Ergenekon’un Yatırımı: Acı, Korku ve Nefret...

04.08.2008 12:06

Ferhat Kentel

90’lı yıllarda Kazak kökenli bir ülkücüyle tanışmıştım. Bana 70’li yıllardaki şiddetle ilişkili maceralarından bahsetmiş; ülkücü hareketin vurucu timlerinden biri içinde ve gayet militanca, “inanarak, özveriyle mücadele ettiğini” ve bir dehşet hikayesini anlatmıştı. Bir gün emir geliyor, Fatih’te bir kahvehaneyi taramaları için. Gidiyorlar ve emri yerine getiriyorlar... Ertesi günü marifetlerininin sonuçlarını izlemek için koşturup aldığı gazetelerde gördüğü manşetlerle çarpılıyor: “Fatih’te kahvehane tarandı, şu kadar ‘ülkücü’ işçi öldü.” Beyninden vurulmuşa dönüyor ve “kullanıldıklarını” anlıyor... Benimle konuştuğunda bu eski tüfek ülkücü militan, hâlâ “ülkücü” ve “Türklük ideallerine bağlı” olduğunu ama derin bir hayal kırıklığıyla “hareket”e karşı “mesafe koyduğunu” söylüyordu.

Fotokopiyle çoğaltılmış gibi birbirine benzeyen hikayeler dünyanın dört bir köşesinde tekrarlanıp duruyor... Yıllardır... yüzyıllardır... Her birinde, insanların korkularının, geçmişten gelen acılarının kıymetli bir sermaye kıvamında olduğunu bilen birileri önce bu korkuların ve acıların nedeni olarak aynı toplumda yaşayan başka insanları gösteriyor. Medya kanalları ve fısıltı gazeteleri (şimdilerde internet fısıltıları) vasıtasıyla korku ve acıyla pişmiş sermayeyi bir yatırım aracı olarak şiddet ve dehşete dönüştürüyor... Bu yatırım uzun vadeli olarak ve rekabetten beslenerek iş yapıyor; şiddet ve dehşete maruz kalanların acısı da zamanı geldiğinde benzer bir yatırımın aracı haline gelebiliyor.

Geçenlerde Hindistan’ın Ahmedabad kentindeki 16 bombalı saldırıda 45 kişi öldürülmesi vesilesiyle hatırladık bu klasik hikayenin bir versiyonunu... Bu bombalı saldırıyı üstlenen “Hintli Mücahitler” adında bir grup “2002’de öldürülen Müslümanlar’ın intikamının alındığını” açıklamış... Benim de daha önce yazdığım ve mücahitlerin bahsettiği olay, 2002’de Ahmedabad’da gerçekleşen ve binlerce Müslümanın katledildiği bir vahşet olayı (bkz. “Ahmedabad-Maraş arası çok uzak mı?”, www.gazetem.net, 28 Aralık 2006)... Kökenleri bir Hindu tapınağının yerine 16. yüzyılda bir caminin inşa edilmesine uzanan, ancak kimlik kuran geleneklerin yeniden ve yeniden icadıyla depreşen, İngiliz sömürgeciliğinin aşağılayıcı ehlileştirme operasyonlarıyla beslenen ve ‘erkekliğini’ yeniden kurma gayretindeki Hindu milliyetçi örgütlerinin sahneye koyduğu bir katliam...

Bu vahşet, bizzat Hindu milliyetçi örgütlerinin tezgahladığı yangın sonunda bir trende 15’i kadın, 20’si çocuk, 58 Hindu’nun yanarak can vermesiyle başladı. Daha yangın sönmeden “Müslümanlar treni yaktı!” haber ve çığlıkları eşliğinde Ahmedabad’da Müslümanların yaşadığı bir çok mahalle Hindu milliyetçi gruplarının öncülüğünde ‘aynı anda’ ateşe verildi. Korkunç bir vahşete maruz kalan binlerce Müslüman öldürüldü.

Sayılar belki farklılaşıyor ama bizim buralarda karşılaştığımız birtakım ‘sıradan’ hikayelere aslında ne kadar çok benziyor... 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da, 1970’lerin sonunda Sivas, Çorum ya da Maraş’ta olup bitenler tam da böyle değil miydi?

Atatürk’ün evine, sinemaya ya da camiye bomba attılar veya yaktılar; “Yunanlılar Atatürk’ün evine bomba attılar”, “komünistler-aleviler camiyi yaktılar” diye şehirlere haber saldılar. Şehirler zaten memleketin içinde bulunduğu gerilimli ortamdan ötürü diken üzerindeydi. Ve şehirlerin en çok korkan ve en gerilimli insanlarını ayaklandırmaları zor olmadı. Bu insanlar, bizzat haberleri yayan ‘gerilim aktörleri’nin öncülüğünde, ‘gayrimüslim-komünist-alevi’ diye belledikleri insanların üzerine saldırdılar.

Çok kolay bir yöntem yani... Çok akıllı ve zeki olmaya da gerek yok; bizim Ergenkoncuların kendi aralarındaki konuşmalarda kullandığı ve “garantili” sonuç alacaklarını ima eden pervasız dil, bu işe el atan her sıradan faninin verim alabileceğine ikna olduğunu gösteriyor.

Ama biz, ilk defa bugün, Ergenekon iddianamesi sayesinde -Ergenekoncuların dünyası ne kadar karışık görünürse görünsün- bu ucuz şiddet senaryosunu bütün açıklığıyla ve basitliğiyle görüyoruz. Biz bu sayede, yarattığı korkunç etkiler bakımından tazeliğini koruyan bir olayı, 2005’te DEHAP’ın Mersin mitingindeki ‘bayrak yakma’ girişiminin ne menem bir tezgah olduğunu görüyoruz. Ergenekoncuların hem bayrağı yakma girişimleri hem de “Bölücüler bayrak yaktı!” manşet ve haykırışlarıyla bir anda ülkeyi baştan başa nasıl tepki ve nefretle kuşattıklarını, nasıl bir kabus ortamı yarattıklarını görüyoruz.

Ergenekon’un, iddianamede yer alan ve almayan, dışarıda ellerini kollarını sallayarak dolaşan Ergenekon uzantılarının, Ergenekon zihniyetinin derdi ölen insanların acısı ya da yakılan bayraklar değil; onların hedefi çok açık: korku yaratmak, hedef göstermek, savaş çıkarmak, savaştan beslenmek ve bu sayede sermayesine sermaye katmak...

Biz sıradan insanlar, eğer korkularımızdan arınabilir ve içimizdeki acıları nefrete dönüştürmemeyi becerebilirsek, Ergenekon zihniyetini kafamızdan silmemiz mümkün olacak. O zaman, bizim acılarımızı sermayeleştiren, kurnaz gibi görünen ama basit mantıklı bu zavallılar, karabasan olmaktan çıkıp, fena halde komik duruma düşecekler...
 
SANSURSUZ
  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim