Ergenekon belgeleri ve Başbuğ'un çöken stratejisi

06.07.2009 03:37

Hasan Tevfik Çağlar

27 Mayıs darbesi sonrası ordunun bütünlüğünü korumak için bulunan Genelkurmay Başkanlığı'nın güçlendirilmesi formülü, problemin sadece mahiyetini değiştirmiştir. Türkiye'nin değişen şartları artık bu modelin de işlemediğini göstermektedir.

Demokrasiye karşı darbe planları ve Mithat Sancar'ın ifadesiyle 'hukuk sosuyla darbe çalışmaları'nın devam ettiğine dair yaygın kanaati pekiştiren 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' belgesinin kamuoyuna malolmasıyla beraber belge etrafında darbe tartışmaları yeniden başladı. Ergenekon Davası avukatlarından ve kendisi de eski bir asker olan şüpheli şahsın evrakları arasında bulunan ve altında Genelkurmay'da psikolojik hareket yürütmekle görevli şube müdürü Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek'in imzası bulunan belge, adeta bardağı taşıran bir etki yaptı ve kamuoyunda daha önce görülmeyen bir ittifakla eleştirildi. Eylem planının yayınlanmasıyla beraber siyasetin ana gündemini teşkil etti. Eylem planı AK Parti'ye ve Fethullah Gülen hareketine karşı yürütülmesi planlanan ve belki de yürütülen iftira, tuzak ve komploları da içeren bir psikolojik hareket operasyonunu ortaya koyuyordu.

BELGEYE ŞAŞIRMAK ŞAŞIRTICI

Şaşırtıcı olan bu tür bir belgenin yarattığı şaşkınlıktır. Çünkü Türkiye tarihi bu ve benzeri belgelere karşı ziyadesiyle alışkındır. Aynı albayın 2008'de hazırladığı ve dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın kabul ettiği belgede bugünkü belgeyle aynı zihniyetin mahsulü Lahika-1 belgesi karşısında sergilenen duyarsızlık hatırlardadır.

Şimdiki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un daha Kara Kuvvetleri Komutanı iken karşısında Başbakan Erdoğan varken psikolojik harekat gerekliliğinden bahsetmesi, yine aynı dönemde tam AK Parti'nin kapatılma davası iddianamesi öncesinde Anayasa Mahkemesi'nin tartışmalı Başkanvekili Osman Paksüt ile yaptığı gizli görüşme, Dağlıca ve Aktütün Baskınları sonrasında sergilediği tavır, Balıkesir'de sert çıkışı, Nisan ayı içinde Ergenekon Davası'yla ilgili yaptığı polemikle ve belli bir toplumsal kesimi hedef gösteren açıklamaları ortadayken böyle bir belge karşısında kamuoyunun şaşırması sahiden şaşırtıcıydı. Başbuğ, tıpkı Büyükanıt gibi kendisine tanınan krediyi doğru kullanamamış ve askeri bürokrasi içerisindeki problemi çözmek yerine gizlemeyi tercih etmiştir.

Esasen bu durum şahsi tercihleri aşan ciddi bir problemin içeriden çözülemeyeceğini göstermektedir. 27 Mayıs Darbesi sonrası ordunun bütünlüğünü korumak için bulunan Genelkurmay Başkanlığı'nın güçlendirilmesi formülü, problemin sadece mahiyetini değiştirmiştir. Bugün dünyanın ve Türkiye'nin değişen şartları artık bu modelin de işlemediğini göstermektedir.

Modelin işlemeyen yönlerinden biri de ordunun problemlerini özerkliğine halel getirmeyecek şekilde kendi içinde çözmeye çalışmaya çalışmasıdır. Bu amaçla kurulan ve disiplin mahkemesinin ötesinde sivil yargıya paralel örgütlenen askeri yargı, problemi habis hale getirmektedir. Komutanların etkisine açık olan bu mahkemeler, içindeki nitelikli personele rağmen kendi sahası dışına çıktıkça orduyu yıpratan bir kamuoyu algısına yol açmaktadır.

KARARGÂH TARAF OLMUŞTUR

Son olarak bu belgenin askeri mahkemede ele alınması ve ilk iş olarak 'devlet sırrı' kavramı adı altında konuya konulan yayın yasağı kamuoyundaki kanaati kuvvetlendirdi. Daha en başta yapılan savcılığın Genelkurmay Karargâhı'nda yapılmamıştır şeklindeki kanaat açıklaması ve Genelkurmay'ın açıklamaları ciddi bir telaşı göstermektedir. Nitekim bu telaş hali, savcılığın kovuşturmaya gerek yoktur açıklamasından da sonra devam etti ve İlker Başbuğ'un maksada da hizmet etmeyen başarısız açıklamasıyla devam etti. Başbuğ kullandığı üslupla askeri yargının bağımsızlığı iddialarına ciddi bir darbe vururken, sivil yargıya da görev tanımı yaparak müdahale etmeye çalıştı. “Benim mahkemem” dediği mahkemenin bağımsızlığından söz etmesi, savcıyı tanımam, benim adli müşavirim var derken savcıyı müşavirin de altına koyması gibi. Basına karşı kullanılan “asimetrik savaş” tabiri ise askeri bürokrasinin savunma ile taarruz arasındaki kafa karışıklığını yansıtmaktadır. Başbuğ'un başlarken az konuşma sözünün kısa zamanda boşa çıkarak sık sık konuşmak zorunda kalması halihazırdaki durumun sürdürülemez bir dengeye dayanmasının bir sonucudur.

Bu belge karşısında telaş içerine giren AK Parti saflarında ise Cumhuriyet Başsavcısı'nın son laiklik çıkışı sonrasında gelen bu belgeyle kapatılma travmasının yeniden ortaya çıktığı görüldü. 27 Nisan bildirisi sonrası tavrı yeniden takınarak dik durmaya çalışan AK Parti konuyu yargıya taşırken, gün geçtikçe bunun yeterli olmadığını farkederek konunun yürütme olarak da takipçisi olduklarını ifade etti. Ancak Başbuğ'un Nisan konuşmalarında hedef olarak ortaya koyduğu cemaate yönelik tehdit karşısında suskun kalmış olan AK Parti'nin hâlâ kapatılma travmasından veya öğretilmiş çaresizlik sendromundan tam anlamıyla kurtulabildiği söylenemez.

Anamuhalefet partisi CHP, belge tartışmasını ordu ile AK Parti'nin arasında bir kırılmaya dönüşmesi için tahrik etmeye çalıştı, çalışıyor. Belgenin sahte olması durumunda yapacaklarını bütün Türkiye'nin göreceğini Ertuğrul Özkök'e söyleyen İlker Başbuğ'a ne yapacağını görelim diyen ve basın toplantısını beğenmeyen CHP'nin demokrasi içinde mücadele eden modern bir siyasi parti olmayı hâlâ başaramadığı bu vesileyle bir kere daha görülmüş oldu. CHP'nin bu atmosferde 12 EylüL darbecilerinin yargılanması için Anayasa'nın geçici 15. maddesinde değişiklik önerisinin de şüpheyle karşılanması CHP'nin kaybettiği itibarı göstermektedir. MHP ise demokrasiden bir yana tavır sergilerken hükümeti orduyla beraber hareket etmeye çalışırken demokrasi standartlarını ortaya koymuş oluyordu.

SİVİL SİYASETE SAHİP ÇIKALIM

Başbuğ'un yargıya müdahale etmeye ve olayın üzerini örtmeye yönelik açıklamalarından sonra Başbakan Erdoğan'ın belgenin aslının yürütme ve sivil yargı tarafından aranacağını açıklaması, Başbuğ'un ve askeri bürokrasinin kredisinin ve açıklamalarının etkisinin ne kadar azaldığı göstermesi bakımından kritik bir eşiği ifade ediyordu. Nitekim Ergenekon Davası savcılarının belgenin altında imzası bulunan albayı ve 8 kurmay subayı daha ifade vermeleri için mahkemeye çağırmaları, 28 Şubat'ın sembol isimlerinden emekli Orgeneral Çevik Bir'in verdiği ifade ile beraber düşünüldüğünde sivil yargının üzerine düşen rolü üstlenmede kararlılık içinde olduğunu göstermesi bakımından kayda değerdir. Albay Çiçek'in önce tutuklanıp sonra da tartışmalı bir şekilde tahliye edilmesi, meseleyi ortadan kaldırmayan aksine giderek büyütecek bir dinamiği harekete geçirmiştir. Başbuğ'un Nisan konuşmaları üzerine yazdığımız yazıda, Başbuğ'un demokratikleşmeye ve sivilleşmeye karşı inşa etmeye çalıştığı hattın savunulamayacak bir hat olduğunu ifade etmiştik. Başbuğ biraz da bu yüzden taarruza geçme tehdidini de barındıran bir tonda konuşuyordu. Ancak doğrusu bu hattın bu kadar erken bozulacağını tahmin edememiştik.

Türkiye'nin durumu Ergenekon Davası ve onun etrafında ordunun siyasete müdahalesi bakımından Yahya Kemal'in şiirindeki gibi ifade edilebilir: “Velhasıl duruyor o problem yerli yerinde.”

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim