Erbakan’ın ardından

03.03.2011 15:11

Orhan Miroğlu

Nur içinde uyusun, Necmettin Erbakan, Türkiye siyasi tarihinin en önemli liderlerindendi.

Ölüm döşeğinde bile siyaset düşündü, siyaset konuştu.

Dünyada, onun kadar vefalı ve koşullar ne olursa olsun, kendine güveni hiç sarsılmayan bir siyasi lidere az rastlanır.

Ama Hoca’nın kendine duyduğu güven ve siyasi kimliğinin diğer güçlü vasıfları, 28 Şubat’ın post-darbeci generalleri karşısında maalesef bir işe yaramadı.

Necmettin Erbakan, 28 Şubat’a giden yıllarda, Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak, siyasal İslam’ın devletle yaşadığı “birbirini karşılıklı değiştirme-dönüştürme” alanında siyaset yapmayı yeterli bulmayıp, farklı bir alana ilgi duymaya başladığında, bu ilgi, onun siyasi hayatının da sonu oldu.

O farklı alanda ise tahmin edebileceğiniz gibi, Kürt meselesi yer alıyordu.

Ona ilgi duyanların, ve ordunun kurduğu egemenliğe rağmen, sivil bir çözüme kafa yoranların hiç iflah etmediği Kürt meselesi..

Kürtçe televizyon fikrini ilk ortaya atan, Erbakan’dır.

“Kanı durduracağım, Güneydoğu sorununu çözmek boynumun borcu” diyordu Erbakan.

Özal-PKK diyalogu ve sonrasında olanlar çokça tartışılıyor, ama Erbakan’ın, savaşı sona erdirmek için başlattığı girişim her nedense pek hatırlanmıyor.

Ares Yayıncılık’tan çıkan, Cüneyt Alphan-Yaşar Albayrak’ın o döneme ait birçok kaynağı tarayarak hazırladıkları Erbakan’ın Gizli PKK Zirvesi’-Zirve’nin Kilit İsmi İsmail Nacar adını taşıyan kitabı okuduğunuzda 28 Şubat’ın aslında en önemli gerekçesinin, Erbakan Hoca’nın Kürt sorunu konusundaki tutumu olduğunu görürsünüz.

O kadar ki, Cumhurbaşkanı Demirel, 9 Ağustos 1996’da Fatih Çekirge’ye yaptığı açıklamada, “PKK ile temas çabasından devletin ve kendisinin rahatsız olduğunu ve Erbakan’ı uyardığını” açıklıyordu.

Refah Partisi, 1992-1996 yılları arasındaki dönemde, bu sorunun sadece güvenlik önlemleriyle çözülemeyeceği üzerinde durmuş ve askerî çözümü eleştirmekten kaçınmamıştı.

Bingöl Milletvekili Hüsamettin Korkutata’nın yaptığı konuşmada, partinin görüşü Meclis tutanaklarına şu sözlerle geçmişti:

“Bu meselenin halledilmesi mümkündür; ama, bu yükün tamamıyla askere yüklenmesiyle meselenin halledilmesi mümkün değildir. Biz, müteaddit defalar yine burada söyledik; bu sorunun çözümünde askerin payı ancak yüzde 25’ler nispetindedir, yüzde 75’ler ise, ancak hükümetin siyasal ve ekonomik kararlarıyla halledilebilir. ... asker üzerine düşeni yapmış, hatta üzerine düşenden daha fazlasını yapmıştır, başka türlü de muvaffak olması mümkün değildir.” (TBMM, Tutanak Dergisi, 27 Haziran 1995, s: 38)

Ve Oğuzhan Asiltürk’ün şu sözleri: “Olağanüstü Hâl ilan edilince, bir nevi iktidarlar, siyasi sorumluluktan kendilerini kurtarıyorlar. Tam olmamakla birlikte bu iş orduya ihale ediliyor, İşte ordu var, ordu bu işi yapmak için çalışıyor deniliyor ve böylece iktidarların siyasi sorumluluğu yarı yarıya belki de daha fazla ortadan kaldırılmış gibi bir hava veriliyor.” (TBMM TD, 1993, s: 301)

O dönemde, Erbakan ile Abdullah Öcalan arasında, çatışmaların durdurulması ve meselenin çözümü için barışçıl, demokratik adımların atılması bakımından, birtakım görüşmelerin yapıldığı ve bu görüşmelere İsmail Nacar’ın aracılık yaptığı yolunda basında haberler çıkıyordu.

Derken, askerler, irticanın, aslında bölücülükten bile daha tehlikeli olduğunu fark ettiler!. Genel Kurmay tarafından hazırlatılan raporlarda, “din eğitimli seçmen kitlesindeki yükseliş eğrisi” ne işaret ediliyor “RP’nin 2000 yılında yüzde 34 oyla tek başına iktidar olacağı, 2005 yılında ise yüzde 64 oyla Anayasa değişikliği yapabilecek duruma geleceği” tahmini yapılıyordu. (Hikmet Çiçek, İrticaya Karşı Genel Kurmay Belgeleri, İstanbul, Kaynak Yayınları, 1997, s: 9)

Bu koşullarda gerçekleşen 28 Şubat Post-modern Darbesi, ordunun siyaset üstündeki vesayetinin tazelendiği bir darbe oldu.

RP bugün yok. Ama onun mirasından beslenen AK Parti ve bu partiyi yöneten Hoca’nın öğrencileri, yüzde 64 oy oranına dayanmasa da, yüzde 50’lere ulaşan oy oranlarıyla, gerçekten de Anayasa’yı değiştirebilecek güce ulaştılar.

Erbakan Hoca; bu gücün elde edilmesinde, yolu açan siyaset adamı olarak tarihe geçecek ve Türkiye’de Kürt sorunu eğer çözülecekse, Hoca’nın temelini attığı siyasi geleneğin eliyle çözülecek.

Erbakan Hoca’yı diğer siyasilerden farklı kılan ve onu her zaman hatırlatacak olan da, Hoca’nın bu ayrıcalıklı yeridir.

***


Beşikçi Hoca’ya armağan..

Bugün, İsmail Beşikçi’nin Kadıköy Adliyesi’nde, hakkında açılan yeni bir dava nedeniyle duruşması var. Bir dergiye yazdığı yazı için, Hoca’nın 8,5 yıl hapsi isteniyor.

İsmail Hoca, hayatının 17 yılını cezaevlerinde geçirmiş bir bilim adamı.

Kürdoloji çalışmasını Genelkurmay’ın ve resmî ideolojinin elinden çekip çıkarmış ve bilim alanına taşımış bu değerli insanın, yazdıklarından ve düşüncelerini açıklamaktan hâlâ yargılanıyor olması, büyük bir ayıp.

Mahkemelerin yıllardır yargılamaktan bıkmadığı İsmail Hoca’ya, özellikle akademi dünyası, çok şey borçludur. Bu borcun ödenme zamanı geldi de geçti bile.

Barış Ünlü ve Ozan Değer böyle düşünmüş olmalılar ki, geçen yıl, Tanıl Bora’nın editörlüğünde İsmail Hoca’ya, bir “armağan kitap” hazırlığına giriştiler..

Bu kıymetli kitap, İletişim Yayınları’nın etiketiyle bu hafta raflardaki yerini alacak.

Kitap için İsmail Hoca’nın dostları yarın İstanbul’da biraraya gelecekler ve bu önemli çalışmayı birlikte kutlayacaklar.

İletişim’deki dostları, Barış ve Ozan’ı, içinde yer alan yazılar bakımından da çokça tartışılacak ve konuşulacak olan bu yeni kitap için tebrik ediyorum.

İsmail Hoca’ya da Ankara’dan kucak dolusu selamlar..

orhanmir@hotmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim