Erbil’de barış ve geleceği birlikte ararken (2)

20.02.2009 14:38

Leyla İpekçi

Erbil’de şehri gezerken sanki buraya daha önce gelmişim gibi bir hisse kapıldım. Evet, mutlaka Ortadoğu’daki kentler gibiydi biraz; Halep, Diyarbakır, Kilis, Şam, Urfa, Beyrut. Benzerliklerimiz daha fazlaydı. Gittiğim her Ortadoğu kentinde hep denildiği gibi, memleketimizde gibiydik. Ama sadece bu değildi.

Erbil’de veya sınırın bize oranla diğer yakasındaki Kürt bölgesinde insana ve hayata dair her şeyin iç içe olduğu gerçeği bana ansızın hiç de karmaşık gelmemişti. Aksine. Sanki havada uçuşan toza, gelişmekte ve ayağa kalkmakta olan şehrin bütün keşmekeşine rağmen ve ailelerin, aşiretlerin çekişmelerine ve olası bütün güvenlik korkularına rağmen, her şeyin yerli yerinde olduğu gibi bir hisse kapıldım.

Kürtçenin, Arapçanın, Türkçenin veya Süryanicenin aynı anda konuşulduğu bir çocukluk evim yok benim. Yine de sanki geçmişimde muhafaza ettiğim sesleri belki ilk kez olmasına rağmen yeniden duymaya başladığımı hissettim.

Dedemin Eğin’in Başpınar köyünden olduğu veya anneannemin Çorumlu olduğu gerçeği yol boyunca bana eşlik etti. Evet, genetik hafıza her daim canlı bir alan açıyordu hayatın içinde insana. Ve tabii kimliklerimize yapılan vurguların bu coğrafyada ne kadar anlamlı olduğunu çoktan hatırlamıştım yine.

Buralarda ‘kimlerdensin’ sorusuna verilen cevap hem iktidar ve güç dengeleri açısından, hem aidiyet hem de sahiplik iddiaları açısından çok önemli. Aynı zamanda, varoluş hakikatinin farklı biçimlerinden ya da eşit vatandaşlık tanımlarından filan çok daha belirleyici.

Ve sonra elbette Bejan Matur’un sunumunda bahsettiği ‘sınırın öte yakasındaki akrabalar’a bakışımız vardı bir de. Sınıra döşenen mayınları bizler zihnimize de döşüyorduk ve toplantıda da söylediğim gibi, kendi hikâyemizi yok etmek, parçalamak pahasına bile olsa, bu mayınları özenle muhafaza ediyorduk.

Bizleri resmî söylemin en narin yöntemleriyle birbirimize düşman kılan dilin tuzağına çoğu defa kendi zaaflarımızla birlikte düşüyor, düşürülüyorduk.

Erbil’de Avrupa’dan gelen ve şimdi artık çoktan yetişkin olmuş ‘eski Türkiyeliler’le karşılaştığımda bunu daha iyi hissettim. Ne kadar gecikmiştik karşılaşmak, birbirimizi dinlemek ve anlamaya çalışmak için. Kimi Ergenekon soruşturmasının Fırat’ın öte yakasına geçmesinin ve tüm faili meçhullerin, asit kuyularında küle dönenlerin azmettiricilerinin adalete teslim edilmesini umuyordu.

Kimi ise iç dengeleri de göz önünde bulundurarak bunun çok kolay başarılamayacağını düşünüyor ve kendilerini zorunlu sürgün bırakan olayları bugünkü algılarıyla belki defalarca yaptığı gibi, bir kez daha yorumluyordu.

Erbil’de, başka ülkelerde yaşadıktan sonra öğretmenlik yapmaya gelen Türkiyeliler de vardı. Kimi buradaki gençlerin bilgiye karşı ürkek olduklarını, kendilerine birer ideal seçme konusunda isteksiz olduklarını, tembel ve üşengeç olduklarını anlatıyordu.

Kimi ise Güneydoğulu Kürtlerle ‘buralı’ların arasındaki haletiruhiyenin farklılığından bahsediyordu. Güneydoğu’nun çeşitli kentlerinde 11-12 yaşlarındaki delikanlılarla çıktığım yolculuklarda hep onların mağrur, korkutulmuş ve yetişkin yüzlerine bakar, bir kısmının öfkesini kontrol etmekte zorlanışına tanıklık ederdim.

Burada ise insanlar çok daha mülayim. Sokak ortasında basit bir mevzudan dolayı bile bir kavga çıktığı çok ender olurmuş. Daha çok İranlılarda rastladığım bir ‘sosyal kibarlık’ buldum burada. Kadınların, isterse tesettürlü olsunlar, son derece görkemli kıyafetleri, göz makyajları ve baskın tavırları da bana Fars kültürünün güçlü ve kıvrak kadınlarını hatırlattı.

Öyle iç içe geçmiştir ki bu coğrafyada kültürler, diller, tavırlar, ruh halleri, yemekler, hüzünler, acılar ve aynı anda öyle farklıdırlar ki birbirinden: İşte bu kesişen ve ayrışan hakikatlerin arasında bir yolculuk yapmak, insanı kendi çocuk sesine, kendi hakikat evine, kendi hudutlarının ucuna taşıyor kaçınılmaz olarak.

Belki biraz da bu yüzden, yol boyunca aklıma Pavese’nin ‘sıla-i rahim’ serüvenini anlattığı bir kitabı düştü: Ay ve Şenlik Ateşleri. İnsanın çocukluk sesini yakalama serüveninin Kürdü, Türkü, Doğusu, Batısı yoktur. Pavese’nin ‘memleketine’ geri döndüğünde yaşadığı aidiyet hissine gönderme yapmayı şu anda bambaşka bir ses de olsa, metaforik olarak son derece kucaklayıcı buluyorum.

“Liman vardı, kuşkusuz, kızların yüzleri, dükkânlar, bankalar vardı; ama bir kamış kümesi, bir kucak çalının kokusu, bir parçacık bağlık, bunlar neredeydi? Ayın, şenlik ateşlerinin öyküsünü biliyordum, ama bildiğimi unutmuşum, onun farkına vardım.”

Sanırım sınırın öte yakasındaki Kürtlerin dünyasına girmek, Süleymaniye’den, Kerkük’ten gelen genç kız ve delikanlıların tüm bölge dillerinde söyledikleri türküleri dinlemek, orada siyasetin, ince hesapların, ürküten güvenlik problemlerinin gölgesinde, sürmekte olan büyük hikâyenin iç sesini işittirdi bize.

Bu hikâyede hepimiz varız. Tüm farklı dillerimizle, onca zulümde ve bizi ayıran nehirlerde, hâlâ bir aradayız.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim