Erdoğan’ın Hicaz’dan verdiği ilginç mesajlar ve Libya buhranı: Emperyali

21.03.2011 19:26

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Tayyîb Erdoğan’ın 11. Cidde Ekonomi Forumu’nda 20 Mart ve Mekke Üni.de de 21 Mart sabahı yaptığı konuşmaları izledim-dinledim. Her iki konuşma da genel çerçevesi itibariyle, güzeldi.. Bir siyaset veya devlet adamından ziyade, bu özelliğinin yanında ve ondan da öte, kardeşleriyle bir araya gelmiş bir müslümanın düşünce yapısını ve kalb hassasiyetlerini yansıtan konuşmalardı bunlar.. Bu haliyle, hele de arab dünyasında emsaline rastlanmıyan, ve hattâ, T.C.’deki seleflerinden hemen hiçbirisinde görülmeyen bir sâde hitabet ve tabiî bir sohbet havası taşıyordu, sözleri.. Bu bakımdan, sanıyorum, daha bir etkili olmuştur.

Erdoğan, arab diyarlarının irili-ufaklı rejimlerinin yöneticilik makamlarında bulunanlara ve keza, Mekke/ Umm-ul’Qurra Üni.deki akademisyen ve öğrencilere hitaben yapılmış her iki konuşma da, muhatablarını rencide etmeyen, ama, söylenmesini gerekli gördüklerini, diplomaside olabilecek sınırlar içinde kalmaya da dikkat ederek dile getiriyor; sosyal değişimlerin mahiyeti üzerine ve halkların insan hak ve özgürlükleri konusundaki haklı taleblerinin dinlemesi yolundaki tavsiyelerini yapıyor ve değişime karşı direnenlerin kendilerine de,  halklarına da kötülük yapmakta olduklarını belirtiyor ve sonunda toprağa girileceğini ve kimsenin yanında hiçbir maddî güç ve zenginliği oraya götürmeyeceğini ve geride hayırla anılan, arkasından Allah râzı olsun denilen bir insan olmak gerektiğinden başka bir yüksek hedefin olmamasını hatırlatıyordu..

 

Erdoğan, bu arada, Libya Lideri Gaddafî’yle 1 Mart günü üç kez, 1 kez Gaddafî’nin oğluyla ve 2 kez de Libya Başbakanı’yla görüştüğünü, halkın isteklerine kulak vermeleri tavsiyesinde bulunduğunu belirtiyor ve bu çağrılarına ve verilen sözlere rağmen rağmen, başarılı olamadığını ve bugünkü tablonun ortaya çıktığını belirtiyordu.. Erdoğan, ayrıca, Gaddafî’nin mantıkî çelişkiler içinde bulunduğunu; kendisine, ‘Benim bir makamım yok.. Hangi makamdan istifa edeceğim ki..’  diye karşılık verdiğini; eğer böyle ise, o zaman da, ‘uluslararası hukuk açısından da muhatab alınacak ve halkın desteklediği bir Devlet Başkanı’na yerini bırakması gerektiğini’  hatırlattığını belirtiyordu.. Erdoğan, Libya Lideri’ne yaptığı önerilerinin, uyarılarının ve kendisine verilen sözlerin tutulmadığını da esefle kaydediyordu..

Başbakan Erdoğan, NATO’nun müdahale ihtimaliyle ilgili olarak da, ‘NATO girecekse, Libya’nın Libyalılara aid olduğunu tesbit ve tescili için oraya girmelidir; yeraltı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil!..’  diyordu.. Bu sözlerle, Erdoğan’ın,  NATO’ya kapıları tamamen kapatmadığı, onun öyle bir müdahaleyi prensip olarak kabul etmiş gözüktüğü de düşünülebilir; ama, bu tavırla, NATO içinde bir tartışma kapısını aralamak taktiğinin düşünülmüş olması da mümkündür..  Ama, diyelim ki, NATO ve Amerika, Erdoğan’ın sözünü ettiği ilk şartları prensip olarak kabul ettiler; ama, daha sonra, ‘içinde bulunulan özel şartlar gereği’ diye o sözlerden çark edilse, o tesbit ve tescillerin ne değeri kalacaktır?

Turgut Özal’ı hatırlayalım.. Irak’ın işgali öncesinde, 10 Kasım 1990 günü, Turgut Özal Tahran’da dönemin İran Cumhurbaşkanı Refsencanî ile görüşürken, ‘Amerika’lıların, Kuveyt’in Saddam tarafından işgaline son verir vermez  Körfez Bölgesi’nden çekileceğini’  söylüyor ve Refsencanî ise, bu tahminin doğru olmasının imkansızlığını belirtiyor,  onların geldikleri bir yerden kolayca çıkmayacaklarını ve bunun için bin dereden su getirebileceklerini, çeşitli gerekçeler göstereceklerini hatırlatıyordu..

Aradan geçen 21 yıl sonra, duruma bir daha bakalım.. Kimin tahminleri doğru çıktı?

*

Erdoğan, ayrıca, Mekke Üni.’de yaptığı konuşmada, ömür boyu saltanat süren krallara, meliklere, sultanlara da üstü kapalı bir mesaj veriyor ve kendi partisinde üst-üste 3 dönem m.vekilliği yapanlara, 4. dönem için seçime girme yolunu kapadıklarını; aynı şekilde parti liderinin de ancak 5 dönem için seçilebileceğini; topluma hizmet etmek isteyenler için illâ da liderlik makamında olmanın gerekli olmadığını, insanlara hizmet etmek için daha birçok alanların da bulunduğunu; gerçek liderlerin, değişimin ardından sürüklenen değil, değişimi yönlendiren ve güçlerini makamlarından alan değil, bulundukları makamlara güç veren kimseler olduklarını hatırlatıyor ve bu mesaj yerini bulmuş olmalı ki, üniversitelilerce yoğun alkışlarla karşılanıyordu..

Bu konuşmalardan sonra, sanıyorum, arab diyarlarında, Türkiye’de örnek alınması gereken bir rejim, bir yönetim tarzı olduğunu düşünen insanların sayısı daha bir artmış olabilir..

 

Dün Yeni Şafak’tan Abdullah Muradoğlu kardeşimiz de, bir insanî yardım ekibiyle gittiği Sudan’la ilgili  izlenimlerini aktarıyor ve Sudan’da, Türkiye’deki rejimin başarılı bir örnek olarak alınabilecek bir model olarak görüldüğünü hissettiğini aktarıyordu..

 

Gerçekte ise, Türkiye, aslında hiç de örnek alınacak bir model değildir..

Çünkü, Türkiye’deki model, son 100 yıldır diktatörlüğü, zorbalığı, tepeden inmeciliği esas alan bir kemalist- laik diktatörlük modelidir ve sadece son 50 yıl içinde, 4 adet askerî darbe gerçekleştirilmiştir ve başarıya ulaşamayan nice darbe teşebbüsleri de, caba.. Ve amma, son olarak 27 Nisan 2007’de Genel Kurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan -ve T.C.’deki siyasî terminalojide hükûmetin tanınmadığı mânasını taşıyan- askerî muhtıra  ise..

Hükûmet’te bulunan Erdoğan’ın o müdahale karşısında dik durmasıyla kırılmış, etkisizleştirilmiştir; bu yoldaki ilk örnek olarak..

 

Demek oluyor ki, model alınacak bir şey varsa, belki Erdoğan’ın şahsiyeti ve siyaset ve devlet yönetme anlayışı olabilir; ama, bu, hiç mi hiç, T.C. rejiminin özelliği değildir.. Dolayısiyle de, burada Türkiye’deki rejimin model olma özelliğinden bahsedilemez, bahsedilememelidir..  Sırf, darbe yöntem ve yönetimleri model alınacaksa, arab diyarlarında da darbeler yoluyla, halkları sindirmek yoluyla yönetmek şeklindeki yönetim anlayışı, istisnasız olarak her yerde bol mikdarda vardır ve o zaman da, Türkiye’nin model olarak sözkonusu edilmesine gerek yoktur..

*

Bu topraklar savaşta müslümanların da

barışta laiklerin ve diğer zorbaların mı? 

 

20 Mart akşamı, TRT Haber’de bir film yayımlandı.. Baştarafını izleyemedim, ama, ana mesajının, ‘Çanakkale kutsaması’ olduğu kolayca anlaşılıyordu..

 

Her ne kadar, bir ‘ulusal-kutsal savaş’ sembolü haline getirilmeye çalışılsa da, Çanakkale Savaşları gerçekte ise, Alman ve İngiliz ordularının ve silah sanayilerinin birbirleriyle yarıştırdığı bir güç gösterisi mesabesindeydi.. Ve o kadar ki, Osmanlı ordusunun komutası, Liman Paşa diye anılan  General Liman von Sanders isimli alman generalinin elindeydi.. Liman Paşa’dan ayrı olarak, Goltz, Falkenhein ve Souschon Paşa diye anılan gibi alman generallerinin bulunduğunu da hatırlayalım..

M. Kemal de o zaman Çanakkele’deki Osmanlı ordusunda binbaşı veya yarbay rütbesinde olan yüzlerce subaydan birisi iken; bu savaşın âdetâ sadece M. Kemal’in ekseni etrafında şekillendiği havası verilerek meydana getirilmek istenen ‘ulusal -kutsal savaş’ anlayışının gereği olarak, bu yöndeki özel gayretler filmde devamlı göze çarpıyordu..

Ama, filmin ilginç başka yönleri de vardı..

Kemalist-laik rejimin resmî yayınında türkçe’den ayrı olarak, kürdçe, arabça konuşmalar yapılıyor, askerlere; Osmanlı İmparatoru ve Halife hazretlerinin askerleri oldukları, İslam vatanının kurtarılması için her türlü fedakârlığı göstermeleri gerektiğine dair bildiriler okunuyor; Devlet-i Osmanî’nin kurtarılmasının mânasına vurgu yapılıyordu.. Daha da ilginç olanı ise, Osmanlı askerlerinin herbirisinin,  o savaşa kendi dillerinde konuşarak, dualar ederek; aynı hedefe kenetlenmiş olarak türkçe, kürdçe, arabça türküler, ağıtlar, ezgiler okuyarak katılmalarıydı..

İslam Milleti’nin ve bu milletle birlikte olmayı kabullenmiş olmaları halinde, hattâ gayrimuslimlerin bile aynı topluluktan sayılmaları şeklindeki ‘sünnet-i nebevî’ düzenlemesinin gereği olan bir yüksek anlayış..

Hattâ, o kadar ki, gayrimuslim askerlerin, subayların, doktorların bile cebhelerde, müslümanlarla omuz omuza hizmet verdiği yansıtılıyor ve hatırlatılıyordu..

Güzel..

Emperyalizmin müslüman coğrafyalarına bir kez daha saldırısı ile, hepimizin yüreğinin yeniden dilhûn olduğu bu günlerde böyle bir film, özellikle seçilerek yayıma konulmuş olmalıydı..

Ama, laiklerin akılları başlarına, 80 yıllık bir dumûra uğrayış ve akıl tutulmasından sonra, yeni mi geldi.. Müslüman halkların bütün değerlerine savaş açan, türkleri aşağılayan ve onların isimlerini ve kavmî hassasiyetlerini kendi habis emelleri için iğrenç bir hilekârlıkla kullanan; kürdleri yok sayan, arabları nefret edilecek yığınlar olarak gösteren resmî ideoloji, 80 küsur yıllık uygulamasından sonra, şimdi, tövbe mi ediyordu; yoksa..  

Evet, yoksa; yeni bir hile mi sözkonusu..

 

Doğrusu, biz o filmde anlatılan şekilde, her insanın kendi fıtrî haliyle, kendi ana diliyle, kendi kavmî özellikleriyle İslam Milleti’nin içinde yerini almasını sevinçle karşılayan bir anlayışın bağlılarıyız.. Bu durum, bizim gücümüzdür ve bu gücü farkeden laik rejim mekanizmaları, 100 yıla yakın zamandır dinamitlediği bu ortak zenginliklerimizi şimdi, yeniden devreye sokmaya çalışırken.. Bu asırlık yanlış ve ihanetlerini zımnen itiraf  mı etmiş oluyor; yoksa, kendisini savundurmak için, yine haince ve kurnazca bir taktik geliştirmek mi sözkonusu?

 

Bu toprakları savaş zamanlarında müslümanlar koruyup; barış zamanlarında bu toprakların üzerindeki egemenlik hakkını laiklere mi bıracakacağız, yine?..

*

Emperyalistler çiçek sunmaz! Onların âdeti, hep zelil etmektir!

 

Bir önceki ve, (‘Bir haşereye, bir haşerenin musallat olması’,  paradokslar , acı dersler..) başlıklı yazımı tamamlayıp gönderdiğimde, henüz 19 Mart gününün saat 17.00 sularıydı.. (Daha önce, 24 Şubat günü, ‘Libya Kasabı’, Ömer Muhtarları öldürmekle bitiremez..’ başlıklı yazım da aynı mahiyetteydi..)  Bu yazılar da, bir şeylerin kotarılmakta olduğunun ipuçları ortaya çıkmaya başlaması üzerine kaleme alınmıştı ve bir saldırının ayak sesleri geliyordu; ama, henüz saldırıdan haber yoktu. BM. Güvenlik Konseyi,sivillerin kurtarılması için, Libya hava sahasında uçuş yasağı getirilmesi ve bu maksadla her türlü tedbirin alınması’ gibi muğlak ifadelerle kaleme alınan 1973 sayılı bir kararı oy çokluğuyla alıyor ve Güvenlik Konseyi’nin kararları üzerinde, -2. Dünya Savaşı sonrasından beri ve haksız olarak- veto yetkisi  bulunan 5 ülkeden ikisi olan Rusya ve Çin de sadece çekimser kalmakla yetiniyorlardı..

 

Hele de son iki aydır halkına daha bir kan kusturan ‘Libya Kasabı’ Gaddafî yitirdiği Zâviye, Zavara, Ras Lanuf, Brega gibi irili-ufaklı yerleşim merkezlerini hava ve denizden yaptırdığı bombardımanlar ve karadan ağır silah gücüyle yerle bir ederek, yeniden kontrolü altına alırken.. (Ki, bu çatışmalar sırasında, Gaddafî güçlerinin, Direnişçilerden 8 bin kişiyi katlettiği bildiriliyor..)

Ve sıra, 700 bin nüfuslu ve ülkenin ikinci büyük şehri olan Bingazi’ye gelmişti..

Libya Kasabı’nın oğlu ve rejimin iki numaralı ismi olan Seyf,  Bingazi’ye saldırılmayacağını, bekleneceğini ve uzlaşma yollarının aranacağını söylerken..

19 Mart sabahı, Gaddafî, tv. ekranlarından, yine gözünü kan bürümüş bir tekebbür havası içinde, Bingazi’lilere sesleniyor, ‘şehrin ev- ev aranacağını, evlerinde silah  bulunanların fareler gibi öldürüleceğini’  ilan ediyordu..

300 bine yakın insan, batıdaki Zâviye ve Zuvara şehirlerinden Tunus sınırlarına dayanmışken; şimdi de doğuda Bingazi’ye ve hattâ Bingazi’den de daha doğuya, Derne ve Dobruk’a ve Mısır sınırına doğru, yanlarına alabildikleri eşyalarıyla birlikte kaçmaya başlamışlardı..

Gaddafî güçlerinin Bingazi’ye saldırmalarına ramak kalmışken ve şehir tam bir kan gölüne dönüştürülmeninin eşiğine gelmişken.. Arab Birliği’nin, 23 üye ülkesinin oybirliğiyle, BM. Güvenlik Konseyi’nden alınan uçuş yasağı kararının uygulamaya konulmasını bekliyorlardı..

Yüzbinlerce sivil insan, kan ve ateş içinde, her kimden gelirse gelsin, ulaşacak bir yardımı bekliyorlardı.. (Ki, bu konudaki  son yazıda, yaklaşmakta olan bu tehlikeye işaret etmişken,  yıldızları gösteren kişinin parmağının ucuna bakmaya çalışanlar misali,  yanlış değerlendirmelerde bulunanlar, böyle bir müdahaleyi, sanki şükürle karşıladığım gibi suçlamalar yapanlar bile oldu..)

İşte öyle bir hengamede, BM. Güvenlik Konseyi’nin kararı uygulamaya konulmaya başlandı.. Fransız savaş uçakları ve daha sonra da, Amerika ve İngiltere savaş uçakları, Libya’yı vurmaya başlamışlardı.. Daha sonra operasyonun komutasını Amerika üstlendiğini açıkladı..

Ancak, işin asıl püf noktası burada..

Sahi, BM. Güvenlik Konseyi’nin böyle bir kararını uygulamaya kim koyacaktı? Böyle bir yetkiyi, kim, kime ve nasıl veriyordu?

Çünkü, Güvenlik Konseyi’nin kendi emrinde bir silahlı gücü yoktu.. O halde, böyle bir karar var diye, kendi kendisine, durumdan vazife çıkaran güç odakları mı devreye girecekti?

Evet, ne yazık ki öyle..

Fransa’nın Akdeniz’de inisiyatifi yeniden ele geçirmek hesabları sezilen bir ataklıkla devreye girmesi ve ona B. Amerika, İngiltere ve diğer ülkelerin de destek vermeleri, Gaddafî’ye duyulan hıncın acısını almak istercesine, korkunç şekilde bombalamalar başladı..

Evet, bazı zâlimlerin, zulümde sınır tanımayanların, başkalarınca bertaraf edilebileceğine dair ilahî kanunlar da hükmünü icra eder.. (Baqara Sûresi, 215’de yer alan (Eğer Allah’ın, insanlardan bir kısmının kötülüğünü, diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü alt-üst olurdu..’ meâlindeki hükmü hatırlayanlar bile olur..)

Kezâ,  müstekbirlerin, emperyalistlerin, zâlim hükümdarların bir beldeye girdikleri zaman, o yerdeki halkı zelîl etmek için çırpınacaklarını, bunun bir saldırganlık âdeti olduğunu da Kur’an-ı Kerîm bize bildirmiyor mu? 

 

Bu duruma gelineceğini Gaddafî’nin de bilmesi lâzımken ve bu hususta kendisine Erdoğan tarafından defalarca hatırlatmalar yapılmışken; o, emperyalist dünyayı tahrik ederek, bol  ve iddialı  nutuklar atarak ve kendi halkına karşı silah kullanarak, bu neticeyi âdetâ daha bir teşvik etti.. Emperyalist güç odaklarının hiç kimseye çiçek sunmayacağını bilmesi gerekirken..

 

Ama, ortaya çıkan bu korkunç bombalalamalar da, en azından Gaddafî’nin kendi halkına, sivil halka karşı giriştiği zulümler kadar, insanlık vicdanını yaraladı.. Hattâ o kadar ki, bu durum, kapitalist emperyalizmin önemli bir rüknü olan Almanya’yı bile -hangi sebeble olursa olsun- rahatsız etti.. Alman Hükûmeti, her ne kadar ülkesindeki Amerikan üsslerini bu saldırılar için açtıysa da, bu tarz saldırı siyasetine karşı olduğunu açıkladı, Angela Merkel.. Aynı şekilde, Rusya Başbakanı Putin’in de, bu saldırıyı Haçlı Saldırıları’na benzetmesi daha bir ilginç.. Keza, Çin de şimdi itirazlarını bildiriyor.. Halbuki, bu iki devlet, -Rusya ve Çin- henüz iki gün önce, Güvenlik Konseyi’nde alınan kararı veto yetkileri olduğu halde, çekimser kalmayı tercih etmişlerdi..

 

Saldırıların, Gaddafî’nin saldırılarını durdurmak, ve sivil halkın kurtarılması hedefleriyle ilgisinin olmadığı gibi bir tablo çıktı ortaya.. Hattâ, Arab Birliği bile, ‘Biz uçuş yasağı istemiştik,  bomba değil..’ diye yakınmaya başladı.. Halbuki, Arab Birliği, kendi aralarında oluşturacakları bir savunma gücüyle, saldırı bölgelerinde engeller oluşturabilirlerdi..

Aynı şekilde, İslam Konferansı Teşkilatı da, bu buhran sırasında, hiçbir yaptırım gücü olmayan bir teşrifat/ protokol kuruluşu, bir seremoni kuruluşu olduğunu bir daha gösterdi.. Bu durum, bütün müslümanlar için utanç vericidir.. (İslam Konferansı Teşkilatı, hiç değilse bundan sonra olsun, kendi bölgesini ve üyeleri arasındaki ihtilaları veya üyelerinin iç işlerindeki derin halk ihtilaflarını çözmek için, gerektiğinde kullanılmak üzere, bir ortak askerî güç oluşturmayı düşünmeye başlamalıdır; bu, uluslararası dengeler açısından risk ihtimali taşısa bile..

Erdoğan’ın deyimiyle, risk’i göze almadan bir şeyler yapmak isteyenler hiçbir şey yapamazlar.. Ve bu hususta, müslüman coğrafyalarında şu andaki konumu itibariyle, böyle bir düzenlemenin adımını atmaya en fazla elverişli olan da Erdoğan’dır.. Onun,  kendisine terettüb eden bu tarihî vazifeyi değerlendirmesini dilerim..)

 

Bugün Libya’da Gaddafî çılgınlığını durdurmak adına sergilenen emperyalist tablo karşısında, Türkiye, NATO üyesi olarak, devreye NATO’nun girmesini gerektiren bir durum olmadığını anlatmaya çalışıyor.. Bu satırlar tamamlanırken, bu yöndeki yoğun uluslarararası temaslar, görüşmeler sürmekteydi.. Umarız ki, Erdoğan bu konuda, daha önce dile getirdiği mâkûl çizgiler içinde hareket etmeyi sürdürür..

 

Ama, emperyalist güçler, hem yeni silahlarını sergiliyorlar, hem stratejik üstünlüklerini pekiştirmeye çalışıyorlar ve hem de, başta müslüman toplumlar olmak üzere, bütün dünya halklarına da gözdağı vermeye kalkışıyorlar..

Ellerine geçirdikleri fırsat da, Gaddafî gibilerin kendilerine sunduğu, ‘insan hak ve özgürlüklerini savunmak’ silahı..

 

Unutmayalım ki, 1840’larda, Çin ile İngiltere arasında cereyan eden ünlü Afyon Savaşı’nda da,  Çin halkını daha bir uyutmak için Çin’e götürülmekte olan afyon yüklü gemilere Çin top ateşi açınca.. İngiltere,  ‘fakir Çin halkına gıda maddeleri ulaştırılmasını engellemek istiyor..’ diye, savaş açmıştı, Çin Hükûmeti’ne..

Bugün de aynı emperyalist dünya, Libya halkına yardım adı altında, Libya’yı, Gaddafî’nin yüzünü bile ağartacak bir şekilde kan ve ateş içinde kavuruyor..

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim