Ergenekon davasının “darbe”ye odaklanması üzerine zıt fikirler...

13.03.2009 14:54

Alper Görmüş

Ergenekon davasının, mahkemeye gönderilen ikinci iddianameyle Türkiye’nin son 7-8 yılındaki darbe girişimlerine yönelmesi ve oraya odaklanması, Türkiye’nin darbecilikle hesaplaşması gerektiğini savunan kesimde belirgin bir memnuniyet yarattı. Fakat yeni iddianame, ilk bakışta size tuhaf gelecek ama, bu yönüyle, tarif ettiğim kesim içinde bir rahatsızlığa da yol açmış durumda.

Aslında, bu kesimde, ikinci iddianamenin “darbe”ye odaklanmasından memnun olmadığını açıkça belirten şimdilik sadece bir yazar var. Fakat “istisnalar kaideyi bozmaz” deyip geçebileceğimiz “bir” isim değil o. Bu yazar, kalemini şimdiye kadar hep düzgün, darbesiz bir demokrasiden yana kullanan ve hiç tökezlemeyen Kürşat Bumin...

Yanlış anlaşılmasın; biraz sonra uzun uzun aktaracağım görüşlerine referansla “bu defa tökezledi” imâsında bulunuyor değilim, fakat yanıldığını düşünüyorum ve kendisiyle tartışmak istiyorum.

Bumin, konuya ilişkin olarak iki yazı yazdı. İlk yazısını 17 şubatta, ikinci yazısını da ikinci iddianamenin mahkemeye gönderildiği günün ertesinde (11 mart) kaleme aldı.

Bugün sizlere bu iki yazıdan geniş aktarmalar yapacağım. Önümüzdeki salı günü de Bumin’in bu yaklaşımlarına cevap vereceğim...

“Önce cinayetler” diyorum (Yeni Şafak, 17 şubat)

“Ergenekon” davasının toplumu ikiye böldüğü muhakkak. Yarı yarıya değil herhalde, ama hiç değilse 1/3’lük bir bölünmüşlük var ortada.

(...)

“Konuya ilişkin benim düşüncem şöyle: Eğer bu davaya atfedilen önem, ondan beklenen işlev her şeyden önce ‘cinayetlerin aydınlatılması’ çerçevesine çekilebilirse, dava sürecinde bu çerçevede ortaya çıkacak ‘hakikatler’ yazının başında sözünü ettiğim bölünmüşlüğü hızla azaltacaktır.

(...)

“Buraya kadar okuduklarınızdan sonra şu düşüncelerin aklınızdan geçtiğini kuvvetle tahmin ediyorum: Cinayetlerin aydınlanması iyi de, ya işin ‘asker’i ilgilendiren ‘darbe teşebbüsleri’ faslını ne yapacağız? Şunu söylemek çok acı verici biliyorum ama bir hakikat: Bu fasla ilişkin şimdilik hiçbir şey yapamayız.

(...)

“Şu soru da aklınızdan geçiyor olabilir: İyi ama sıraladığınız şeyler zaten bir ‘bütün’ün parçası-tezahürü değil mi? Sıraladığınız her şey zaten birbirinin içinde değil mi? Bunları birbirinden niçin ayıralım? Ayırmak zorundayız, çünkü yol almamız gerekiyor. Yol almamız için de yazının başında söz ettiğim bölünmüşlükten kurtulmamız gerekiyor. Önce önümüzü görelim: Katiller ve destekçileri ayrılsın önce bu karışık-karmaşık tablodan. Sonra gerekiyorsa adım adım ilerleyebiliriz. Ama önce cinayetler.”

“İkinci iddianame” (Yeni Şafak, 11 mart)

(...)

“Bir demokraside adı ne olursa olsun ‘terör örgütleri’nin üzerine gidilmesini kim istemez?

(...)

Ama Başsavcılığın açıklamasında yer alan bilgilere yakından bakacak olursak, iddianamede sözü edilen ‘örgüt’ sanki bundan farklıymış gibi duruyor. Bu ‘şüphe’nin nedeni önümüzdeki metinde sıkça öne çıkan ‘cebir ve şiddet kullanarak TBMM’yi ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs’ suçlamasıdır. Bu suçlamanın benzerleri de eksik değil. Mesela, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyana tahrik’, mesela ‘devletin güvenliğine veya iç veya dışı siyasal yararlarına ilişkin belgelerini kullanmak’. Ya da –çok şaşırtıcı biçimde- mesela ‘askeri itaatsizliğe teşvik’(?)

“Biz şu çok önemli şeyi bugüne kadar anlayamadık: ‘Terör örgütü’, ‘terörizm’, ‘teröristler’, hangisini seçerseniz seçin, bunlar her şeyden ve herkesten önce ‘toplumun barışını’ tehdit ettikleri için demokrasilerde ilk elde saf dışı bırakılması gereken oluşumlardır. Oysa biz, ne zaman bu bahis açılsa aklımıza ilk gelen ‘yangında kurtarılacak eşya’ olarak her şeyden ve herkesten önce ‘devlet’i anlıyoruz.

“Kardeşimizi ensesinden vurmuşlar yerde yatıyor; boğazlanmış misyonerler yerde yatıyor; ‘faili meçhul’e gitmiş insanların kuyularda kemikleri aranıyor...

Ama biz hâlâ ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyana tahrik’ araştırmasındayız. Bu da yetmezmiş gibi, ‘AK Parti hükümetinin Cumhuriyet mitingleri ile yasadışı düşürülmeye çalışıldığı’nın peşindeyiz. Benim Başsavcılığın açıklamasından hareketle iddianame hakkında edindiğim izlenim, bu iddianamenin asıl olarak bir ‘askeri darbe’nin izini sürmek arzusunda olduğudur.

(...)

“Radikal gazetesinin Başsavcılığın açıklamasına ilişkin haberinde şu bilgiye de yer verilmiş: ‘İkinci iddianamede emekli orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon hükümeti yıkmaya çalışmakla ve örgüt yöneticiliğiyle suçlanıyor.’

“Yani döndük tekrar aralarında ‘cumhuriyet mitingleri’nin de yer aldığı bir takım organizasyonların da yardımıyla bir ‘askeri darbe’ yoluyla hükümetin yerinden edilmesi iddia ve suçlamasına.

“Şunu da önceden yazmıştım: Bu ülkede, yani Anayasasının geçici 15. Maddesi ile darbecilerin ‘kalıcı’ biçimde korunduğu, bu konuda olayın üzerinden neredeyse yarım asır geçmesine rağmen tek bir şeyin yapılamadığı bir ülkede bu büyük ‘kronik’ sorunun altından bir Ağır Ceza Mahkemesi’nin kalkabileceğini düşünmek ne derece gerçekçidir?

“O halde –bana göre- şu aşamada idare ve yargının yapması gereken iş ‘cumhuriyet mitingleri’ ile hükümetin yasa dışı yollardan düşürülmesi, cumhuriyete karşı halkı silahlı isyana tahrik vs. gibi fazla büyük işlerle uğraşmak yerine, toplumun önünde apaçık duran terör eylemlerini aydınlatmaktır.

“Hem söyler misiniz? ‘Cumhuriyet mitingleri’, içine ne kadar ‘kötü niyet’ karıştırılmış olursa olsun görev başındaki bir hükümeti yasa dışı yollardan nasıl alaşağı edebilir?

“Ama bakın, başlarına sıkılan kurşunlarla alaşağı edilenler orada yatıyor. Önce bu cinayet dosyalarının aydınlığa kavuşturulması gerekmez mi? Hem de nasıl. Merak etmeyin, halkın ‘silahlı isyana tahrik’ edilerek Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırması gibi bir ihtimal sıfırdır.”

6 Mart 1997, Karadayı’dan basına: “Çok büyük hizmet yapıyorsunuz...”

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi son sınıf öğrencisi Mücahit Eker, “Türkiye’de Askerî Müdahaleler ve Medya” başlıklı bitirme tezi için gazete sayfalarında yürüttüğü kazı çalışmasında tam manasıyla maden bulmuş. Belli ki sizler de mahrum kalmayın diye, bulduğu şeyi bana da göndermiş. Bu “şey”, Hürriyet gazetesinin 6 Mart 1997 tarihli nüshasının bir sayfası (yani 28 Şubat tarihli ünlü MGK toplantısından altı gün sonra). O sayfada yer alan bir haberin başlığı şöyle: “Türk basını ile iftihar ediyoruz...” Bu sözün sahibi, dönemin genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı... Başlığın açılımına geçmeden önce, Hürriyet’çilerin bu sözleri nasıl bir öforiyle karşıladığını anlamak için haberin girişinden birkaç cümle aktarayım:

“Son günlerde Başbakan Necmettin Erbakan’ın ‘geveze basın’ ve ‘yazdıklarının yüzde 90’ı yalan’ gibi ağır eleştirilere uğrayan Türk basını dün Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın ‘Basınımızla iftihar ediyoruz’ övgüsüyle karşılaştı.”

Haberde, Karadayı’nın, bir kokteylde sohbet ettiği gazetecilerin elini tek tek sıktığı belirtildikten sonra şöyle dediği kaydediliyor:

“Hepinizi tebrik ediyorum. Sizlerle iftihar ediyorum. Çok büyük bir hizmet yapıyorsunuz. Çok güzel şeyler yazıyorsunuz. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Çok iyi gözlüyor ve çok iyi muhakeme ediyorsunuz. Gazeteleri daha ayrıntılı okuyabilmek için her sabah yarım saat erken kalkıyorum. Gazeteleri evde okuyorum. Her sabah bir saatimi basına ayırıyorum. Daha sonra makama gittiğimde de basın subayımızla yine gazetelerin üzerinden gidiyoruz. Çok istifade ediyorum.”

Hey yavrum hey! Ne basınmış ama!

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim