğunu ve büyüdüğünü ifade ederek bu durumu özetlemişti.

Rejim kısa ve orta vadede bir dizi başarı gösterdi. Gelecek dönemde 'ulusal uzlaşı' adı altında Şam kırsalında kısmen başarıyla uygulanan ateşkes deneyiminin kapsamını genişletmeye çalışacak. Şöyle ki rejim bu ateşkesler üzerinden askeri operasyonlarda yapamadığı önemli ilerlemeler kaydetti. Ayrıca kontrolünden çıkan bölgeleri uzun vadede kontrol altına alma gücü olduğu kanaatini oluşturmak için medya ve uluslararası alanda bu başarılardan istifade etmeye çalışacaktır.

Orta vadede Suriye rejimine ait uçakların IŞİD mevzilerini bombaladığını ve doğrudan çatışmalara girişini görmemiz uzak ihtimal değil. Yani uluslararası ve bölgesel taraflar İran'la, 'terörle mücadelede bir ortak olarak Esed rejimine güvenilebileceği' şeklinde bir anlayışa vardılar.

Ancak uzun vadede rejim, İran ve Rusya'nın tüm alanlarda desteğine hep bağlı kalacaktır. Bu iki ülke, iç sorunlar ve zorlaşan mali şartlar altında birbirinden uzak birçok sahada askeri faaliyetlerini sürdürmekteler. Bu durum iki ülkeyi de uzun vadede içeriden sarsacak ve zayıflatacak bir kan kaybına sürükleyecektir. Batılıların Suriye krizine çözüm için ciddi çaba göstermemesinin temel gerekçesi de bu olabilir.

Ayrıca yıllardır devam eden boğucu ablukaya rağmen muhalefetin başkent Şam'ın çevresinde direniş ve askeri eylemlerinin sürmesi, rejimin umutlarını bağladığı başarıların kırılganlığına başka bir kanıt oluşturmaktadır.

Güvenlik gücüne ve askeri üstünlüğüne rağmen Beşşar Esed, ancak çevreden tamamen tecrit edilmiş sarayının altındaki kapalı bir salonda yemin töreni yapmaya cesaret edebildi. Birkaç saat süren sıkı güvenlik önlemleri altında saraya gelinebildi. Oysa meclis binası, sarayından 5 km'den fazla uzakta değildi. Bu da başkent Şam'daki güvenlik şartlarının ne kadar kötüleştiğinin dolaylı ifadesidir.

Tarih bizlere diktatör rejimlerin son beş dakikasının, öncesine benzemeyeceğini ve sonrasının da olacağını öğretti. Kaddafi, Saddam Hüseyin ve Çavuşesku'nun sonları, diktatörlerin gücün tezahürlerine güvenmelerinin her an kendi aleyhlerine dönebilecek bir yanılgı olduğunu gösteriyor. Atasözündeki gibi 'gün olur devran döner'. 

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim