Ermeniler özür dilemeli mi?

24.12.2008 13:36

Etyen Mahçupyan

Müslüman ve/veya Türk kimliğine sahip aydınların başlattığı ve geniş bir katılımla karşılanan Ermenilerden ‘özür bildirisinin’ ardından, aynı tavrın ‘karşı taraftan’ da beklendiğine dair bir söylem başladı. İstenen şey Ermenilerin de 1918’de Doğu’da yapılan mezalim ve 1970 sonrasında ASALA’nın terör eylemleri nedeniyle özür dilemeleri. Hemen söyleyelim, Ermenilerin de vicdanlarını yaralamış olan, utanç verici, insanlık dışı eylemlerden ötürü özür dilemelerinden daha doğal bir şey olamaz. Özür dilemek insanı arındırır, onu kendi gözündeki aşağılanmadan kurtarır. Yapılan yanlışı bile bile özür dilememek, bir müddet sonra kişinin yüreğinin kabuk bağlamasına, her şeyi savunmacı bir mantıkla ele almasına, hakikatten korkmasına yol açar. Kısacası yaptıkları zulümü ‘bilmeyenler’ ancak cahiller ve meczuplardır. Yaptıkları zulümü bilenler için ise, tek çıkış yolu konuşmak, anlatmak ve yüzleşmektir. Aksi halde ruhen hastalanırlar...

Öte yandan herkes öyle kolayca özür dileyemez. Çünkü özür dilemenin farklı zihniyetlerde farklı anlamları vardır ve eğer otoriter ya da ataerkil zihniyete sahipseniz, bu eylemi bir tür ‘yenilgi’ olarak görme ihtimaliniz çoktur. Hayatı hiyerarşik bir model içinde algılayan, insani ilişkilerin güç ve çatışma eksenli olduğunu düşünen insanlar için özür dilemek zordur... Özrün bir boyun eğme, eziklik imgesi taşıdığı bu yaklaşım altında, tevazua ve gerçeklik karşısında namuslu bir duruşa da fazla yer kalmaz. Böylece kendinizle yüzleşmeme uğruna, karşı tarafı suçlamayı temel alan bir saldırganlık siyaseti doğar.

Milliyetçilik tam da bu ‘hissiyatın’ ideolojik karşılığıdır. Milliyetçiler hakikatle ilgilenmezler. Hakikatin kendi işlerine gelen bölümü üzerinden bir zafer türetmeye çalışırlar. Bu açıdan bakıldığında milliyetçilik geçmiş zulümün devamı, tarihle yüzleşmeden barışık olmanın adıdır.

Bu topraklar 19. yüzyılın ortalarına kadar milliyetçiliği bilmedi. Ama kendi içine kapalı cemaatsel kalıplar, milletleşmeyi kolaylaştıran bir hukuki ve sosyal zemin sağlamaktaydı. Devletin değişen zamanları algılamakta zorlanmasıyla birlikte, toplum elden kaçtı... Her cemaat kendi ‘milli’ menfaatini korumaya yöneldi. Bu süreçte en büyük sorumluluk doğal olarak en büyük ve devlete en yakın olan cemaate, yani Sünni Müslümanlara düşmekteydi. Ama onlar toparlayıcı olmak bir yana, bölünmeyi körükleyen bir siyasetin dışına çıkamadılar. Dolayısıyla aslında Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan etken Türk milliyetçiliğidir... Türk kimliğinin siyasallaşması ve iktidar yaratması ile birlikte, artık kimse milliyetçiliğin dışında kalamadı, çünkü ‘Osmanlı’ ortak paydası tükenmişti...

Ermeniler de bu ortamda milliyetçileştiler ve aralarından gerçekten de son derece gaddar eylemciler çıkardılar. Bu milliyetçilik sonraki yıllarda da, özellikle diasporanın resmî sesi olarak varlığını sürdürdü. Bugün Batı’da yaşamanın da getirdiği bir törpülenme içinde, Ermenilerin eskisi kadar milliyetçi bir duygusallığa sıkışmadığını gözlemliyoruz. Ermenistan Ermenileri ise, toplum olarak gerçekte hiçbir zaman öylesine milliyetçi olmadılar. Bazılarının karşılarında bir ‘Türk’ görünce aniden kaydıkları milli söylem sizi şaşırtmasın... Bunun altında duymak istenilen ve onlardan esirgenen bir dürüstlük var sadece.

Çünkü Ermeniler kendilerinden beklenen özrü çoktan söylemiş durumdalar. Tarihi hatırlatma misyonuna soyunduklarında Ermeniler küçük bir ülkenin ve halkın temsilcisi olarak dünya sahnesine çıktılar. Sözlerinin Batılılar tarafından dinlenilmesine muhtaçtılar ve Batı’da tarihe bakış epeyce köklü bir nesnellik geleneğine sahipti. Dolayısıyla Ermeni sosyal bilimci ve tarihçiler Batılıların kriterlerine göre nesnel bir yaklaşım sergilemek zorundaydılar. Diğer bir deyişle sorumluluğu tek taraflı olarak Türklere yükleyemeyeceklerini daha 1960’lı yıllarda biraz da burunlarını sürterek öğrendiler. Bu makale ve kitapların hemen hepsi Ermenice olarak da basıldı. Böylece bütün Ermeniler 1918’de Rus ordusu sayesinde Türkiye’ye dönenlerin yaptıkları insanlık dışı mezalimi öğrendiler. Bu kitapların varlığı, tartışılması ve içselleştirilmesi bir özür mahiyetindeydi. Çünkü gerçek özür muhatabınızın önüne gelip günah çıkarmanızı gerektirmez. İnsani niteliğinizi öne çıkaran bir vakurlu duruş gerektirir.

Aynı olay ASALA teröründe de yaşandı. Geçmişteki zulüm intikam için yapılmıştı. Burada ise tarihin inkârı nedeniyle... Bu nedenle Ermeni dünyası kendisini cinayetlerin uzağında tuttu, onları sahiplenmedi; ama ‘Türklerin’ hâlâ tarihi inkâr etmeleri karşısında da giderek öfkelendi. Aynen bugün PKK’yı benimsemeyen ama devletin tavrı yüzünden onu kınamayan Kürtler gibi...

Bugün her iki tarafta da kırılgan bir psikoloji var. Özür dilemeye hor bakan bir ortak zihniyet, ilk adımı karşısındakinden bekleyen bir kolaycılık hâlâ etkin... Ama özür dilemenin yolları çeşitli. Nitekim evrensel kalitede bir tarih eseri vermek, ister istemez özrü de içerebiliyor. Aynı şekilde geçmişin o toplumun kendi içinde özgürce tartışılması da dolaylı bir özür kanalı açıyor. Ermeniler bu süreçten geçtiler... Bugün 1918 mezalimi ve ASALA için özür dilemek sadece Ermeni milliyetçileri için zor, çünkü toplum bunlarla yüzleşmiş durumda.

Ancak ne yazık ki aynı şeyi ‘Türkler’ için henüz yeni söyleyebiliyoruz. Meselenin tabu olması bu iç konuşmayı geciktirdi. Birçokları da karşı tarafın sesini duymak istemedi, çünkü kendi yaptıklarıyla henüz yüzleşmemişlerdi.

Mesele birinin ötekinden özür dilemesi değil... Mesele kendinize ve yaptıklarınıza bakma cesaretinizin olup olmaması. Her iki taraf da bunu ‘öteki’ için değil, esas kendisi için yapmak zorunda.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim